Archive

Posts Tagged ‘Yakın Tarih’

O gün, “cennet huzurunun kapısında” insanlık öldü

tiananmen14 Haziran 1989’da, Çin’de uygulanan politikaların yarattığı sosyal adaletsizlik ortamını protesto eden öğrencilere yönelik toplu katliamın üzerinden 20 yıl geçti. Ama kaybedilen hayatlar, yaşanan toplumsal travmalar Çin toplumunun hafızasından silinmeyecek şekilde tarih sayfalarında duruyor. İşte yakın tarihin o kanlı yaprağı…

Tam 20 yıl önce, Pekin’in Tiananmen Meydanı’nda çoğunluğu üniversite öğrencisi olan göstericilere karşı devlet eliyle gerçekleştirilen büyük bir katliam yaşandı. Kimi 4 Haziran olayları diye anıyor bu olayı, kimi Tiananmen Katliamı… Çin Halk Cumhuriyeti’nin resmi kayıtlarına göre olaylar esnasında öldürülenlerin sayısı 200-300 arasındaydı. CIA raporlarına göre bu rakam 400-600, Kızılhaç’a göre ise 2-3 bin civarında. Öğrenci protestolarının temelini yolsuzluk, toplumsal çürüme, adam kayırma, baskıcı politikalar ve insan hakları ihlalleri oluşturuyordu.
Çin Halk Cumhuriyeti’ni Tiananmen Katliamı’na götüren sürecin alevlenmesi 1987 yılına denk düşüyor. 1978 yılında Çin Komünist Partisi’nin başına geçerek, Çin Halk Cumhuriyeti’nin de facto lideri durumuna gelen Deng Xiaoping, Mao’dan sonra iktidara gelen ve aralarında Mao’nun karısının da bulunduğu grubu tasfiye ettikten sonra önceki dönemin politikalarından uzaklaşma kararı almıştı. İsteği, yabancı yatırımcıların Çin’e gelmesi ve liberal politikalara geçişti. Uygulanan liberal politikaların ülkede kurumsallaşması ve devletin ekonomi üzerindeki belirleyici rolünün azalması özellikle kentsel yaşamın güçlü olduğu bölgelerde yoğun işsizlik ve enflasyona yol açtı. O dönemde Çin Komünist Partisi genel sekreteri Hu Yaobang, liberal reformlara karşı bayrak açtı ve mevcut ekonomik yapıya ağır eleştiriler getirdi. Bu durum Deng yönetimini rahatsız etti ve ülkede işlerin ters gitmesinin sorumlusu olarak da Hu Yaobang gösterildi. Aynı yıl Hu’nun genel sekreterlik görevinden istifa ettiği haberi duyuldu. Böylelikle Hu Yaobang, toplumsal muhalefetin simgesi haline geldi. 1989 yılında Hu’nun kalp krizi sonucunda ölmesi, toplumsal hareketleri daha da ateşledi. 15 Nisan 1989’daki bu ölümün ardından Hu’nun destekçileri anmaları “iade-i itibar” talebi haline getirdi. Hükümet tarafından Hu’ya yapılacak “iade-i itibar” jesti bir jest olarak kalmayacak, liberal politikaların bir hata olduğunun da kabul edilmesi anlamına gelecekti kuşkusuz. Bu gelişmelerin ardından Deng’le üniversite öğrencileri arasındaki gerilim yükseldi. Deng yaptığı açıklamalarda üniversite öğrencilerinin iç karışıklık çıkarma peşinde olduğunu söylüyordu.

100 bin kişi sokağa çıkınca

tiananmen2Bunun üzerine öğrenciler Deng’in demeçlerini protesto eden büyük eylemler düzenledi. Gençler örgütlenmelerini de Çin Komünist Partisi’nin resmi öğrenci örgütleri dışında gerçekleştirdiler. Başta aydınlar olmak üzere Deng’e karşı ciddi bir tepki yükseliyordu. 4 Mayıs 1989’a gelindiğinde tam 100 bin kişi hükümete karşı Pekin sokaklarındaydı. Hükümet sadece atanmış öğrenci temsilcileriyle görüşmeyi kabul ediyor, özerk grupları göz ardı ediyordu. Mesele büyüyordu. Deng’in suçlamalarını geri çekmesi talebiyle yüzlerce öğrenci Tiananmen Meydanı’nı işgal ederek açlık grevine başladı. Hükümetin grevi sonlandırma taleplerine rağmen, katılımcı sayısı çok kısa zaman içinde binlerle anılmaya başladı.

Deng hükümeti 20 Mayıs’ta sıkıyönetim ilan etti. 1978 yılında “bolluk ve refah” vaadiyle gelen liberal politikaların sonucu 1989’da sıkıyönetime varmıştı. Ancak sıkıyönetim, protestoların ülkenin dört bir yanına yayılmasına yol açtı.

Komünist Parti’nin üst düzey liderleri arasındaki Zhao, göstericilere karşı “yumuşak bir tavır” sergilediği için görevinden çekilmek zorunda kaldı. Deng, Merkezi Ordu Komisyonu’nun başındaydı. Cumhurbaşkanı ise Yang Shangkun’du. Yang da kâğıt üzerinde ordu komutanı olarak görülüyordu. Artık karar verilmişti; isyanın bastırılması için silahlar konuşacaktı.
3 Haziran 1989 gecesi, göstericilere karşı silahlı operasyon başladı. Dış basın neredeyse bir aydır olayları çok yakından takip etmiş, SSCB lideri Gorbaçov’un çabaları sonuç vermemişti. Kentte kontrol noktaları oluştu. Bazı gruplar barışçıl bir şekilde meydanı terk etmek istediler, bazı gruplarsa sonuna kadar mücadele kararı aldı. Gece 22:30 sularında çatışmalar başladı. Meydanda sert müdahaleler olsa da asıl çatışma ve orantısız güç kullanımı ara sokaklardaydı.

tiananmen3Saatler ilerledikçe güvenlik güçlerinin müdahalesi sertleşiyordu. Protestodan vazgeçmek üzere meydandan uzaklaşmaya çalışan öğrenciler dahi kurşunların hedefi oldu. Askerler kalabalığa öylesine rasgele ateş ediyordu ki aralarında birbirlerini vuranlar dahi oldu. 4 Haziran 1989 günü saatler sabah 05:40’ı gösterdiğinde artık Tiananmen Meydanı “barış ve huzur” içinde bir yer haline gelmişti. Ne ateş eden güvenlik güçleri vardı ne de insan hakları ihlallerini protesto eden gencecik öğrenciler: Meydan kan kokuyordu sadece.
Olaylar bütün dünyada yankı buldu. Avustralya hükümeti Çinli üniversite öğrencilerine, kendi okullarının kapısını bedelsiz olarak açacağını açıkladı. Burma’daki cunta yönetimi Çin hükümetini destekleyen açıklamalar yapınca, bu ülkedeki muhalif gruplar da Çinli öğrencileri destekleyen açıklama ve protestolarda bulundu. Önemli Avrupa ülkeleri, bu tip konularda kendi üzerine düşen ezberi tekrarladı: “Olaylar esef verici”ydi ve “Çin Halk Cumhuriyeti bir an önce insan hakları uygulamalarının devreye girmesi konusunda harekete geçmeli”ydi. Ezeli düşman Japonya, Çin Halk Cumhuriyeti’nin yaptıklarını kabul edilemez bulurken, Doğu bloku ülkelerinin birçoğu sosyalizmin kendini yenilemesi gerektiği konusunda hükümet düzeyinde açıklamalarda bulundu. ABD’nin dört bir yanında Çin hükümetini protesto eden eylemler gerçekleşti. 1989 yılında göreve gelen ve 1991 yılında 1. Körfez Savaşı’nı ilan eden “Baba Bush” Çin’le olan askeri ilişkilerinin ve silah alışverişinin durdurulduğunu açıkladı.
Deng’in politikalarıyla Çin Halk Cumhuriyeti yönetiminin daha fazla devam edemeyeceği açıkça ortadaydı. 1992 yılında hükümet görevi devretti. Acılar, insan hakları ihlalleri elbette unutulmadı. Kaybedilen hayatlar, yaşanan toplumsal travmalar Çin toplumunun hafızasından silinmeyecek şekilde tarih sayfalarında duruyor. Benzer olayların yaşandığı birçok ülkede olduğu gibi.

Advertisements

Bir rembetiko rüyası

rembetiko1Bu bir “militan müzikolojistin”, Ed Emery’nin öyküsü. 61 yaşındaki bu harika insan, “düşman” diye bilinen birçok etnik kökenden 45 müzisyenin, birlikte şarkılar söyleyip eğlenmesini sağlamış. Öykünün içinde “bazen sevinç bazen keder”, sonunda da nefis iki konser var. Karşınızda Ed Emery ve SOAS Rebetiko Band.

Fotoğraflar: GÜVEN POLAT

Ofiste röportaj ve haberlerin hazırlığı için birtakım yazışmalar yaparken, e-posta kutusuna bir konser linki düştü. Gelen e-posta, 12 Ekim 2008 gecesi, Feriköy Sanat ve Kültür Sevenler Derneği’nde gerçekleşecek bir Rembetiko konserini haber veriyordu. Afişinde hiç tanımadığımız bir müzik topluluğunun adı yazıyordu: “SOAS Rebetiko Band.”

Grubun ismini internette biraz araştırınca, SOAS Rebetico Band’in katılmış olduğu Orient Express Festival’den söz eden bir makaleyi gördük. Le Monde’daki makalenin yazarı Ed Emery’ydi. Grubun İngiltere’de bulunan Türk ve Yunanlılar’dan oluşan rembetiko topluluğu olduğunu ve özel bir öykülerinin olduğunu okurken “Bu sadece bir konser değil, başlı başına bir haber” dedik. Grubun üyeleriyle temasa geçince Ed Emery ismi bir defa daha karşımıza çıktı. Ed, grubun kurucusu ve aynı zamanda menajerliğini de yapıyor. Kısa bir zaman dilimi içinde onunla görüşüp, haberi yetiştirmemiz gerekiyordu ve hızlı bir e-mail trafiğiyle Talimhane Tiyatrosu’nda bir buluşma ayarladık.

Talimhane Tiyatrosu’ndan içeri girdiğimizde, salonun genç çalışanları, genç tiyatrocular ve beyaz saçlı, “Nietzsche bıyıklı” bir adam gördük. Bu adam çevresindekilere konser organizasyonuyla ilgili bir şeyler anlatıyordu. Evet, Ed’miş.

Bir müzikal masal

Birkaç dakika içinde söyleşiye başladık ve SOAS Rebetiko Band’in hikâyesini dinlemeye koyulduk. Aslında bu topluluğun hikâyesi, Ed Emery’nin kişisel tarihinden köklenen bir müzikal masal. Her masalın içinde olduğu gibi bu masalda da dramatik taraflar var. Gelin isterseniz Ed Emery’nin, onu çok kültürlü bir rembetiko grubu kurmaya yönlendiren öyküsüne bir bakalım.

rembetiko2Ed 61 yaşında ve kendini “militan müzikolojist” olarak tanımlıyor. Ed Emery, SOAS’ta  (Londra’daki Doğu ve Afrika Çalışmaları Yüksek Okulu) akademik ve uygulamalı çalışmalarını sürdürüyor. Ed 20 yaşına kadar kendini bir İngiliz olarak tanımlamış. Ama bir gün aklına annesinin Yunan kökenli olduğu düşünce, Yunanistan’daki akrabalarını bulmak için 1968’de Atina’ya gitmiş. Ancak işin içinde tuhaf bir nokta daha var ki; Ed Emery’nin annesinin adı Eleni Bostancıoğlu. Bu soyaddan dolayı, ailesiyle ilgili sorulacak soru sayısı fazlalaşmış. Köken biraz daha araştırılınca ortaya tuhaf bir göç öyküsü çıkmış. Bu göçlerin tamamı politik nedenlerle yapılmış. Ed’in anne tarafı Bolşevik Devrimi’nden önce Rusya ve Gürcistan’da yaşıyormuş. Bolşevik iktidarı fabrikalarına el koyunca aile beş parasız kalarak önce Türkiye’ye, daha sonra da mübadeleyle beraber Yunanistan’a göçmüşler. Hatta Ed’in dayısı İstanbul’a seyahate geldiği sırada yaşama gözlerini yummuş. Bunun üzerine Ed, melez kimliklilik üzerine çalışmaya başlamış. Ed Emery “Tüm bunları öğrendikten sonra ne tam İngiliz, ne yarı Yunan, ne de biraz Türk olmanın mümkün olduğunu anladım” diyor.

Türkiye’ye ilk ziyaret

Tabii bu araştırmalar 1968 yılında Yunanistan’da sürüyor. Ed Emery, Yunanistan’da bulunan akrabaları ve arkadaşlarına Türkiye’ye gitmek istediğini söylüyor. Ed, o dönemde çevresinin ona verdiği tepkiyi bize aktarmak için ses tonunu toklaştırıyor, kaşlarını çatıyor ve “’İstanbul’a gidemezsin! Orası çok kötü bir yer’ dediler” diyor. Tabii ki yıl 68 ve 20’li yaşlarda biri söz konusu olunca, bu tavsiyeler Ed’de daha çok İstanbul’a gelme isteği uyandırıyor ve ilk Türkiye ziyareti gerçekleşiyor. Türkiye kültürü, Anadolu kültürü üzerine sürekli araştırma yapmaya başlıyor.

Burada Ed Emery bandı ileri sarıyor ve ikinci İstanbul ziyaretine, 1999 yılına geliyor. Bu defa amaç daha uzun araştırmalar yapmak. Bir gün Tünel’den Galata Kulesi’ne inerken bir sahafa giriyor. Sahafın raflarında büyük, turuncu bir kitaba rastlıyor. Bu kitap rembetiko müziğiyle ilgili çok detaylı bilgiler içeriyor. Anadolu kültürüyle, Yunan kültürünün birçok ortak noktasına işaret eden bu kitabın yazarının ismi İlyas Petropulos. Ed, isimden anlıyor ki; kendi gibi biri daha bu topraklarda araştırma yaparak bir yerlere ulaşmaya çalışmış. Ed bu kitabı sadece İngilizce’ye çevirmekle kalmıyor, buradan yola çıkarak farklı akademik çalışmalar yapıyor, konferanslar düzenliyor. Bu konferanslardan ilki 2000 yılında Yunanistan’daki Hydra adasında gerçekleşiyor. Konferansın içeriği rembetikoda kullanılan enstrümanlar, kültürel ilişkiler ve bu müziğin felsefesi üzerine. Bu konuya geri döneceğiz ama İlyas Petropulos’a ne olduğunu merak ediyoruz. Acaba Emery ve Petropulos hiç karşılaştılar mı? Evet karşılaştılar.

Ve Emery’nin ağzından İlyas Petropulos’un öyküsünü dinliyoruz: “O harika bir adamdı. Bir anarşistti, sivri politik düşünceleri olan biriydi. Faşist cuntacılar onu bu kitap yüzünden hapse attılar. Ve o davasında kendini savunurken ‘Kültürünüzün temellerinin ne olduğunu, neyi yapmaktan gerçekten hoşlandığınızı kendinize sorun. Şimdi bir imambayıldı yemeye ve üstüne bir Türk kahvesi içmeye ne dersiniz mesela? Ya da bana küfür ederken hangilerini tercih edeceksiniz’ diyor. Evet bizim küfürlerimiz bile birbiriyle aynı. Yani Petropulos önemli bir adam. Biz birçok şeyi Anadolu kültüründen öğrendik. Tabii ki milliyetçiler bu durumdan hiç hoşnut değil.”

Ed bu durumun bir benzerinin SOAS Rebetiko Band’de de gerçekleştiğini anlatıyor. İşin başından beri grupta bulunan iki Londralı Türk var; Cahit Baylav ve Çiğdem Aslan. Rembetiko çalmaya başladıklarında Cahit Baylav ve Çiğdem Aslan birçok şarkı için “Biz bunu biliyoruz” demişler. İmambayıldıya benzeyen bir durum var yani. Birçok Yunanca şarkının Türkçe versiyonlarının olduğunu fark etmişler. Bu durumun kökleri Lozan Antlaşması gereği gerçekleşen mübadeleye dayanıyor. Hıristiyan Yunanlılar Yunanistan’a, Müslüman Türkler Türkiye’ye göçerken yanlarında kulaklarında kalan melodileri de götürmüşler. Emery, “Bir gidin de Pire’nin, Atina’nın yoksul mahallelerini gezin” diyor ve ekliyor: “Duyacağınız şarkılara biraz kulak kabarttığınızda sadece sözlerini anlamayacaksınız.”

Tabii ki uzun yıllardır bu iki “düşman” ülkeyi izleyen ve bu iki topraktan beslenen bir “militan müzisyen”e yaptıkları müziğin iki ülkedeki yansımalarının nasıl olduğunu soruyoruz. Ed’den güçlü bir yanıt geliyor: “Hepimiz dünya vatandaşıyız. İkinci olarak şunu bilmemiz gerekir ki; müzik kimseye ait olamaz, müzik su gibidir ve birçok kültürün karışmasıyla, iç içe geçmesiyle kendine yeni yol ve şekiller bulur. Ve bunları içinde taşıyarak başka yere götürür. Ona kendi başınıza şekil veremezsiniz. Sınırlarınızı ve koyduğunuz engelleri müziğe dayatamazsınız. Milliyetçiliği de yine müzik kıracak, alaşağı edecektir.”

Ed, Beyoğlu’nda yürürken kulağına çok fazla Yunan şarkısı geldiğini ve Türkiye’deki gençlerin bu müziğe çok ilgi duyduğunu belirtiyor. Ancak Yunanistan’da durumun buradaki gibi olmadığını da ekliyor. Oradaki milliyetçilerin, savaşın kötü anılarını asla unutturmak istemediklerini, bu nedenle de Yunanistan’da işlerin daha zor olduğunu söylüyor. Küçük de bir örnek veriyor: “Oradaki insanlar sağcı da solcu da olsalar İstanbul’a Konstantinopolis diyorlar hâlâ.”

“Yunanistan’da zeybek oynamayana erkek demezler”

Biraz daha müzik konuşmak istiyoruz. Türkiye ve Yunanistan coğrafyasında ne tür ortak temaların bulunduğunu soruyoruz; hemen Zeybek dansından söz ediyor. Yunanistan’da birçok kişi Zeybek kelimesinin, Yunan tanrıları Zeus ve Bacchae’den geldiğini iddia ediyormuş. Yani akıl ve ruh tanrıları. Ve bu dansı bilmeyenler Yunanistan’da tam bir erkek olarak kabul edilmiyormuş. Ed bunun dışında Atina Olimpiyatları’nın açılış seremonisini hatırlatıyor. Çalınan eserlerin dokuz sekizlik ritimde, buzuki ve davul eşliğinde gerçekleştiğini söylüyor. Fakat şarkıların söz içeriği olarak birbirinden uzak olduğunu ancak bu konuda da yeterli çalışma olmadığını söylüyor. Bu konu hakkında Stelyo Berberis’in araştırma halinde olduğunu ekliyor. Biz de ekleyelim; Stelyo Berberis, Muammer Ketencioğlu’nun grubunda yer alan bir müzisyen.

Gelelim SOAS Rebetiko Band’e. Grubun aşağı yukarı 45 aktif üyesi var. Çalacakları repertuvara göre bu sayı değişiyor. Grupta Yunanistanlı Yunanlılar, Türkiyeli Türkler, İranlı Ermeni, ABD’li Yahudi, İngiltere’de yaşayan Polonyalı, İranlı Kürt, İrlandalı gibi farklı etnik ve dinî kökenden kişiler var. Grup önce İngiltere’deki barlarda çalmaya başlıyor. Geçen yıl önce İtalya’da sonra Orient Express Festival için İngiltere’de sahneye çıkıp gerçek bir grup haline gelmişler. İngiltere’de sahneye çıktıkları Archola Sahnesi yetkilileriyle Talimhane Tiyatrosu arasında kurulan iletişim, onları İstanbul’a getirmiş. Grubun 12 kişilik bölümüyle fotoğraf çekimi için Galata Kulesi’nde buluştuğumuzda Kıbrıslı üye Nikos Nicolas’la tanışma şansımız oldu. İstanbul’a gelmesinin üzerinden 24 saat bile geçmemişti ama bu kente yerleşmek istediğini, Londra’nın sıkıcı hayatından sonra İstanbul’un onu fena açtığını söylüyordu.

Fotoğraf çekimi için enstrümanlarını çıkarmalarını istiyoruz. Fotoğrafçı arkadaşımız Güven “çalar gibi yapmalarını” istiyor. SOAS Rebetiko Band üyeleri bu isteği gerçekten çalıp söyleyerek karşılıyorlar. Biz de kendimizi nefis şarkılar dinlerken buluyoruz. Şarkı sona erdiğinde inanılmaz bir alkış geliyor. Dönüp arkamıza baktığımızda yaklaşık 250 kişiyi onları dinlerken, enstrüman kutularına bahşiş bırakırken görüyoruz. Kahkahalar eşliğinde şarkılar söyleniyor, fotoğraflar çekiliyor ve dağılıyoruz. Sırada cumartesi ve pazar akşamki konserleri var.

İki nefis konser

Ve 11 Ekim 2008 cumartesi gecesi… Talimhane’deki yol inşaatını takip ettikten sonra, Talimhane Tiyatrosu’nun önündeki kalabalığı görüyoruz. Hem konuklar hem de müzisyenler fuayede bekliyor. Hep birlikte salona giriyoruz. Küçük tiyatronun küçük gösteri salonu herkese yetmeyecek gibi görünüyor. Konuklar yerlere de oturuyor. Kiminin çok iyi müzisyen olduğu anlaşılıyor ama kimi de sadece muhabbetin güzelliği için sahnede. Konser başlıyor, dakikalar ilerliyor ve bütün salon ayakta oynamaya başlamış bile.
Pazar gecesi ikinci konserdeyiz. Feriköy Kültür ve Sanat Sevenler Derneği’nin konser salonu daha küçük. Seyirci grubunda Rumlar ağırlıkta. Biraz daha ağır bir tonda başlıyor ama içkilerin kana karışmasıyla burada da herkes ayağa kalkıyor. Saat 23.00’e doğru konser bitiyor ama gece yeni başlıyor. Asmalımescit’te izleyicilerle topluluk bir barda toplanıp, yeniden çalıp söylemeye başlıyor. İstanbul, güzel bir müzik masalına ev sahibi olmanın hakkını veriyor.

Y.Aktüel