Archive

Posts Tagged ‘Y.Aktüel’

“Ortanın solu azgın bir şekilde sağa geçti”

derya2Derya Alabora’nın yoğun iş trafiği arasında ülke gündemine ilişkin bir sohbet gerçekleştirdik. Ünlü aktris “Terörist” diye yargılanan çocukları, toplumsal çürümeyi, siyasetin demokrasiyi nasıl algıladığını, televizyondaki şiddeti ve bir sanatçı olarak aldığı pozisyonu anlattı.

FOTOĞRAFLAR: CEREN CAN

Çağan Irmak’ın vizyondaki filmi Karanlıktakiler’in Umay’ı, ATV’nin yeni dizisi Es Es’in Selmin’i… Derya Alabora, yıllardır sinemada, tiyatroda ve televizyonda aykırı kadınları canlandırıyor. Aykırı bir isim olmak sadece oynadığı rollerde geçerli değil ünlü aktris için. Kadın hakları, çocuk hakları, insan hakları gibi konularda duyarlı bir aktivist, akademide oyuncu yetiştiren bir eğitimci. Deneyimli oyuncu bu kadar gözönündeyken, İstanbul’da olduğu bir ara bize de zaman ayırdı; Derya Alabora’yla Türkiye’nin gündemi üzerine konuştuk.

Toplumsal olayların içinde söz söyleyen, kadının toplumsal hayattaki yeri ve çocuğa uygulanan şiddet gibi konularda öne çıkan bir sanatçısınız. Çocukların terörist diye cezaevine alınması  konusunda ne düşünüyorsunuz? Ne olacak bu çocukların hâli?

Çok korkunç tabii. İki maddede değişiklik yapıldı ama hiçbir işe yaramıyor. Çocuğa, Türk Medeni Kanunu kapsamında indirim uygulanması gerekiyor ama çocukların bazıları 34 yılla yargılanıyor. İndirim uygulasan ne olacak? Çocuklar taş attıkları için cezaevinde yaşıyorlar. Hem de çok kötü şartlardalarmış. Bazısı yazın sıcaktan ve susuzluktan idrarlarını üstlerine bastırmış. Türkiye’de hapishanelerin durumu malum; koşullar korkunç ve bunlar da çocuk. Travma geçiriyorlar. Üstelik yarısından fazlası okuyan çocuklar. İnsanlar onları orada burada dolaşan serseriler sanıyor. Aralarında fen lisesinde okuyanlar var. Polise taş attığı için bu çocukları okuldan koparıp cezaevine koyuyorsun. Okuyan adam yetiştireceğiz derken bambaşka bir şey oluyor. Aileler çocukların korktuğunu, gece uykularından uyandıklarını anlatıyor. Her an tutuklanma korkusu içindeler. Bazısı evden alınıp götürülüyor. Polis, “ellerinde toprak izi var, hem de heyecanlısın” deyip götürüyor. Para cezasına çevirmek için üç yıl kadar bir ceza olması lazım. 34 yıldan söz ediyoruz. Adam öldürenle taş atan arasında bir fark olmasın mı? Ben birini öldüreyim yedi yıl alayım, diğeri taş atsın 34 yıl alsın. Çok acayip bir şey. Bir yandan meseleyi çözümlemeye çalışıyorlar, diğer taraftan bunlar oluyor.

Konuyla ilgili yeterli kamuoyunun oluştuğunu düşünüyor musunuz?
Yok canım, hiç böyle bir şey yok.

Ne yapmak lazım?
Bence hiçbir şey yapılamaz. İnsanların ciğersiz olduğunu düşünüyorum. Algılamalarında problem var herhalde. Cinsiyet ya da milliyetle ilgisi yok, çocuk dünyaya iyi, kötü, suçlu ya da suçsuz olarak gelmez ki! Koşullar onu o duruma getirir. Koşulları düzeltmemiz gerekir önce. Halbuki sonuç insanların nefretine neden oluyor. Sonuca göre insanlar ayaklanıyor. O sonuca nasıl gelindi, ne bedeller ödendi? Bir tepki varsa ortada, bu durduk yere olmaz. Sen mutlu, mesut yaşarken niye tepki gösteresin ki?

Önyargıların kırılması için sanatçıların bir rolü yok mu? Türkiye’de sanatçılar toplumsal konulara yeteri kadar karşı duruyor mu?
Onlar da durmuyor ama tamamen sanatçıyla bir şey olmaz ki! Halkın da bu duyarlılıkta olması  lazım. Kaç tane film çeken, tiyatro yapan insan toplayacaksın? 500 kişiyle hayat değişmez ki. İnsanların buna tepki göstermesi gerekir. Bizde sivil toplum kuruluşları yetersiz. Bir ses yok ortada. Hrant öldürüldüğünde çok şaşırtıcı bir patlama oldu, çok hayret ettim. Onun da arkası gelmedi. Mesela Münevver Karabulut cinayeti… Her gün bütün gazetelerde hiç durmadan yakalanana kadar yazıldı. Tabii yazılsın ama öbürleri niye yazılmıyor? Sadece bu yazılınca ben de başka şeyler arıyorum. Güler Zere bir tarafta duruyor öyle. Ceylan öldürüldü en son. Bazı insanların ölümü kimseye dokunmuyor.

derya1İnsanlar bir şeye tepki verdiğinde terörist gibi algılanmaktan korkuyor olabilir mi?
Naziler milyonlarca insanı yaktılar, sabun yaptılar, gaz odalarına soktular. Buna neden tepki vermedi insanlar? Terörist gibi görünmek mi istemediler? İnsanın özünde olan, tuhaf bir vahşet ve yok etme duygusu var. İktidar duygusunun önüne geçemedikleri için birilerini yok etmeye çalışıyorlar. Bunu da güçleri en çok yetecek kişiler üzerinde yapıyorlar. Onun için yaşamda sanat gerekiyor. Kendimizi başka şekilde eğitmemiz gerekiyor. Bunun okumakla da ilgisi yok Okullarda sadece matematik, geometri, mühendislik bilen insanlar yetiştiriliyor. Şimdiki gençlerin ne edebiyatla, ne sosyolojiyle, ne felsefeyle, ne şiirle, ne resimle, ne müzikle ilgisi var. Tabii sertleşiyorsun böyle olunca. Para şu anda dünyada tek güç. Tek güç para olunca da insanlar birbirini yok etmeye çalışıyor. Yani herhangi bir şekilde güç sağlayamadığın sürece yok olmaya mecbursun. Bu defa insanlar daha da agresifleşiyor.

Suçun fiiliyata dökülmesi de daha kolaylaştı, değil mi?
Tabii ki. Baksana para kazanmak baya zorbalıkla elde edilen bir şey. Eskiden böyle değildi ki. Bir yerleri bitireceksin, okuyacaksın, ya aileden paran olacak ya çok akıllı olacaksın. Şimdi öyle değil. Silahı dayadın mı para kazanmaya başlıyorsun. Ergenekon’a baktığımız zaman, bilinen ama söylenemeyen şeyleri görüyoruz. Korkunç şeyler yaşamışız. Toprağın altından ölüler çıktı, kazıyorsun silah çıkıyor. Bunun karşısında birey olarak nasıl durabiliriz? “Hayır” dediğin zaman beynine bir şey iniyor. Bütün bunlar bir araya geldiğinde korkunç, vahşi şeyler çıkıyor karşına.

Suç  toplumun gözünde normalleşti mi? Olanlar tuhaf da gelmiyor sanırım…
Kanıksadık çünkü. Televizyonlardan naklen Irak Savaşı izledik. Kimse bir şeyden etkilenmiyor. Ne ölümlerden ne katliamlardan etkileniyoruz. Birbirini ekranın önüne atan insan yığınları var. Herkes ekranlarda söz sahibi.  Bazen sabah programlarını dehşetle izliyorum. O programlarda biri çıkıyor ahkâm kesmeye başlıyor. Abi sen kimsin? Yanlış şeyler söylüyorsun. “Bu böyle olmaz” diyorlar çıkıp. “Böyle olmaza” nereden geldin? Kim sana bu hakkı verdi? Bu kadar denetimsiz olabilir mi bir şey? Hayatın içinde televizyonlar, gazeteler. Paparazzi terörü mesela hakikaten korkunç bir şey. İnsanları terörize ediyorlar yani. Bile isteye insanın üzerine gidiyor, sinirlendiriyorlar. Ben bununla ilgili bir oyun yapmak istiyorum.

Rol aldığınız Karanlıktakiler filmi de bir üçüncü sayfa hikayesi. Bizim edebiyatımızda, sinemamızda ya da tiyatromuzda bugüne dair meselelere yer veriliyor mu?
Baksana daha şimdi yeni yeni bazı şeyler konuşuluyor. O kadar yasaklı bir ülkede yaşıyoruz ki. Türkiye’de demokrasi falan yok. Demokratik bir cumhuriyet olmamız gerekiyor. Herkes bir cumhuriyettir gidiyor. Herkesin kendince cumhuriyeti var, cumhuriyet özgürlük demek değil ki! Yanlış algılanıyor bu kavram. İslam Cumhuriyeti de var, bilmem ne cumhuriyeti de var. Önemli olan demokratik cumhuriyet olabilmek. Özgürlükleri oy vermekten farklı olarak anlamak lazım.

Siyasi yelpazemizde bir terslik mi görüyorsunuz?
Ortanın solu dediğimiz partiler resmen sağa geçmiş durumda. Azgın bir şekilde üstelik.  Olmadık yerdeki insanlar özgürlükten bahsederken, bunlar karşı çıkıyor. Sadece muhalefet etmek için, bir şey istediklerinden de değil. Sesleri duyulsun yeter. Kendi iktidar olsa aynı şekilde davranacak. Nedir bu iktidar kaygısı ve kendini gösterme çabası? Birileri bir şey söylüyor, oradan bir savcı dava açıyor. Yargının bağımsız olması lazım. Herkes kafasına göre davranıyor. İnsanlara işkence yapılıyor.

Yargıya güveniyor musunuz?
Güvenmiyorum tabii.

Askerin sivil yargı tarafından yargılanmasını tartışılıyor. Sivil yargının durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bir yerde bozukluk varsa her yerde bozukluk vardır.

Tiyatroda oynayacak mısınız yakınlarda? Oyun seçerken neye dikkat ediyorsunuz?
Ben de başka bir şey yapmak istiyorum. Biraz sert oyun oynamaktan hoşlanıyorum. Hayatın gerçeğini ortaya koyabilmek lazım. Sanat benim için hayat içinde yumuşak bir geçiş değil. Dostoyevski hayatı yumuşak anlatmıyor. Dünyanın en büyük yazarlarına bakın, hepsi sert. Ben bir yaratıcı değilim ama eser yaratanlara baktığınız zaman çok sertler. Hayata karşı o isyan duygusu, ezilmişlik, baskı ya da eksiklik sanatı yaratıyor. Bir anda bir şeyler fışkırıyor. Daha iyi bir yerde yaşıyor olsak, başka türlü düşünülebilir. Afrika’dan Latin Amerika’ya kadar, Asya’dan, Avrupa’ya kadar her yerde savaş var. Bir takım devletlerin baskısı var. Haberlere bak, iyi bir şey görebiliyor musun?

OYUNCULUK EĞİTİMİ  SERT BİR İŞTİR

Derya Alabora, Mimar Sinan Üniversitesi ve Maltepe Üniversitesi’nde oyunculuk eğitimi veriyor. Sohbetimiz sırasında Alabora’yla oyunculuk eğitimi üzerine de konuştuk.

Türkiye’de oyunculuk eğitimi ne durumda?

Çok parlak olduğunu düşünmüyorum. Oyunculuk biraz daha sert bir eğitim gerektiriyor bence. Dustin Hoffman, Rainman’de otistik bir adamı oynuyor mesela. Bunu algılamak, o dünyaya girmek kolay şeyler değil hayatta. Kendini de psikolojik anlamda ortaya koyman, kendinle karşılaşman lazım. Kendi komplekslerimizi, tavırlarımızı, yanlışlarımızı doğrularımızı fark etmemiz gerekiyor. Öbür taraftan rolün psikolojisini anlamak lazım.

İlham gelmiyor mu?
Hayır, bakış açınız ve çalışmayla oluyor. Niye ilham gelsin?

Peki diziler anlattığınız biçimde bir oyunculuk gelişimine olanak sağlıyor mu?
Asla. İzleyicinin de böyle bir şeye dikkat ettiğini sanmıyorum. Orada karakter üzerine uğraşılmış da yaratılmış diye bakmıyorlar. Bakıyorsun en kötü diziler en fazla reytingi alıyor.

“Spor kulüplerinin işlevi siyasete aracı olmak ve işadamlarının açıklarını kapatmaktır!”

metin1Bir zamanlar manşetlerden inmeyen, sporcu hakları adına büyük bir mücadeleye girişen Metin Kurt’un etkileyici yaşam öyküsü Vecdi Çıracıoğlu tarafından kitaplaştırıldı! Biz de “futbolun gladyatörü”yle yaşamı ve memleket sporu üzerine sohbet ettik. Efsane futbolcu; dopingi, şikeyi ve sporun karanlık yollarını anlattı… Anlayana; külhani ama “vicdanlı” bir tonda “hayatın şikeleriyle” ilgili derin sırlar fısıldadı!

Fotoğraflar: MUZAFFER SAĞLAM

68 kuşağı başka türlüymüş. Muhalefeti de başka türlü, müzik festivali de, sinema filmleri de. Gazetecisi de başka türlü, sanatçısı da başka türlü. Futbolcusu mu? Ondan da var. Türkiye futbolunun görünüşte en masum çağı, 60’ların sonu, 70’lerin başı… Endüstriyel futbol dediğimiz gösterinin esamisi okunmuyor henüz. Herkes bir “forma aşkı” lafının peşinde. Bir kişi hariç: Metin Kurt. Galatasaray’ın unutulmaz sağ açığı, bazen de sol açığı. Fakat kuşkusuz ki Türkiye’de futbolun en “sola doğru” olan açığı. Futbolcuların kölelik düzeni içinde, rızası olmadan alınıp satılan mal durumunda olmasına isyan ediyor! Galatasaray’ın ve Milli Takım’ın gözbebeğiyken hak ve adalet mücadelesinin orta yerinde buluyor kendini. Dışlanıyor, sürgün ediliyor. Fakat Metin Kurt, ona inanan hayranlarının desteğiyle ismini ülke futbolunun en dik başlı köşesine yazdırıyor. Sadece bu mu? Şikeyi anlatıyor, dopingi anlatıyor. Tribünlerdeki faşizmi, yönetimlerdeki siyaseti anlatıyor. Yazar Vecdi Çıracıoğlu, Metin Kurt’un sıradışı hayat öyküsünü, ünlü futbolcunun ağzından kitaplaştırdı. Kitabın ismi “Gladyatör”. Hayatını futbolun efendilerine kılıç çekmiş bir spor kölesi olarak geçirmiş Metin Kurt’a da bu isim yakışırdı. Biz de kitap çıkar çıkmaz Vecdi Çıracıoğlu ve Metin Kurt’la buluştuk. O günleri, bugünleri, futbolun Türkiye’deki hallerini konuştuk. Metin Kurt’tan futbolun alternatif tarihi sizlerle!

*Futbolda sendikal hareketi başlattınız. Günümüz futbolunda böyle bir mücadele bilincinden söz etmek çok zor. Sizin içinde bulunduğunuz yapılanmanın yerinde bugün ne var? O işi cemaatler mi görüyor?
Aslında 80 öncesi dönemde spor alanında dinci sporcuların esamisi bile okunmuyordu. Ancak özel salonlarda kendilerini var edebiliyorlardı. İkinci MC hükümeti 1979 yılında Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü’ne Refaattin Şahin’i getirdi. Refaattin Şahin o dönemde etkin olan devrimci, demokrat sporcuları hemen tasfiye etmeye, faşist sporcuları yerleştirmeye başladı. Bu bilinçli bir politikaydı.

*Devrimci sporcuların sayısı çok muydu?
Üç büyük kulübün takım kaptanı, Amatör Sporcular Derneği’nin yöneticileriydi. Mesela Galatasaray kalecisi Eser Özaltındere***, İstanbul şubesinin başkanıydı. Necdet merkez yürütme kurulumuzdaydı. Ankara’da milli atlet ve boksörler vardı. Bunlar bir anda silindi. Bugün tarikatların etkili olmasındaki asıl neden, solun spor alanından çekilmesi ya da çekilmek zorunda kalması. 12 Eylül faşist darbesi, spora da “rap rap” seslerini indirdi. Kendilerine uygun sporcular buldular ve yetiştirdiler.

*Bu durumun sonuçları ne oldu?
Türkiye’de spor geri kaldıysa tarikatların bunda çok önemli payı var. Son dönemlerde sporda örgütlenme olmadığından söz ediliyor. Sporu yönetenler bunu istemiyor, onların istediği zaten tarikatların etkin olması. Şimdi yeniden devreye giriyoruz. 81 yılında yayımladığımız Sportmence dergisini yeniden çıkardık. 2010 yılına sporcular “Spor Emekçileri Sendikası”yla birlikte girecekle

* “Futbola ne oldu da böyle oldu” diye beylik bir soru yönlendirsek, size ayıp mı etmiş oluruz?
Bugün medya sporun sadece tavanını anlatıyor. Kimse tabanla ilgileniyor mu? Gazetelere bakıyorsun, sadece futbol, orada da üç takım. Tabandaki sporcuların hepsi kan ağlıyor. Amatör kulüpte oynayan sporcu da bugün haftada üç-dört antrenman yapmak durumunda. Onlar da aynı işi yapıyor. Önemli olan konu şu: Bugün aslında spor tamamen kitleleri avutmak, uyutmak için kullanılıyor. Spora büyük yatırımlar yapılmıştır ama hepsi yukarıya. Tesisler çimlendirildi, futbol daha popüler hale geldi ama sadece gündem değiştirmek için kullanıldı. Artık spor oyun, sporcu da oyuncu değildir. Finans kapitali sporcuyu şovmen haline getirmiştir. Artık sporcunun sadece saha içi yaşantısı değil, saha dışı yaşantısı da pazarlanıyor.

*Spor kulüplerinin işlevleri nedir peki?
Siyasete aracı olmak ve iş adamlarının açıklarını kapatmak!

*İdeal olanını soruyoruz tabii ki!
Tabanı oyun olmayan, sağlık ve eğitim politikalarından soyutlanmış bir organizasyon, kitleye sağlık ve eğitim getirmez ki. Zaten bu yapıdaki spor, sağlık getirmez. Sağlıklı insanları yarıştırırsınız ancak. Profesyonelliğin de hazırlanış koşulları var. Türkiye’de sporcular kendi yetenekleriyle var oluyor. Kulüpler bir katkı yapmıyor ama iş profesyonel sözleşme yapmaya gelince “yetiştirme bedeli” istiyorlar. Ne veriyorsunuz ki ne istiyorsunuz? Bu yüzden insanlar amatör kulüplerde sporu bırakıyor. Bunlar düzeltilmeli. Spor gelişti deniyor değil mi Türkiye’de? Bu bir sektör değil mi şimdi? Bir sektörün gelişip gelişmediğini nereden anlarız? İthalat ihracat dengesinden. Türkiye’de spor “Birleşmiş Milletler”e döndü. Ama dışarıda sporcunuz yok. Biz gelişmişsek neden ihracat yapamıyoruz?

*Bütün bunların sorumluluğunu kimin alması gerekiyor?
Sporu kim kullanıyorsa bu işin faturasını o ödeyecek. Bunu ödetmek için de devletin spor yasası çıkarması lazım. Düşünebiliyor musunuz, devletin sporla ilgili yasası yok. Milyonlarca dolarlık paralar dönüyor, bunun yasası yok.

*Futbola başlarken böyle bir yapının içine girdiğinizin farkında mıydınız?
Benim abim de ünlü bir futbolcuydu. Sporcu olmaya başladığım ve yukarı tırmanmaya başladığım dönemlerde abim düşüşe geçmişti. Ben onun sonunu gördüm. Bir yere kadar kullanılıp posası çıkarılmış bir limon gibi köşeye atıldığını gördüm. Ben para kazanmak ve ailemi geçindirmek için bu işe girdim. Yoksa bir aşkla başlamadım.

*Kitapta “Futbol topundan başka hiçbir sevgiliniz olmayacak” diyorsunuz ama…
Ama o mecbur. Başka türlü başarılı olamazsınız. Geçim kaynağınız bu olduğuna göre ona göre davranmaya mecbursunuz. Bu noktadan yola çıktığında nasıl kullanıldığını da biliyorsun. Önce sezgi yoluyla fark ediyorsun, sonra başına geliyor. Haksızlıkları görüyorsun ama bunun kökeniyle ilgili bilince varamıyorsun. Bunun için isyan başlattım. Mücadele ettikçe, okudukça, öğrendikçe burada sınıfsal kökenli bir mesele olduğunu görüyorsun.

*Doping konusunda da açıklamalarınız oldu. Nedir bu doping kullanma hikâyesi?
Bizim dönemimizde bugüne göre çok fazla kullanılıyordu. Kontrol yoktu tabii. Galatasaray’ın üç yıl üst üste şampiyon olmasında dopingin büyük etkisi vardır. Yani yapmaman imkânsız. Ben kendime iyi baktığım için genelde kullanmazdım. “Sen mi düşünüyorsun kendini bir tek, takım ruhu için” derler, verirlerdi ilacı. Rakip de kullanıyordu zaten. Bizim dönemimizde doping kullanmayan futbolcu istisnadır.

*O dönemde futbolcuların spor hayatı yaş 30’a gelince bitiyordu. Dopingin etkisi mi bu?
Tabii canım. Amatör kümede bile öyle. Hastalanan, sakatlanan, hepsi doping yüzünden. Benim futbolcu olmam da doping sayesindedir. Ankara’da Altay’la Beşiktaş’a karşı Cumhurbaşkanlığı Kupası maçı oynamıştık. Bilerek almadım ama. İlk 11’e alınmayı beklemiyordum. Soyunma odasında çok heyecanlıydım. “Heyecan hapı” diye verdiler. “Tamam abi, ver!” dedim. O ilacı almasaydım belki hiç başarılı olamazdım. Belki şu anda aynı masada oturmuyorduk.

*Şike meselesine gelelim. Şike nasıl yapılır?
Bakın üç türlü şike vardır. 1) Hatır şikesi 2) Parayla şike 3) Gönlün el vermez! O masum olanı! Bir maçta ben gol attığım için üzülmüştüm mesela. Beşiktaş maçıydı, Beşiktaş küme düşüyordu. Biz o maçta Beşiktaş’ı yenmek istemiyorduk. Bize kimse bir şey söylememişti ama gönlümüz Beşiktaş’ın düşmesine el vermiyordu. 80’inci dakika falandı. Beşiktaş 1-0 galipti. O sırada top bana geldi, vurdum gol oldu. Maç 1-1’e geldi. Sevinemedim gole!

*Net bir soru: Galatasaraylı mısınız?
Hayır! Türk sporunda muhalif biriyim. Hiçbir takımı da tutmuyorum. Sporcudan yanayım. Hatta bu kimliklerin açıklanmasını doğru ve samimi bulmuyorum. Bu işin içine girmiş kişi için renk aşkı söz konusu değildir. Çocukken mahallenin bakkalı bize siyah-beyaz forma aldı, Beşiktaşlı olduk. Daha sonra abim Galatasaray’da oynamaya başladı, Galatasaraylı olduk. Sonra abim Fenerbahçe’ye geçti, Fenerbahçeli olduk. Ben Galatasaray’a geçtim, Galatasaraylı olduk.

*Diyarbakırspor’un gittiği her ilde “Kahrolsun PKK” diye karşılanmasına ne diyorsunuz?
12 Eylül cuntası sporu şovenist kitlenin eline verdi, Kürt kökenli insanların yoğun yaşadığı bölgelerde sporu devreye sokarak, yöredeki gençleri uysallaştırma politikası güttü. Bu politikanın gereği olarak o bölgedeki bazı takımlar lige çıkarıldı. Bu takımlardan biri de Diyarbakırspor. Bu öykü diğer bölge insanları tarafından da bilinmektedir. Bu nedenle Diyarbakır’ın haksız bir şekilde lige çıkarılmasından doğan tepki var. Bu tepkiyi sporu siyasi amaçla kullanmak isteyen güçler, başka yöne kanalize edip Diyarbakırspor’u “tu kaka” haline getirmiştir. Burada Diyarbakır’ın da Diyarbakırspor’un da bir suçu yok. Kulüp kullanılıyor!

metin3BİR GLADYATÖRÜN ANILARI

*Kondüsyon antrenmanını Beşiktaş yokuşunda otobüslerle yarışarak yapmışsınız. Kondüsyon salonları olmadığı için bir eksiklik hissettiniz mi?
O döneme göre eksik hissetmiyorsunuz. Ben Milli Takım’da oynayana kadar hoca falan görmedim. Göstermelik bir hoca vardı ama biz kafamıza göre çıkıp oynuyorduk. Taktikti bilmem neydi yoktu. İlk defa krokiyi, taktiği Abdullah Gegiç’le gördük. Sonra Galatasaray’da Brian Birch’le tanıştık. Galatasaray’daki ilk maçın ardından Birch beni yanına çekti, “Bana da çalım atsaydın keşke. Böyle oynarsan hep yanımda oturursun” dedi. Milli futbolcu olarak Galatasaray’a gelmişim, Birch bana bunları söyledi. Asıl eksik buydu.

*Futbolcu kaçırma işleri nasıl oluyor? Hiç mi size soran olmuyordu kaçırılırken?
Mesela Galatasaray’a –sözümona- kaçırıldım. Beni Kınalıada’ya götürdüler. Gözetim altında tutuyorlar, bir başka kulüple görüştürmüyorlar… Yoksa senin rızan olmadan olmaz.

*Altay’a kaçırılmanızın detaylarını anlatır mısınız?
O zaman benim söz hakkım yoktu. Benim hakkımdaki kararları ağabeyim veriyordu. Hatta lise bitirme sınavlarım vardı. Bir dersin sınavına giremedim. “Biz İzmir’de sana okul ayarlar, Eylül’de çözeriz” dediler. Ben lise diplomamı 78 yılında alabildim. Dışarıdan bitirme imtihanlarına girdim.

*Adidas kramponlar piyasaya çıkmasına rağmen siz Rum Dinyakos Usta’nın yaptığı ayakkabıları giyermişsiniz? Neden böyle yaptınız?

Adidas marka futbol ayakkabılarına bir türlü alışamadım. 71 yılında Köln’de Almanya, Müller’li Beckhenbauer’li kadroyla maç yapacağız. Adidas herkese birer ayakkabı hediye etti ve “Maçta mutlaka bunları giyeceksiniz” dediler. Şimdi benim ayakkabının modeli Müller. Karşımda Müller oynuyor. Diğerinin ayağındaki Beckhenbauer, karşımızda o da var. Kardeşim; mecburen giydik ayakkabıları. Bütün ayaklarımız yara oldu. Yeni ayakkabıyla maça çıkılmayacağını bilmiyoruz ki. En az dört-beş kere giydikten sonra maça çıkılırmış, ne bilelim? Dedim bundan sonra Adidas giymem. Dinyakos sağlam bir ayakkabıydı, çamurlu sahalara uygundu. Adidas hafif bir ayakkabı olduğu için çamurda, balçıkta ayağımızdan çıkardı. Sahanın durumuna göre kramponlara bir “kabara” (ayakkabı çivisi) daha çakarsın, boyunu yükseltirsin. Adidas kenarları, içi süngerli, bilekleri koruyan bir sistem yapmıştı ama çoğu futbolcu sahanın etkisiyle Dinyakos ustanın ayakkabılarını kullandı. Atlet ayakkabısından, altını da postaldan yapardı. Biz tekmelik de kullanmadık. Araba lastiğinden tekmelik yapılırdı. Dinyakos ayakkabıları şöyle yapıyor: Atlet ayakkabılarından çivileri çıkarıyor, iki kemer öne çakıyor bir de arkaya takıyor. Onlara kramponları takıyor. Çamurda üç kabara, normalde iki kabara!

*Sahanın sadece çimenlik kısmında oynarmışsınız…
Orta taraf tarla gibiydi. Sezon başı çim olurdu, üç-dört maç sonra tarlaya dönerdi sahalar. Ama kenarlar biraz çim kalırdı. Ben süratli ve teknik bir futbolcu olduğum için çim alan benim için avantajlıydı. Oyun tarzım da öyleydi. Bizim rakipler hep savunma yapardı. Taktik olarak sahayı geniş kullanmak gerekiyordu. Bana verilen görev de rakip savunmayı açmak. Sıradan sporsevere bunu anlatmak zor. Duruyor duruyor, “Neden ortaya gitmiyorsun” diyor arkadaş. Ben de döndüm “Ben halkçı değil miyim, halka en yakın yerde oynuyorum” dedim.

METİN KURT KANUNLARI

1) Çocuklar yarıştırılmayacak, eğitilecek. Oyun özgürlük, spor tutsaklıktır. Çocuğu 12 yaşında yarıştırmaya başlıyorsan, çocuğu başka bir şey için kullanıyorsun demektir. Bu katliamdır. Çocuğun kendine güvenini de kaybettirirsin.
2) Sporcu korunacak. Sporcuların hepsi yalnız, etrafları “Brütüsler”le dolu. Sporcular örgütlenerek korunabilir.
3) Spor yasayla güvence altına alınacak, spor yasası çıkarılacak.

Vecdi Çıracıoğlu

Gladyatör kitabının yazarı Vecdi Çıracıoğlu, “mektepli topçular” listesindekilerden. İTÜ Metalurji mezunu olan yazar, uzun yıllar lisanslı futbolcu olarak top koşturdu. Rumelihisarı’nda balıkçılık da yaptı, demir çelik dökümhanelerinde mühendislik de yaptı. “Kara Büyülü Uyku” romanıyla 1999 yılında Can Yayınları’ndan “İlk Roman Ödülü” kazandı. “Cimri Kirpi” ve “Serseri Standartları Sempozyumu” adlı romanları 2002 yılında yayımlandı. Yazarın iki de öykü kitabı bulunuyor: “Nehirler Denize Kavuştuğunda” (2002), “Sarıkasnak, Denize Dair Hikâyat” (2004). “Rafetçe” isimli biyografik derlemesi de Çıracıoğlu’nun ses getiren eserleri arasında.

Av. Emin Aktar: “Devletin suç işlediği bir cezaevi topluma kazandırılmalıdır”

eminaktarDiyarbakır Cezaevi’nin anıt müzeye dönüştürülmesi çalışmalarında önemli rol oynayanlar arasında yer alan Diyarbakır Barosu Başkanı Emin Aktar’la, cezaevinin geçmişini, bugünkü çalışmaları ve cezaevlerindeki işkenceyi konuştuk.

Diyarbakır Cezaevi’nin okul mu yoksa müze mi olması  gerektiği tartışması var. Buraya gelene kadar cezaeviyle ilgili neleri konuşmak gerekir?
Diyarbakır Cezaevi neyi ifade ediyor onu görmek gerekir. Burası 12 Eylül zulmünün en yoğun yaşandığı yer. Dünyada işkence yönünden kötü üne sahip 10 cezaevi arasında. Kürt sorununun, Diyarbakır Cezaevi’nde yaşananlar neticesinde ortaya çıktığı yönünde genel bir kanı da var. “Burayı kapatırsak, sorunun kaynağını kuruturuz” diye düşünüyorlar anlaşılan ki, burayı okul haline getirmeyi düşünüyorlar. Bu vahşetin yaşandığı yerin, insan hafızasında varlığını koruması gerekiyor. Bu bir intikam alma fikri değil, bunun gelecek kuşaklarda tekrar yaşanmaması için hatırlanması gerekiyor. Bu nedenle buranın müze hâline gelmesi gerekiyor. Burada zulme göğüs germiş insanlar da böyle istiyor.
Okul olursa ne olur?
Bu ülkenin okullara ihtiyacı  var tabii. Okul yapacak çok arsa da var. Peki burası okul olursa, öğretmenler ne öğretecek. 30 yıl önce burada insanlar, sopalarla dövülerek öldürüldü, insanlara dışkı yedirildi, başları kanalizasyona sokuldu. Burada okuma yazma bilmeyen insanlara marş ezberletildi. Burası bir okuldu zaten. Kim çocuğunu böyle bir vahşetin yaşandığı yere gönderir? Ben göndermem.
Diyarbakır halkının bu tartışmadaki pozisyonu nedir?
Herkes müze olmasını  istiyor. Tüm sivil toplum örgütleri o vahşetin simgeleneceği bir müzenin hazırlanmasını talep ediyor.
Okul fikri nereden çıktı?
Bence kendiliğinden oldu. Yıllardır konuşuluyor, “PKK’yi büyüten bu cezaevinde yaşanan vahşettir” deniyor. Kürt sorununun çözümünü hedefleyen bir süreçte bu adımlardan biri olabilir diye düşünüldü. Artniyetli bir fikir değil. Sayın bakan (Mehdi Eker), 12 Eylül’de yaşananları eksik biliyordu anlaşılan. En kolay akla gelen hayır işi okul yaptırmak. O da onu düşünmüş.
Ülkeyi yöneten partinin, Diyarbakırlı bakanından söz ediyoruz. Nasıl eksik bilir?
Bilmesi gereken şu: Tanıklar sadece orada zulme uğrayanlar değil. Cezaevinde yatanların yakınları ve çevreleri de tanıktır. İnsanlar yakınlarıyla Kürtçe konuşamıyorlardı. Görüşe geldiklerinde, demirparmaklığın arkasında, iki askerin koluna girmiş şekilde görüyorlardı yakınları. İşkence görmüş şekilde görüşe çıkıyorlardı. O dönemde yaşayan avukat ağabeylerimiz, cezaevine yalnız ziyarete gidemediklerini anlatıyorlardı. 5 bin insan 80-84 yılları arasında o cezaevinden geçmişse, en az 200 bin kişi etkilenmiştir. Bu yakınların anlattıkları var. O dönemde cezaevinde yakını olmadığı hâlde, zulme, işkenceye karşı duran insanlar da etkilendi. Bakan beyin bunları bilmesi gerekir.
Hükümetle iletişim kurabiliyor musunuz? Bir dayatma hissediyor musunuz?
Böyle bir problemimiz yok. Orası yasal olarak bakıldığında cezaevi yapacak. Orası okul yapılacaksa da müze yapılacaksa bunun kararını yerel yönetim vermezse, iş tıkanacak. Diyarbakır’daki yerel yöntemlerin DTP’li olması nedeniyle buranın okul olma ihtimali yok bence.
Cezaevinin şu anki durumu nedir?
Adli tutukluların kaldığı bir yer şu an. Kadın ve çocuk koğuşu var.
Bu cezaevinde ve Diyarbakır’daki diğer cezaevinde şu anda bir denetleme sorunu ve işkence tehlikesi var mı?
Hayır. Aynı vahşet bir daha yaşanmaz.
Türkiye hâlâ darbe planlarının yapıldığı bir ülke. Cezaevlerinin durumunu bu nedenle merak ediyoruz. İşkenceye karşı tedbir var mı?
Bizim genel olarak A’dan Z’ye kadar ifade ettiğimiz cezaevi tiplerimiz var. Siyasi tutuklu ve hükümlülerin çoğu, D, E ve H tipi cezaevlerinde yatıyor. Tek kişilik ya da üç kişilik odalardalar. Tabii buralarda F tipleri belirli bir tecrit getiriyor. Sosyalleşme ortamı sağlanırsa koğuş sisteminden daha iyi. İnsan onuruna uygun davranmak gerekir.
Türkiye’deki siyasi suçlu sayısı nedir?
10 bin civarında.
Geçen yıl PKK’lıların işkenceye maruz kaldığı yönünde söylentiler vardı. İşkence ve kötü uygulamalar siyasi suçlular için geçerli mi?
Belli cezaevlerinde bu tür sıkıntılar var. En yaygın sorunlar beslenme ve sağlık konusunda. Son günlerde Güler Zere üzerinden insanların farkına vardığı konu bu. Tedaviler sürdürülemiyor. Milliyetçi eylemlerin güçlü olduğu şehirlerdeki cezaevlerinde bu uygulamalar yoğunlaşıyor. Örneğin Erzurum Cezaevi’nde çok önemli sorunlar var. Mahkûmlar hâlâ yakınlarıyla Kürtçe konuşamıyor. Bu bir pratik haline gelmiş. Mevzuat açısından serbest ama. Diyarbakır’da bazı yerel kanalların izlenmesine izin verilmiyor. Belli yerel gazetelerin içeri girmesinde sıkıntı var.
Terörle mücadele kapsamında cezaevinde bulunan çocuk sayısı  kaç?
20 civarında bu tür tutuklu var. Bu çocuklar tek koğuşta kalıyor. İyi bir havalandırmaya sahip değil, yaz aylarında hava çok sıcak. Çocuklar bu sıcağa dayanamıyor ve bu da eziyete dönüşüyor. Ama Diyarbakır’da işkence var mı derseniz, hayır yok, bu tür bir duyum almadık.
Cezaevleri nasıl olmalı?
Suç işleyen insanı  ayrı bir yere koyarsınız, bu yerin adı cezaevidir. Onun insan olarak hakları olmadığı var sayılamaz. Medeni ve siyasi hakları kısıtlanır. Örneğin oy kullanmak, aday olmak, çocuklar üzerinde velayet hakkını kaybeder, mal alıp satamaz. Ancak kendiyle ilgili hakları korunmak zorundadır. Vücut bütünlüğü, sağlık, eğitim, kültür hakları gibi. İnsan sosyal bir varlıktır ve bu ihtiyaç karşılanmalı. İdeal bir cezaevi diye bir şey yok. Ağır ve hafif cezalara göre ayrı cezaevleri tasarlanabilir. Temel amaç öc almak değil, topluma yeniden kazandırmak olmalı.
Suç  işlemiş bir cezaevini topluma nasıl geri kazandıracağız?
Topluma hizmet edebilir. Herkes lafta askeri darbelere karşı olduğunu söylüyor. Ama pratikte bunun böyle olmadığını görüyoruz. Belli kesimler askerden medet ummuşlardır. Diyarbakır Cezaevi bu nedenle anıt müze hâline gelmesi gerekiyor. O dönemi hatırlatması için orada durmalıdır, darbenin ne olduğunu sürekli göstermelidir.
Ne gibi fikirleriniz var müzeyle ilgili?
O dönemi çağrıştıran bilgiler bulundurulmalı. Kaç kişi işkence görmüş, neden? Kısa yaşam öyküleri, o dönemi anlatan kitapların bulunacağı kitaplar, döneme ait resim ve fotoğraf sergileri. Dönem filmlerinin sergilenmesi düşünülebilir. Hamamda katledilen insanlar var mesela, orayı anlatacak, gerçek bir vahşetin olduğunu gösterecek yer var. Bu tartışmaya açılsın daha çok fikir oluşur.
Eğer devlet bunu kabul eder ve burayı müze yaparsa, 12 Eylül darbecilerinin yargılanması  gerekmez mi? Suçu işleyen devlet sonuç  olarak.
Evet. Bu bir kanıttır ama tonla kanıt var. Bu ülkede 17 yaşında Erdal Eren asıldı. Devlet yasal olarak öldürdü, darbe mevzuatına göre yaptı bunu. Bu da kanıt. İşkencede onlarca insan öldürülmedi mi? Bunların tümü kanıt değil mi? Devlet, devlet olmaktan kaynaklı yetkilerini görevlileri aracılarıyla kullanır. O dönemin görevlileri 12 Eylül cuntacılarıydı. Yapılan 12 Eylül anayasasının 27. yılındayız. Geçici 15. maddeye göre azami zaman aşımı süresi 30 yıl. En uzun süre bu. Vahşet 80-84 yılları arasında yaşanmış. Son suçun 84 başında işlendiğini kabul edersek 25 yıldan fazla zaman geçmiş. CHP’nin geçici 15. maddeyi kaldıralım demesi komedidir. 25 yıldır bu işin yapılması gerekirdi ve artık yapılma şansı yok. Mesele toplumun geçmişiyle yüzleşmesidir. 90’lı yıllarda yaşanmış ve zamana aşımına uğramamış bir sürü mesele var. İnsanlar gözaltında kayboldu, asit kuyularına atıldı. Hayata Dönüş Operasyonu, 2001 yılında oldu. Bunlarla da yüzleşelim. Toplum bunları affedecek ama gerçeği bilerek affedecek.

Y.Aktüel

“Yüzleşme için işkenceciler, çıkıp cesurca anlatsınlar”

17/09/2009 1 comment

nuricabirhaluk12 Eylül darbesinin en ağır uygulamalarına, en beter işkencelerinin ev sahipliğini yapmış olan Diyarbakır Cezaevi yine gündemde. Eski tutuklular buranın bir anıt müze olmasını istiyor, Diyarbakır Barosu da bu girişimi destekliyor. Fakat zulüm görmüş eski tutukluların asıl beklentisi, işkencecilerin tanıklığı.

FOTOĞRAFLAR: GÜVEN POLAT

“Geldiğimiz noktada en temel insani sorunlar bile söz konusu olduğunda hemen bölücülük yaftası yiyorsun. Kardeş, sen önce bana insan olma değerimi iade et. İtibarımı iade et. İnsanım diyebileyim. En temel insan haklarımdan yararlanayım. Seninle birlikte yaşamaya hazırım. Ama sen şiddetle yaklaşırsan olmaz. Ya herkes devlet gibi düşünecek ya da PKK gibi düşünecek. Devlet bunu istiyor. Ya silahı alıp dağa çıkacaksın ya da devletin yanında yer alıp yine dağa çıkacaksın. Takatim yok!”

Bu sözlerin sahibi Nuri Sınır. 1980-1983 yılları arasında Diyarbakır Cezaevi’nde ağır işkencelerden geçti. Davası 12 yıl sürdü ve suçsuz olduğu kanıtlanarak, beraat etti. Ardından devlete manevi tazminat davası açtı, bunu da kazandı. Fakat onun hayatı hiçbir zaman normal bir insanın hayatı gibi olmadı.

Diyarbakır Cezaevi, okula mı yoksa bir anıt müzeye mi dönüşsün tartışmaları sürerken, cezaevinde işkence görmüş eski tutuklularla görüşmek üzere Diyarbakır’a gittik. 12 Eylül darbesinin vahşi uygulamalarının akıl almaz boyutlara ulaştığı bu cezaevinde eziyet görmüş, zulme uğramış eski tutuklular “Diyarbakır 5 nolu Cezaevi Tutuklular Komisyonu” adında bir çalışma grubu oluşturdular. İşte bu komisyonda yer alan Haluk Yıldızhan, Nuri Sınır ve Cabir Yolbaş’la cezaevi yıllarını, sonrasında yaşadıklarını ve şimdi süren müze tartışmalarında aldıkları pozisyonu konuştuk.

İŞKENCECİLER MEKANİZMANIN TANIKLARIDIR

cezaeviÖncelikle belirtelim ki komisyon buranın bir anıt müze hâline gelmesini istiyor. Ancak bunun temel nedeni, toplumun 12 Eylül darbesiyle yüzleşememiş olması. Eski tutuklulardan Haluk Yıldızhan, işkenceye maruz kalmış, onurlarıyla oynanmış bu insanların senelerdir yüzleşmek için ortada olduğunu fakat muhataplarının karşılarına bir türlü çıkmadığını söylüyor. Bu yüzden de Diyarbakır Cezaevi’nin bir anıt müze durumuna getirilmesini istiyor. Haluk Bey’in konuya ilgili düşünceleri gerçekten dikkat çekici: “O uygulamaları bize reva gören yöneticiler hâlâ ayak diretecektir. Örneğin Kemal Yamak’ın böyle bir yüzleşmeyi yaşamadan ölmüş olması hâlâ içime sinmiyor. Ama bu zulmü uygulayan, uygulamak zorunda olanlar vardı. Astsubay, gardiyan, er… Onlar bir mekanizmanın tanığıdır. O yüzden onların da yüreklice ortaya çıkması önemlidir. Cesurca ortaya çıkıp yapılanlara tanıklık etmelidirler. Bu bir çağrıdır. Her kim bu işkenceleri yaptıysa ortaya çıkıp kussunlar. Biz travma yaşıyoruz tamam ama bakın bir arada onurumuzla yaşıyor ve konuşuyoruz. Onlar hiç travma yaşamadılar mı? Onlar da konuşsun.”

Biz ne kadar onları işkence günlerine döndürmemek ve bugün neler yapılabileceğini konuşmak istesek de, söz ister istemez o günlere geliyor. Cabir Yolbaş’ın anlattıklarını dinlerken bir yandan da kendimizi onların yerine koymaya çalışıyoruz. Olmuyor, olması da çok zor: “Koğuşta daha yatmamışız, akşam saat 7. Birden ‘Allah Allah’ sesleri duyuluyordu. ‘Ne oldu, Yunanlılar’la savaş mı çıktı’ diyorduk. Tamam başımıza bir işler geleceğini biliyorduk ama bu kadarını beklemiyorduk. Koğuşlarda üç kişi bir yatakta yatıyorduk ama uyuyamıyorduk. Temizlikte bir hata buluyorlardı, kalaslarla dövmeye başlıyorlardı.”

Bir taraftan da sonrasını  merak ediyoruz. Dışarıda ne oldu? Nuri Sınır yanıtlıyor: “Cezaevinden çıktıktan sonra, aynı okulda okuduğum arkadaşlarım bana selam vermekten korkar oldu. Beni gördüğünde kaldırım değiştiren insanlar oldu. Bir gün birinin yakasına yapıştım, ‘Ben kötü bir şey mi yaptım’ dedim. ‘Siz cezaevinde deşifre oldunuz’ dedi. Düşünebiliyor musun? Aynı sınıfta okuduğum arkadaşım. Sonra faili meçhuller başladı. Faili meçhuller deniyor ama failleri belli insanlardı. Bugün de oluyor. Önce biri öldürülüyor, sonra onun öldürüldüğünü gören öldürülüyor. Dicle kenarında bir torbanın içinde üç ceset bulundu, cadde kenarında üç ceset bulundu. Böyle böyle toplumun tüm değerleri allak bullak edildi.”

Yapılan işkenceler üzerine 78’liler Vakfı uzun bir çalışma yürüttü. İşkenceler anlatıldı ve kaydedildi. Serbesti dergisi bu konuya bütün bir sayısını ayırdı. Haluk Yıldızhan, bu kadar çok şey anlatmalarına rağmen, her şeyi anlatamadıklarını söylüyor. Soruyoruz:

Neden her şeyi anlatamıyorsunuz?
Çünkü uygulamalar o kadar çok ki, günlerce aylarca sürebilecek şeyler. Herkesin her anı programlanmış, düzenli işkence yapılıyor. Düşünebiliyor musunuz insanın tüm doğal ihtiyaçları işkence haline getirildi. Yemek işkence, sigara işkence, uyumak işkence, su içmek işkence, tıraş olmak işkence, yıkanmak işkence. İnsan bilmediği şeyi hayal edemiyor. Canlı fare yedirmeyi anlatamam. Ben size dayağı anlatamam, işkenceyi anlatamam. Yaşamanızı istemem ama anlatabilmem için yaşamış olmanız lazım. 5’e 10 kalasın sivri ucunu anlatmam lazım. Onun arkadan öne doğru gelişini anlatmak, kemikten çıkan sesi anlatmak zor. Önce copu anlatmak, sonra onun ters tarafıyla kolunuzdaki damarların üzerine inişini anlatmak, damarların kabarmasını anlatmak gerekir. Çok zor.

***

Nuri Sınır sözü tekrar alıyor:  “Devlet bizzat tahrik ediyordu. Cezaevinde herkes dibe vurmuştu. İnsanların onurlarıyla oynandı, her şey sıfırlanmıştı. Koğuşta bile bir şey düşünme şansımız kalmadı ki! 24 saat eğitim yaptırıyorlardı. 16 saat yerinde sayarak marş okumanın ne demek olduğunu sen hesap et: “Yıldırımlar yaratan bir neslin ahfadıyız” marşı. Tekrar tekrar. 50 insan. Tahrikler saldırılar oldu. Biz özetle diyoruz ki; insanca yaşama şartları olsun. Yoksa Kürtler çok meraklı değiller yani aman biz ayrılalım diye. Seninle şimdi, burada sohbet ediyoruz, içki de içeriz, plaja da gideriz. Geçmişten böyle gelmiş toplum. İnsanları bu şeylere mecbur eden devletin politikası.”

Ve Nuri Bey tüm olan biteni, açılım tartışmalarını, 12 Eylül tartışmalarını özetleyecek bir cümle kuruyor: “İşkenceyi, zulmü biz gördük ama cezasını tüm Türkiye çekti.”

Y.Aktüel

“Hoş geldin yoldaş Livorno”

livorno1İtalya’da liman işçilerinin takımı olarak bilinen, komünizme bağlılığıyla tanınan Cristiano Lucarelli’nin kaptanı olduğu Livorno’nun yolu Adana’ya düştü. Türkiye’deki demiryolu işçilerinin takımı olan Adana Demirspor, bu Serie A takımına ev sahipliği yaptı. “Belki şehre bir film geldi, bir futbol panayırı oldu yazılarda.” Yeni Aktüel oradaydı.

Fotoğraflar: GÜVEN POLAT

Adana Havalimanı’ndayız, hava kararmadan az evvel… Tek tük taraftarlar, ulusal basından bir tek Yeni Aktüel var, yerel basındaki arkadaşlar da gelmiş. Yanlarına gidip tanışıyor, sohbet etmeye başlıyoruz. Bütün gezimiz boyunca duyacağımız “Adana Demirspor, Süper Lig’i hak ediyor” cümlesini ilk defa burada işitiyoruz. Kentte kimse Adana Demirspor’u (ADS) 2. Lig B Kategorisi’ne yakıştırmıyor. Genç bir taraftar geliyor ve birkaç saat sonra yaşanacakların ne anlama geldiğini daha işin başında anlatıyor: “Eskiden istasyonda Mersin’i bekliyorduk, şimdi havaalanında Livorno’yu bekliyoruz, işe bak.”

ADS, mazisi çok güçlü, Adana’da büyük kitleler tarafından desteklenen, demiryolu işçileri olarak tanındıkları için Türkiye’nin birçok kentinde sempatizanları bulunan bir kulüp. Son yıllarda özellikle ADS’nin etkili tribün grubu Şimşekler, dünyada filizlenen “Endüstriyel Futbola Tavır” hattına kulübü hızlı bir şekilde entegre etmişti. Livorno’yu beklerken Şimşekler Grubu’nun basın sözcüsü İbrahim Kandemir’le karşılaşıyoruz ve ondan Livorno maçı sürecini anlatmasını istiyoruz. Kısaca özetlemek gerekirse, yaklaşık iki yıldır taraftarlar arasında internet üzerinden yakınlaşma sağlanmış. “Forza Livorno” adlı internet grubu da bu yakınlaşmada önemli bir işleve sahip. İki tarafın da hayatı algılama biçimi benzerlikler gösterdiği için yazışırken dostluk maçı fikri ortaya çıkıyor, sezon açılışına yetişmese de 4 Eylül 2009 için kulüpler sözleşiyor. İbrahim Bey’e Adana Demirspor’un taraftarlar açısından solun adresi hâline gelip gelmediğini soruyoruz ve ilginç bir yanıt alıyoruz: “Adana Demirspor, endüstriyel futbola karşıdır ve taraftarlar da buna karşıdır. Bu durumun getirisi neyse bu yaşanacaktır. Çok keskin çizgiler çizmeye gerek yok. Bu ailenin içinde sosyalist olmayan insanlar da var. Bunu kabul etmeliyiz, onları görmezden gelemeyiz.”

Yer: Adana, adres: Düşler sokağı

Saatler 20:30’u gösterdiğinde havalimanına Livorno’nun uçağı iniyor. Yaklaşık 2 bin kişi, uçak sesiyle hazır kıta hâline geliveriyor. Cam kapıların ardından Livorno takımı göründüğü an, Livorno’nun resmi marşı olarak kabul edilen “Bella Ciao”, ADS taraftarları tarafından söylenmeye başlıyor. İtalyan futbolcular, fotoğraf makineleriyle ses ve görüntü kaydederken, İtalyanca yazılmış “Hoşgeldin Yoldaş Livorno” pankartını fark ediyorlar. Polis koridoru gevşiyor, ADS taraftarları başta Cristiano Lucarelli olmak üzere futbolcularla ardı ardına fotoğraflar çektiriyor. Adana’da bir futbol masalı yaşanmaya başlıyor.

livorno2Havaalanından, ADS Başkanı Bekir Çınar’ın düzenlediği yemeğe geçiliyor. İki kulübün yöneticileri ve futbolcularıyla biraradayız. Cristiano Lucarelli, hayatında bir ilke imza atıyor ve sıcak pideyi acılı ezmeye bandırıyor. Bu sırada ADS’li futbolcuların yanına geçiyoruz. Takım adına Kaptan Cem Hallaçeli’yle ilginç bir sohbet içinde buluyoruz kendimizi.

*Uzun zamandır beklenen bir maçtı. İnsan ne soracağını da şaşırıyor. Ne diyorsunuz olan bitene?
Biz de ne söyleyeceğimizi şaşırdık. Uzun zamandır Adana’ya bir Avrupa takımı gelmiyor. Başkanlarımız da böyle bir şey düşünmüşler, Livorno’yu davet etmişler. Onlar da kırmamış, gelmiş. Güzel yani, bakın onları yemeğe davet ettik. Yarın da bir maçımız var. Dostluk, kardeşlik çerçevesinde onları ağırlarız, maçımızı yapar ve yolcu ederiz.
*Alt liglerde top oynamak birçok futbolcu için “demotive” olma sebebi oluyor. Fakat siz Adana Demirspor’da büyük camia olmanın tadını alıyorsunuz. Adana Demirspor’da futbolcu olmak nasıl bir duygu?
Ben buranın altyapısından yetiştim. Bu kulüpte olmak çok güzel bir duygu. Bizim yerimiz Süper Lig ve Avrupa. Türkiye’nin birçok yerinde Demirspor’a sempati duyan insan var. Burası büyük bir camia. Bunu her yerde söylüyorum. Şimdi Livorno’yla maç yapıyoruz bakar mısınız?

***
Gerçekten de önemli şeyler söylüyor Cem Hallaçeli. Uzun dönemler Fenerbahçe’de forma giymiş olan ve şimdi ADS’nin teknik direktörlüğünü üstlenen Abdülkerim Durmuş, bu maçın sporcular açısından da farklı anlamları olduğunu anlatıyor. Genç oyuncular açısından bakıldığında ileride Süper Lig’de ve Milli Takımlarda uluslararası maçlara çıkma olasılığı yüksek oyuncular var ama belki de hayatında ilk ve son defa bir yabancı takımla maç yapacak olan oyuncuları da hatırlatıyor Abdülkerim Hoca. İşin böyle de bir insani boyutu var. Dile kolay: Bir Avrupa takımı 30 yıldır ilk defa Adana’ya uğruyor. Hem de bir sivil inisiyatifin neticesinde.

Maç günü gelip çatıyor. Livorno sabah saatlerinde, Aytaç Durak Tesisleri’nde bir ter antrenmanına çıkıyor. Ardından da Livorno yöneticileri, teknik heyeti ve Cristiano Lucarelli’yle ortak basın toplantısı yapılıyor. “Türk futbolunu tanıyor musunuz, Adana’yı nasıl buldunuz” gibi sorularla geçen basın toplantısının ardından aşırı sıcak nedeniyle takımlar dinlenmeye çekiliyor ama bu defa da taraftarlar sokakları hareketlendirmeye başlıyor. Kent merkezinden, Adana 5 Ocak Stadı’na doğru yol alınıyor. Ellerde Che bayrakları, dillerde devrimci sloganlar, Adana cadde ve sokakları adeta bir eylem merkezi gibi… Taraftarlar arasında sürekli bir bilgi akışı var. Bilenler bilmeyenlere Livorno’yu ve Cristiano Lucarelli aforizmalarını anlatıyor. En revaçta olan öyküyse zamanında Lucarelli’nin yaptığı “Benim milli takımım Livorno’dur” açıklaması.

livorno3Maç saati geliyor. Şimşekler grubu tribünlerde yeri göğü inletiyor. Che bayrakları, Deniz Gezmiş resimleri, orak çekiç figürleri. En güzeliyse, ortasında lokomotif bulunan “Raydan Çıktık” pankartı. Faşizmin, cemaatçiliğin ve parasal gücün bu derece hâkim olduğu futbol atmosferinde, raydan çıkmış bir takım ADS. Livorno’ysa onu kutsamaya, onun elinden tutmaya ve onunla dayanışmaya gelmiş. Futbolun Spartaküs’ü, sahaların Don Kişot’u Cristiano Lucarelli’yi tribünler çağırıyor. Lucarelli onları alkışlayarak selamlıyor önce. Birden sahaya Rafet adında bir çocuk atlıyor. Herkes bu ufaklığı çok iyi tanıyor, artık takımın maskotu olmuş. Rafet tutuyor Lucarelli’nin kolundan, götürüyor tribünlere. Cristiano, sol yumruğu havada tekrar selamlıyor Şimşekler’i.

Maç başlıyor, meşaleler yanıyor, itfaiye sıcaklayan tribünleri suluyor. Adana’da bir yaz gecesi, bir futbol düşü gerçek oluyor. Serie A’nın asi çocuğuyla, Adanalı işçi takımı buluşuyor. Sonuç 0-0 berabere ama kimsenin maçı izlediği falan yok. Adana’da dünya değişiyor. Başka bir futbolun mümkün olacağı anlaşılıyor.

LUCARELLİ: “BU KARŞILAMA BİZİM İÇİN BÜYÜK ONUR”

Maçtan bir gün önce akşam yemeğinde biraraya geldiğimiz Cristiano Lucarelli’yle hem Adana seyahati hem de futbolculuğu üzerine konuştuk.

*Adana Demirspor’dan ne zaman haberiniz oldu?
Maçtan 10 gün önce. Maçın kesinleştiği bilgisiyle beraber Adana Demirspor’dan haberimiz oldu.
*Havaalanı karşılamasında sizin marşınız olarak kabul edilen “Bella Ciao”yu duyunca neler hissettiniz?
Çok memnun oldum. Çok hoş bir karşılamaydı ve büyük bir sürpriz oldu. Bunu beklemiyorduk. Bu karşılama bizim için büyük bir onur.
*Livorno’nun İtalya’daki rolünü biliyoruz. Bunun Türkiye’deki karşılığı Adana Demirspor. Sol kültür açısından Livorno’nun liderlik yaptığını düşünüyor musunuz?
Liderlik demek yerine şunu söyleyebilirim, umuyorum ki bu iki takım arasında çok büyük bir dostluk kurulacak. Bunun sağlanması için buradayız ve birlikte özel bir şey yapıyoruz.
*Dergimizde portrenizi yayımladığımızda sizin için “Futbolun Spartaküs’ü” yazdık. Siz kendinizi böyle görüyor musunuz?
Bu sözleriniz için size gerçekten çok teşekkür ederim.
*Biraz da futbol konuşalım. Kariyerinizde 110 gol var ve yeniden Livorno’ya döndünüz. Kaç gol hedefliyorsunuz?
Bu sezon 15 gol atmayı hedefliyorum.
*Çok mütevazı bir futbolcusunuz ve liginizde Mourinho gibi kibirli bir teknik adam var. Mourinho’yu nasıl buluyorsunuz?
Onun çok önemli ve sempatik bir teknik adam olduğunu düşünüyorum. O her zaman doğru bildiğini söyleyen biri.
*Livorno kariyeriniz için son durak mı?
Evet, son durak.

BU NE BÜYÜK AŞK, ŞANLI “BEŞİKTAŞK”

bekir1Kapalı tribün, Beşiktaş’ın kalbi. Kapalı’yı Kapalı yapan, futbola paranın, rantın kirinin bulaşmadığı zamanın tribün lideri Amigo Bekir. Şimdilerde amansız bir hastalıkla mücadele ediyor ama onu Beşiktaş sevdası yaşatmaya devam ediyor.

Fotoğraflar: ERGUN CANDEMİR

Şimdiki gibi milyon avrolar konuşulmazdı o zaman. Endüstriyel futbolun soğuk dişleri, semtin gururlu, racon kesen ağır abilerini henüz ısırmıyordu. 70’lerden, 80’lerden bir tribün hikâyesi dinledik sizler için. Ayaktopunun masumiyet çağı henüz sürerken, tribünler rant alanı hâline gelmemişken, Anadolu’dan yola çıkıp, İnönü’nün Kapalı Tribünü’nde geçen bir ömürden söz ediyoruz; “Beşiktaş Kapalısı”nın Bekir Abisi’nin, Bekir Dönmez’in öyküsünden…

Amigo Bekir, 1988 yılında Beşiktaş tribünlerinden çekilmiş, arkadaşlarıyla beraber yerini Kapalı’nın yeni jenerasyonuna bırakmıştı. Şimdilerdeyse akciğer kanseriyle boğuşuyor. “Nasılsın abi, ne durumdasın” diye soruyoruz,
“Hastayım, kanser, Beşiktaşlının kaderidir” diyor. Biz iyi gördük kendisini, geçen onlarca yıla rağmen ağzından çıkan her kelimede, her jestinde Beşiktaş’a olan sevdasını gösteriyor. İnönü Stadı’nın önündeki büfede bize siyahlı, beyazlı yaşam öyküsünü anlattı Amigo Bekir.

Bekir Dönmez, Ankara doğumlu. Anadan doğma Beşiktaşlı, 10 yaşından beri de tribünlerde. Sokaklarda bulduğu gazetelerin spor sayfalarında Beşiktaş’ın kalın çizgili formalı fotoğraflarını toplarmış. Maça gitmek için Ankara 19 Mayıs Stadı’nın yan sahasından top kaçırıp, top karşılığı stada girerek başlamış tribün işlerine. O dönemlerde barkodlu biletler, elektronik okuyuculu turnikeler yok. Bir biletle iki kişi stada giriyor. Bekir de stada giren büyüklerden rica eder, kendini içeri aldırırmış. Sonra ailece Bursa’ya göçüyorlar. Bir gün babası Bekir’in eline bir çuval tutuşturup, talaş almaya yolluyor. Bekir, Beşiktaş’ın Ankara’daki maçına kaçıyor ve şöyle anlatıyor bu anıyı: “Elimde çuvalla maça gittim, çuvalla eve döndüm. İnanır mısın?”

Tribünün unutulmazı: Karagümrüklüler Grubu

Fakat olmamış bir türlü. Beşiktaş’tan uzak yaşamak ona çok zor gelmiş ve İstanbul’a yerleşmeye karar vermiş. “Çocukken devamlı Beşiktaş’la yaşıyordum. Baktım olmuyor, Beşiktaş’a yakın olayım diye her şeyi bıraktım, 69’da İstanbul’a geldim, Karagümrük’e yerleştim. O zaman tribün dernekleri falan yoktu. Karagümrük’ten arkadaşlarla maçlara gitmeye başladık. Bize “Karagümrüklüler Grubu” derlerdi. Sonraki senelerde Siyah-Beyaz derneği kuruldu, ona
katıldık. 1992’de de 1903 Derneği kuruldu, biz Mecidiyeköylülerle Siyah-Beyaz’da kaldık” diye anlatıyor Beşiktaş macerasını. 25-30 yıllık bu koca zaman diliminde neler yaşadığını merak ediyoruz…

– Bize “Beşiktaş Kapalısı”nın hikâyesini anlatır mısınız?
Biz maçlara geliyorduk, Beşiktaş nerede biz oradaydık. Musa, Rahmetli Gazi, Antepli İsmail, Kasap ve Amigo Şeref… Biz stada erken gelir, tribünü alırdık. Şeref maçın başlamasına beş dakika kala gelirdi. “Şeref yapma bunu” derdik, o da, “Nasıl olsa siz varsınız” derdi. Stadı kendi işimiz gibi organize ederdik. Kapalı’ya rakipleri sokmazdık. Eskiden tribünlerde karışık oturulurdu, ilk biz ayırdık. Yarı yarıya. Stadın ortası Kapalı, orası bizim beynimiz, kalbimiz.

– İnönü, İstanbul’un ortak stadıydı. Rakipler gelmez miydi oraya?
Diyarbakır 1. Lig’e yeni çıkmıştı. Biraz geç gittik o gün stada. Bir geldik, Diyarbakırlılar Kapalı’ya oturmuş, 15 kiloluk bir baba karpuzu da stadın ortasına dikmişler. Şaşırdık, “N’oluyo lan” dedik. Musa, İsmail ve ben, üç kişiyiz. Diyarbakırlıların hepsinde silah var. Gençliğin verdiği gazla üç kişi bir daldık oraya Kur’an çarpsın. Ortayı boşalttık. Yaşayanlar hâlâ bilir. Hâlâ aklım almıyor, nasıl girerler oraya?

bekir2– Eee, bir şey yapmadılar mı?
Diyarbakırlılar toplandı, beni vuracaklar. Bana haber uçurdular, “Kaç!” dediler. Sonra arkadaşlar beni aldı, soyunma odalarının kapısından Numaralı’ya kaçırdılar. Beşiktaş’la Bursaspor taraftarları arasındaki hır gür, son birkaç yıldır futbol kamuoyunun gündemine sıkça geliyor. Meğer bu ilk değilmiş. Bekirlerin döneminde de Bursa’yla “meydan muharebeleri” yaşanmış. Bekir anlatıyor: “Hacı Baba’yı bilir misin? Tribünün babası. Beraber Bursa deplasmanına gidiyoruz. Bizim kaleci Mustafa Abi, Milli Takım’a seçilmiş. Çilli Mehmet, Bursa’da oynuyor. Öyle bir havayla gittik ki, şampiyon olacağız. 5-0 mağlup olduk. Çilli, kendi kalesinden vuruyor, Mustafa Abi gol yiyor. Ama asıl mesele maçtan önce oldu. Bursalılar, Hacı Baba’yı saçlarından çekiştirdiler. Ben Bursa’da yaşadım, Bursa milletini iyi tanıyorum. Amigoları falan çok iyi arkadaşımdı. Bursalılar rövanşa gelecek bu sefer. Ben Beşiktaş-Bursa davasına bir hafta dükkâna uğramadım. Çalışanlara haftalıklarını verdik, hemen geri geldik. Puslu bir hava var, sabahtan Kabataş’ta bekliyoruz. İki-üç kişi yeşil atkıyla geliyor karşıdan. Üçünü de dövdürüyoruz ama adam “Valla ben Bursalı değilim” diyor. Sorduk soruşturduk, adamlar meğer Garanti Bankası’nda paspasçıymış, yeşil atkıyı da hanımı örmüş. Sonra gittik baktık, adamlar harbiden kapıda pas pas yapıyorlardı. Bursalı diye adamları dövdük, ne kadar üzüldük biliyor musun? Neyse bu defa harbi Bursalılar geliyor, 15 kişi falanlar. Bende de elektrikli olmayan tıraş makinelerinden var. Hacı Baba’nın saçından tuttulardı ya bunlar, hepsini tıraş ettik o makineyle. Hızımızı alamadık, stattaki Bursa bayrağını da indirdik. Rakibin bayrağı olmadan maç oynandı. Aksi gibi 1-0 da İstanbul’da mağlup olduk.” Bekir Dönmez’in her lafının sonuna eklediği iki cümleden biri “Biz bıçak, silah taşımazdık şimdikiler gibi”, diğeriyse “Biz stadı, evimiz, namusumuz bildik.” İşin tuhaf tarafı şu ki, statta birbirlerine küfür eden, girişte çıkışta kavga eden Beşiktaşlısı, Fenerlisi, Galatasaraylısı maçtan bir gün sonra ahbap olup çıkıyorlarmış. Nasıl oluyor bu iş diye soruyoruz: “Fener’in amigosu Yaşar, Galatasaray’ın amigosu Mehmet vardı. Abi kardeş bunlar, biri Fenerli, biri Galatasaraylı. Birbirlerine maçta ana avrat küfür ediyorlar. İnanın. İkisi de psikopattı, birbirlerine giriyorlardı. Mehmet’e bizim Beşiktaşlılar kan verdi hasta olduğunda. O zaman kan kardeş olduk. Fener-Galatasaray maçı vardı. Maç İnönü’de, polis başa çıkamıyor. Biz 10 kişiydik, tam Kapalı’nın ortasına geldik oturduk. Küfürü müfürü kestik. Ne o ona edebildi, ne o ona edebildi. Polis geldi bize ayran ısmarladı, ‘Siz bunları idare edin’ dedi. Biz onlara polisten çok sahip çıktık. Yaşar’a da Mehmet’e de sus derdik. Sefalar, Pepe Metinler hepsi bizim elimizden çıktı. Onlar bir ara Beşiktaşlı oldu. Kovaladık, gidin dedik. Bize gelen hakiki Beşiktaşlı olacak.” Bekir Dönmez’in meselesi hır gürle, küfür kâfirle değil. Raconu kesip ona göre hareket edeceksin. Silah yok, kulüpten rant aramak yok. Yönetimden bilet alanı derhal aralarından kovarlarmış, arkadaşları dahi olsa: “Gece 2:30’da geldik. Fenerliler, Kapalı’yı almaya gelmiş. Haydi giriştik. Kavga mı? Evet ederdik ama silah taşımazdık. Bıçak, zincir olmazdı. Göğüs göğüse kavga ederdik. Raconu biz kesiyorduk. Birkaç tane cepçilik yapmış, bıçak taşımış adam bulduk, hemen uzaklaştırdık. Sakın aramıza girme, tribüne girme diyorduk. Ne kavgalar olurdu ama bıçak, zincir asla.”

Şimdiyi soruyoruz. Artık Bekir ya Numaralı’nın Siyah-Beyaz locasında ya da Kapalı’da Suadiyelilerle izliyor maçları ve şimdinin tribünlerini anlatıyor: “Yok abicim taraftar bitmiş. Şimdi Beşiktaş’ı seven taraftar çok az. Beşiktaş için gelen taraftar dörtte bir. Hep menfaat için geliyorlar. Ben dışarıdan da gözetliyorum, tribünden de izliyorum. Herkes çıkar grubu olmuş. Çarşı tamam, çocuklar burada. Adam Bursa’dan, Kadıköy’den geliyor Çarşılı oluyor. Bizim Çarşı burasıdır. Tamam 500 kişiyle tribünü idare edecek hâlin yok, dışarıdan da gelecek ama menfaat olmayacak. Çok rant dönüyor. Hepsinin cebinde kombine, maç bileti, fazla fazla. Git Abbasağa Parkı’na, o biletlerin nasıl satıldığını görürsün.”

– Bunca konuştuk anlattınız Bekir Abi. Tribünde olmasaydınız hayatınız nasıl olurdu?

Tribündeki adamın aile ilişkileri kopuk olur. Dükkânım, arabalarım, dairelerim. Kaporta dükkânı vardı benim. Sonra Rıza Kumruoğlu’nun (Eski Beşiktaş başkanı) yanında şoför olarak çalışmaya başladım. Arabam vardı, sırf Beşiktaş için
gitti. Bir gün Mercan’da içiyoruz, herkes orada. İki kişi, 30 tane Fenerliyle kavga etmiş, kovaları geçirmişiz kafalarına. Körfez Restoran’ın oradayız. Hesap çıktı, o zamanın parasıyla 30 bin lira. Ödeyemedik, benim bir Ford’um vardı, toplama bir araba. “Piç Ford” derdik. Onu sattım, hesabı kapadık. Ertesi gün gelirdik buraya. Köfte alırdık, bira alırdık. Stankoviç “Çakmağı çaksam ağzından alev çıkacak” derdi. Öyle içerdik. Oralara gitti hep, deplasmanlarda dağıttık.

-Yapmasaydım diyor musunuz hiç?
Yoo, ben yaptıklarımdan çok mutluyum. Ben gidiyorum, Tekirdağ’a, “Bekir Abi” diyor, sarılıyorlar boynuma. Ben tanımıyorum. İzmir’e gidiyorum, öyle. Kuşadası’nda taksici tanıdı, “Unutur muyuz baba seni” diyor. Çünkü geçmişte çok güzel taraftarlık yaptık. Takımımıza sahip çıktık.

“Karanlıktan besleniyorum”

nuri1Türkiye’deki konservatuarlarda bir türlü kendine yer bulamayan kontrtenor Nuri Harun Ateş, yeteneği ve azmiyle Avrupa sahnelerine çıkınca birden ilgi odağı haline geldi. Kendisiyle Türkiye’de öteki olmayı, müzik eğitiminin hallerini ve hayat hikâyesini konuştuk.

Fotoğraflar: ERKİN ÖN

Şimdi sizi çok farklı biriyle tanıştıracağız. Nuri Harun Ateş bir ses sanatçısı, henüz Türkiye’de çokça tanınmıyor. Ancak bir defa dinlediğinizde irkiliyorsunuz, aniden dikkatiniz Harun’un sesine sabitleniyor. Harun bir kontrtenor ve bu ses kategorisi öyle her köşe başında duyabileceğimiz bir şey değil. Kadın sesine çok yaklaşan bir tenordan yani çok nadir rastlanan bir yetenekten söz ediyoruz.

Harun’un öyküsünü dinlediğimizde yine ülkenin haline dair ibretlik durumlarla karşılaştık. Benzer pek çok öyküde olduğu gibi Harun’un başarı öyküsünü de bir tesadüf tetiklemiş ve sonra, tıpkı domino taşlarının devrilmesi gibi başarılar ardı ardına gelmeye başlamış. Nuri Harun Ateş yıllardır Avrupa sahnelerinde dinleyicileri, akademisyenleri, tiyatrocuları kendine hayran bırakıyor. Birçok Türkiyeli sanatçı gibi onun kıymeti de yurtdışından başarı haberleri geldikten sonra anlaşılmaya başlamış. Gelin isterseniz lafı daha fazla uzatmayalım ve Harun’un öyküsünü sizlerle paylaşalım.

Önce Harun’un boynundaki “Ajda” dövmesini görüyoruz ve bu dövmenin anlamını soruyoruz. Harun çocukluğundan beri Ajda Pekkan hayranıdır ve ona imrenerek şarkıcı olmaya karar verir. Ateş, 1996 yılında şan dersi almaya başlar konservatuar sınavlarına hazırlanır. İzmirli sanatçı, liseden sonra 9 Eylül Üniversitesi’nin konservatuar bölümünü kazanır. Okulunda istediği eğitimi alamayan Harun, devamsızlıktan kalarak okuldan atılır. Kendisi o dönemi şu sözlerle anlatıyor: “Kontrtenor olmak istediğim için sorun çıkıyordu. O donanımda bir hoca ya da kontrtenor olmaya yönelik bir müfredatın olmaması benim motivasyonumu çok düşürüyordu. Barok müzikle ilgili bilgisi olan insan da azdı. Sonra Mimar Sinan’a geçtim. Kontrtenor müfredatı açılsın diye çok uğraştım. Orada Güzin Gürel’le çalışma fırsatım oldu. O beni çalıştırmayı kabul etti. Fakat okul idaresi bir türlü izin vermediği için başlayamadık ve oradan da ayrıldım. Sonra af çıktı, 9 Eylül’e geri döndüm. Orada bir sene daha okuyayım dedim fakat aynı sorunlar tekrar etti. Sadece tenor olmak için eğitim alabiliyordum. Bu defa bir yıl sonra Yıldız Teknik Üniversitesi’ni kazandım. İki ay kadar da orada vakit kaybettim. Aynı şeyler orada da yaşandı. Ondan sonra dedim ki: Galiba müzik bana göre değil.”

Tezgâhtarlıktan sahneye

nuri2Bunun üzerine Harun hayatını sürdürebilmek için Ada Müzik’te tezgâhtarlığa başlar. Kendi ifadesiyle, şarkı söyleyerek insanlara CD satmaya çalışır. O sırada müzik raflarını karıştıran bir adamla aralarında bir diyalog oluşur, ona iki saat boyunca müzik CD’leri tavsiye eder, adamın ilgisi sürdükçe Harun bir yandan kendinden söz eder, diğer yandan da ona şarkılar dinletir. Adam hiçbir CD’yi almadan dükkândan çıkar, bir süre sonra Harun da bu işinden ayrılır. Bu olaydan sekiz ay kadar sonra Harun, bu tanımadığı kişiyle Cihangir’de karşılaşır ve bu kişinin aktör Murat Daltaban olduğunu öğrenir. Murat Daltaban “Ben de sana uğrayacaktım, sen kontrtenordun değil mi” diye sorar ve 5. Sokak Tiyatrosu’nun Neos Cosmos isimli oyunu için bir kontrtenor arandığını söyler. Bunun üzerine Ateş, kendini dinletmek için 5. Sokak tiyatrosuna gider. Ünlü sanat yönetmeni Mustafa Avkıran, Sema Moritz, Övül Avkıran, Engin Yörükoğlu ve İhsan Kılavuz, Harun’u dinler ve çok beğendiklerini söylerler.

Bunları dinledikten sonra biz de heyecanla soruyoruz: “Eee? Sonra ne oldu?” Harun anlatmaya devam ediyor: “Çok beğendiklerini söylediler ve sonra bir yıl boyunca beni aramadılar. Ben İzmir’e yerleştim, maddi sıkıntılarım oldu. Derken Mustafa aradı, ‘Proje başlıyor, hâlâ istiyorsan gel’ dedi. İstanbul’a gelecek otobüs paramın bile olmadığını söyledim. ‘Ben sana yolluyorum biletini’ dedi ve atlayıp gittim. Üç ay boyunca çok yoğun bir çalışma oldu. Mustafa ve Övül Avkıran ile yoğun bir çalışma içine girdik. Oyun oluştu ve İstanbul Sanat Merkezi’nde sergiledik. Arkasından Zürih Tiyatro Festivali’ne turneye gittik. Orada oyunu dört defa sergiledik ve hepsi kapalı gişe oynadı. Çok büyük ilgi gördük. Festivalin özel performans ödülünü bana verdiler. Şoke oldum. Hiç böyle bir şey beklemiyordum. Ben arkada şarkı söylüyordum. müzik direktörlüğünü İhsan Kılavuz ve Sema’nın yaptığı bu oyunda, repertuarım etnik azınlıkların şarkılarından oluşuyordu. Daha sonra sahnelediğimiz Aşura oyununun ön sahnelemesi olarak kabul edebiliriz bunu.”

Bu ödülün ardından Harun’un hayatı ciddi biçimde değişir. Özellikle de konservatuarın tavrı. Nuri Harun Ateş bu defa Güzin Gürel’le okul dışında çalışmaya başlar. Harun’un yeteneğini fark edenlerden biri de Basel milletvekili Zeynep Yerdelen’dir. Zeynep Hanım, Basel’de bir burs olanağı sağlar ve Nuri Harun Ateş bir yıl İsviçre’de çok önemli isimlerden ses eğitimi alır. Buradan döndüğünde İstanbul Devlet Konservatuarı’nda artık kontrtenor müfredatı açılmıştır. Harun, üç yıl boyunca Güzin Gürel’le çalışmayı sürdürür. Bu esnada Neos Cosmos oyunundan sonra 5. Sokak Tiyatrosu ikinci müzikli oyununa başlar: Aşura. 2004-2006 yılları arasında bu oyun, Hollanda, Almanya, İsveç, İtalya, Danimarka, Belçika ve İsviçre’nin en önemli tiyatro festivallerinde sergilenir. Bu turneler sırasında dikkatleri üzerine çeken Nuri Harun Ateş, Kopenhag Hotel Proforma Tiyatrosu’ndan teklif alır ve grubun son projesi olan The Sand Child adlı filmde oyuncu olarak yer alır. Aynı yıl Nuri Harun Ateş, Siemens Opera Yarışması’nda jüri özel ödülünü kazanır.

2008 yılında Aşura, Kuzey Avrupa turnesindeyken Harun, Stockholm Pride Festival’den konser teklifi alır ve büyük beğeni toplar. Bu yıl Nuri Harun Ateş aynı festivalde Balkan Orkestrası’yla sahneye çıkıp, Ajda Pekkan’ın en bilinen şarkılarını seslendirecek. Harun şimdilerde yoğun bir çalışma temposu içinde. 4-5 Ağustos 2009’da başrolünü paylaştığı Glorious Death isimli oyunun prömiyerini gerçekleştirdi. Aynı oyun ile yaz boyunca Avrupa turnesinde. Rotterdam Opera günlerinde prömiyeri yapılan Murat İpek’in yazdığı, Ali Cem Köroğlu’nun yönettiği ve müziklerini Grup Kapsül’ün yaptığı Dar-ül Love isimli tek kişilik müzikli oyunsa Kasım ayında Garajistanbul’da sahnelenecek.