Archive

Posts Tagged ‘Röportaj’

“Ortanın solu azgın bir şekilde sağa geçti”

derya2Derya Alabora’nın yoğun iş trafiği arasında ülke gündemine ilişkin bir sohbet gerçekleştirdik. Ünlü aktris “Terörist” diye yargılanan çocukları, toplumsal çürümeyi, siyasetin demokrasiyi nasıl algıladığını, televizyondaki şiddeti ve bir sanatçı olarak aldığı pozisyonu anlattı.

FOTOĞRAFLAR: CEREN CAN

Çağan Irmak’ın vizyondaki filmi Karanlıktakiler’in Umay’ı, ATV’nin yeni dizisi Es Es’in Selmin’i… Derya Alabora, yıllardır sinemada, tiyatroda ve televizyonda aykırı kadınları canlandırıyor. Aykırı bir isim olmak sadece oynadığı rollerde geçerli değil ünlü aktris için. Kadın hakları, çocuk hakları, insan hakları gibi konularda duyarlı bir aktivist, akademide oyuncu yetiştiren bir eğitimci. Deneyimli oyuncu bu kadar gözönündeyken, İstanbul’da olduğu bir ara bize de zaman ayırdı; Derya Alabora’yla Türkiye’nin gündemi üzerine konuştuk.

Toplumsal olayların içinde söz söyleyen, kadının toplumsal hayattaki yeri ve çocuğa uygulanan şiddet gibi konularda öne çıkan bir sanatçısınız. Çocukların terörist diye cezaevine alınması  konusunda ne düşünüyorsunuz? Ne olacak bu çocukların hâli?

Çok korkunç tabii. İki maddede değişiklik yapıldı ama hiçbir işe yaramıyor. Çocuğa, Türk Medeni Kanunu kapsamında indirim uygulanması gerekiyor ama çocukların bazıları 34 yılla yargılanıyor. İndirim uygulasan ne olacak? Çocuklar taş attıkları için cezaevinde yaşıyorlar. Hem de çok kötü şartlardalarmış. Bazısı yazın sıcaktan ve susuzluktan idrarlarını üstlerine bastırmış. Türkiye’de hapishanelerin durumu malum; koşullar korkunç ve bunlar da çocuk. Travma geçiriyorlar. Üstelik yarısından fazlası okuyan çocuklar. İnsanlar onları orada burada dolaşan serseriler sanıyor. Aralarında fen lisesinde okuyanlar var. Polise taş attığı için bu çocukları okuldan koparıp cezaevine koyuyorsun. Okuyan adam yetiştireceğiz derken bambaşka bir şey oluyor. Aileler çocukların korktuğunu, gece uykularından uyandıklarını anlatıyor. Her an tutuklanma korkusu içindeler. Bazısı evden alınıp götürülüyor. Polis, “ellerinde toprak izi var, hem de heyecanlısın” deyip götürüyor. Para cezasına çevirmek için üç yıl kadar bir ceza olması lazım. 34 yıldan söz ediyoruz. Adam öldürenle taş atan arasında bir fark olmasın mı? Ben birini öldüreyim yedi yıl alayım, diğeri taş atsın 34 yıl alsın. Çok acayip bir şey. Bir yandan meseleyi çözümlemeye çalışıyorlar, diğer taraftan bunlar oluyor.

Konuyla ilgili yeterli kamuoyunun oluştuğunu düşünüyor musunuz?
Yok canım, hiç böyle bir şey yok.

Ne yapmak lazım?
Bence hiçbir şey yapılamaz. İnsanların ciğersiz olduğunu düşünüyorum. Algılamalarında problem var herhalde. Cinsiyet ya da milliyetle ilgisi yok, çocuk dünyaya iyi, kötü, suçlu ya da suçsuz olarak gelmez ki! Koşullar onu o duruma getirir. Koşulları düzeltmemiz gerekir önce. Halbuki sonuç insanların nefretine neden oluyor. Sonuca göre insanlar ayaklanıyor. O sonuca nasıl gelindi, ne bedeller ödendi? Bir tepki varsa ortada, bu durduk yere olmaz. Sen mutlu, mesut yaşarken niye tepki gösteresin ki?

Önyargıların kırılması için sanatçıların bir rolü yok mu? Türkiye’de sanatçılar toplumsal konulara yeteri kadar karşı duruyor mu?
Onlar da durmuyor ama tamamen sanatçıyla bir şey olmaz ki! Halkın da bu duyarlılıkta olması  lazım. Kaç tane film çeken, tiyatro yapan insan toplayacaksın? 500 kişiyle hayat değişmez ki. İnsanların buna tepki göstermesi gerekir. Bizde sivil toplum kuruluşları yetersiz. Bir ses yok ortada. Hrant öldürüldüğünde çok şaşırtıcı bir patlama oldu, çok hayret ettim. Onun da arkası gelmedi. Mesela Münevver Karabulut cinayeti… Her gün bütün gazetelerde hiç durmadan yakalanana kadar yazıldı. Tabii yazılsın ama öbürleri niye yazılmıyor? Sadece bu yazılınca ben de başka şeyler arıyorum. Güler Zere bir tarafta duruyor öyle. Ceylan öldürüldü en son. Bazı insanların ölümü kimseye dokunmuyor.

derya1İnsanlar bir şeye tepki verdiğinde terörist gibi algılanmaktan korkuyor olabilir mi?
Naziler milyonlarca insanı yaktılar, sabun yaptılar, gaz odalarına soktular. Buna neden tepki vermedi insanlar? Terörist gibi görünmek mi istemediler? İnsanın özünde olan, tuhaf bir vahşet ve yok etme duygusu var. İktidar duygusunun önüne geçemedikleri için birilerini yok etmeye çalışıyorlar. Bunu da güçleri en çok yetecek kişiler üzerinde yapıyorlar. Onun için yaşamda sanat gerekiyor. Kendimizi başka şekilde eğitmemiz gerekiyor. Bunun okumakla da ilgisi yok Okullarda sadece matematik, geometri, mühendislik bilen insanlar yetiştiriliyor. Şimdiki gençlerin ne edebiyatla, ne sosyolojiyle, ne felsefeyle, ne şiirle, ne resimle, ne müzikle ilgisi var. Tabii sertleşiyorsun böyle olunca. Para şu anda dünyada tek güç. Tek güç para olunca da insanlar birbirini yok etmeye çalışıyor. Yani herhangi bir şekilde güç sağlayamadığın sürece yok olmaya mecbursun. Bu defa insanlar daha da agresifleşiyor.

Suçun fiiliyata dökülmesi de daha kolaylaştı, değil mi?
Tabii ki. Baksana para kazanmak baya zorbalıkla elde edilen bir şey. Eskiden böyle değildi ki. Bir yerleri bitireceksin, okuyacaksın, ya aileden paran olacak ya çok akıllı olacaksın. Şimdi öyle değil. Silahı dayadın mı para kazanmaya başlıyorsun. Ergenekon’a baktığımız zaman, bilinen ama söylenemeyen şeyleri görüyoruz. Korkunç şeyler yaşamışız. Toprağın altından ölüler çıktı, kazıyorsun silah çıkıyor. Bunun karşısında birey olarak nasıl durabiliriz? “Hayır” dediğin zaman beynine bir şey iniyor. Bütün bunlar bir araya geldiğinde korkunç, vahşi şeyler çıkıyor karşına.

Suç  toplumun gözünde normalleşti mi? Olanlar tuhaf da gelmiyor sanırım…
Kanıksadık çünkü. Televizyonlardan naklen Irak Savaşı izledik. Kimse bir şeyden etkilenmiyor. Ne ölümlerden ne katliamlardan etkileniyoruz. Birbirini ekranın önüne atan insan yığınları var. Herkes ekranlarda söz sahibi.  Bazen sabah programlarını dehşetle izliyorum. O programlarda biri çıkıyor ahkâm kesmeye başlıyor. Abi sen kimsin? Yanlış şeyler söylüyorsun. “Bu böyle olmaz” diyorlar çıkıp. “Böyle olmaza” nereden geldin? Kim sana bu hakkı verdi? Bu kadar denetimsiz olabilir mi bir şey? Hayatın içinde televizyonlar, gazeteler. Paparazzi terörü mesela hakikaten korkunç bir şey. İnsanları terörize ediyorlar yani. Bile isteye insanın üzerine gidiyor, sinirlendiriyorlar. Ben bununla ilgili bir oyun yapmak istiyorum.

Rol aldığınız Karanlıktakiler filmi de bir üçüncü sayfa hikayesi. Bizim edebiyatımızda, sinemamızda ya da tiyatromuzda bugüne dair meselelere yer veriliyor mu?
Baksana daha şimdi yeni yeni bazı şeyler konuşuluyor. O kadar yasaklı bir ülkede yaşıyoruz ki. Türkiye’de demokrasi falan yok. Demokratik bir cumhuriyet olmamız gerekiyor. Herkes bir cumhuriyettir gidiyor. Herkesin kendince cumhuriyeti var, cumhuriyet özgürlük demek değil ki! Yanlış algılanıyor bu kavram. İslam Cumhuriyeti de var, bilmem ne cumhuriyeti de var. Önemli olan demokratik cumhuriyet olabilmek. Özgürlükleri oy vermekten farklı olarak anlamak lazım.

Siyasi yelpazemizde bir terslik mi görüyorsunuz?
Ortanın solu dediğimiz partiler resmen sağa geçmiş durumda. Azgın bir şekilde üstelik.  Olmadık yerdeki insanlar özgürlükten bahsederken, bunlar karşı çıkıyor. Sadece muhalefet etmek için, bir şey istediklerinden de değil. Sesleri duyulsun yeter. Kendi iktidar olsa aynı şekilde davranacak. Nedir bu iktidar kaygısı ve kendini gösterme çabası? Birileri bir şey söylüyor, oradan bir savcı dava açıyor. Yargının bağımsız olması lazım. Herkes kafasına göre davranıyor. İnsanlara işkence yapılıyor.

Yargıya güveniyor musunuz?
Güvenmiyorum tabii.

Askerin sivil yargı tarafından yargılanmasını tartışılıyor. Sivil yargının durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bir yerde bozukluk varsa her yerde bozukluk vardır.

Tiyatroda oynayacak mısınız yakınlarda? Oyun seçerken neye dikkat ediyorsunuz?
Ben de başka bir şey yapmak istiyorum. Biraz sert oyun oynamaktan hoşlanıyorum. Hayatın gerçeğini ortaya koyabilmek lazım. Sanat benim için hayat içinde yumuşak bir geçiş değil. Dostoyevski hayatı yumuşak anlatmıyor. Dünyanın en büyük yazarlarına bakın, hepsi sert. Ben bir yaratıcı değilim ama eser yaratanlara baktığınız zaman çok sertler. Hayata karşı o isyan duygusu, ezilmişlik, baskı ya da eksiklik sanatı yaratıyor. Bir anda bir şeyler fışkırıyor. Daha iyi bir yerde yaşıyor olsak, başka türlü düşünülebilir. Afrika’dan Latin Amerika’ya kadar, Asya’dan, Avrupa’ya kadar her yerde savaş var. Bir takım devletlerin baskısı var. Haberlere bak, iyi bir şey görebiliyor musun?

OYUNCULUK EĞİTİMİ  SERT BİR İŞTİR

Derya Alabora, Mimar Sinan Üniversitesi ve Maltepe Üniversitesi’nde oyunculuk eğitimi veriyor. Sohbetimiz sırasında Alabora’yla oyunculuk eğitimi üzerine de konuştuk.

Türkiye’de oyunculuk eğitimi ne durumda?

Çok parlak olduğunu düşünmüyorum. Oyunculuk biraz daha sert bir eğitim gerektiriyor bence. Dustin Hoffman, Rainman’de otistik bir adamı oynuyor mesela. Bunu algılamak, o dünyaya girmek kolay şeyler değil hayatta. Kendini de psikolojik anlamda ortaya koyman, kendinle karşılaşman lazım. Kendi komplekslerimizi, tavırlarımızı, yanlışlarımızı doğrularımızı fark etmemiz gerekiyor. Öbür taraftan rolün psikolojisini anlamak lazım.

İlham gelmiyor mu?
Hayır, bakış açınız ve çalışmayla oluyor. Niye ilham gelsin?

Peki diziler anlattığınız biçimde bir oyunculuk gelişimine olanak sağlıyor mu?
Asla. İzleyicinin de böyle bir şeye dikkat ettiğini sanmıyorum. Orada karakter üzerine uğraşılmış da yaratılmış diye bakmıyorlar. Bakıyorsun en kötü diziler en fazla reytingi alıyor.

“Spor kulüplerinin işlevi siyasete aracı olmak ve işadamlarının açıklarını kapatmaktır!”

metin1Bir zamanlar manşetlerden inmeyen, sporcu hakları adına büyük bir mücadeleye girişen Metin Kurt’un etkileyici yaşam öyküsü Vecdi Çıracıoğlu tarafından kitaplaştırıldı! Biz de “futbolun gladyatörü”yle yaşamı ve memleket sporu üzerine sohbet ettik. Efsane futbolcu; dopingi, şikeyi ve sporun karanlık yollarını anlattı… Anlayana; külhani ama “vicdanlı” bir tonda “hayatın şikeleriyle” ilgili derin sırlar fısıldadı!

Fotoğraflar: MUZAFFER SAĞLAM

68 kuşağı başka türlüymüş. Muhalefeti de başka türlü, müzik festivali de, sinema filmleri de. Gazetecisi de başka türlü, sanatçısı da başka türlü. Futbolcusu mu? Ondan da var. Türkiye futbolunun görünüşte en masum çağı, 60’ların sonu, 70’lerin başı… Endüstriyel futbol dediğimiz gösterinin esamisi okunmuyor henüz. Herkes bir “forma aşkı” lafının peşinde. Bir kişi hariç: Metin Kurt. Galatasaray’ın unutulmaz sağ açığı, bazen de sol açığı. Fakat kuşkusuz ki Türkiye’de futbolun en “sola doğru” olan açığı. Futbolcuların kölelik düzeni içinde, rızası olmadan alınıp satılan mal durumunda olmasına isyan ediyor! Galatasaray’ın ve Milli Takım’ın gözbebeğiyken hak ve adalet mücadelesinin orta yerinde buluyor kendini. Dışlanıyor, sürgün ediliyor. Fakat Metin Kurt, ona inanan hayranlarının desteğiyle ismini ülke futbolunun en dik başlı köşesine yazdırıyor. Sadece bu mu? Şikeyi anlatıyor, dopingi anlatıyor. Tribünlerdeki faşizmi, yönetimlerdeki siyaseti anlatıyor. Yazar Vecdi Çıracıoğlu, Metin Kurt’un sıradışı hayat öyküsünü, ünlü futbolcunun ağzından kitaplaştırdı. Kitabın ismi “Gladyatör”. Hayatını futbolun efendilerine kılıç çekmiş bir spor kölesi olarak geçirmiş Metin Kurt’a da bu isim yakışırdı. Biz de kitap çıkar çıkmaz Vecdi Çıracıoğlu ve Metin Kurt’la buluştuk. O günleri, bugünleri, futbolun Türkiye’deki hallerini konuştuk. Metin Kurt’tan futbolun alternatif tarihi sizlerle!

*Futbolda sendikal hareketi başlattınız. Günümüz futbolunda böyle bir mücadele bilincinden söz etmek çok zor. Sizin içinde bulunduğunuz yapılanmanın yerinde bugün ne var? O işi cemaatler mi görüyor?
Aslında 80 öncesi dönemde spor alanında dinci sporcuların esamisi bile okunmuyordu. Ancak özel salonlarda kendilerini var edebiliyorlardı. İkinci MC hükümeti 1979 yılında Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü’ne Refaattin Şahin’i getirdi. Refaattin Şahin o dönemde etkin olan devrimci, demokrat sporcuları hemen tasfiye etmeye, faşist sporcuları yerleştirmeye başladı. Bu bilinçli bir politikaydı.

*Devrimci sporcuların sayısı çok muydu?
Üç büyük kulübün takım kaptanı, Amatör Sporcular Derneği’nin yöneticileriydi. Mesela Galatasaray kalecisi Eser Özaltındere***, İstanbul şubesinin başkanıydı. Necdet merkez yürütme kurulumuzdaydı. Ankara’da milli atlet ve boksörler vardı. Bunlar bir anda silindi. Bugün tarikatların etkili olmasındaki asıl neden, solun spor alanından çekilmesi ya da çekilmek zorunda kalması. 12 Eylül faşist darbesi, spora da “rap rap” seslerini indirdi. Kendilerine uygun sporcular buldular ve yetiştirdiler.

*Bu durumun sonuçları ne oldu?
Türkiye’de spor geri kaldıysa tarikatların bunda çok önemli payı var. Son dönemlerde sporda örgütlenme olmadığından söz ediliyor. Sporu yönetenler bunu istemiyor, onların istediği zaten tarikatların etkin olması. Şimdi yeniden devreye giriyoruz. 81 yılında yayımladığımız Sportmence dergisini yeniden çıkardık. 2010 yılına sporcular “Spor Emekçileri Sendikası”yla birlikte girecekle

* “Futbola ne oldu da böyle oldu” diye beylik bir soru yönlendirsek, size ayıp mı etmiş oluruz?
Bugün medya sporun sadece tavanını anlatıyor. Kimse tabanla ilgileniyor mu? Gazetelere bakıyorsun, sadece futbol, orada da üç takım. Tabandaki sporcuların hepsi kan ağlıyor. Amatör kulüpte oynayan sporcu da bugün haftada üç-dört antrenman yapmak durumunda. Onlar da aynı işi yapıyor. Önemli olan konu şu: Bugün aslında spor tamamen kitleleri avutmak, uyutmak için kullanılıyor. Spora büyük yatırımlar yapılmıştır ama hepsi yukarıya. Tesisler çimlendirildi, futbol daha popüler hale geldi ama sadece gündem değiştirmek için kullanıldı. Artık spor oyun, sporcu da oyuncu değildir. Finans kapitali sporcuyu şovmen haline getirmiştir. Artık sporcunun sadece saha içi yaşantısı değil, saha dışı yaşantısı da pazarlanıyor.

*Spor kulüplerinin işlevleri nedir peki?
Siyasete aracı olmak ve iş adamlarının açıklarını kapatmak!

*İdeal olanını soruyoruz tabii ki!
Tabanı oyun olmayan, sağlık ve eğitim politikalarından soyutlanmış bir organizasyon, kitleye sağlık ve eğitim getirmez ki. Zaten bu yapıdaki spor, sağlık getirmez. Sağlıklı insanları yarıştırırsınız ancak. Profesyonelliğin de hazırlanış koşulları var. Türkiye’de sporcular kendi yetenekleriyle var oluyor. Kulüpler bir katkı yapmıyor ama iş profesyonel sözleşme yapmaya gelince “yetiştirme bedeli” istiyorlar. Ne veriyorsunuz ki ne istiyorsunuz? Bu yüzden insanlar amatör kulüplerde sporu bırakıyor. Bunlar düzeltilmeli. Spor gelişti deniyor değil mi Türkiye’de? Bu bir sektör değil mi şimdi? Bir sektörün gelişip gelişmediğini nereden anlarız? İthalat ihracat dengesinden. Türkiye’de spor “Birleşmiş Milletler”e döndü. Ama dışarıda sporcunuz yok. Biz gelişmişsek neden ihracat yapamıyoruz?

*Bütün bunların sorumluluğunu kimin alması gerekiyor?
Sporu kim kullanıyorsa bu işin faturasını o ödeyecek. Bunu ödetmek için de devletin spor yasası çıkarması lazım. Düşünebiliyor musunuz, devletin sporla ilgili yasası yok. Milyonlarca dolarlık paralar dönüyor, bunun yasası yok.

*Futbola başlarken böyle bir yapının içine girdiğinizin farkında mıydınız?
Benim abim de ünlü bir futbolcuydu. Sporcu olmaya başladığım ve yukarı tırmanmaya başladığım dönemlerde abim düşüşe geçmişti. Ben onun sonunu gördüm. Bir yere kadar kullanılıp posası çıkarılmış bir limon gibi köşeye atıldığını gördüm. Ben para kazanmak ve ailemi geçindirmek için bu işe girdim. Yoksa bir aşkla başlamadım.

*Kitapta “Futbol topundan başka hiçbir sevgiliniz olmayacak” diyorsunuz ama…
Ama o mecbur. Başka türlü başarılı olamazsınız. Geçim kaynağınız bu olduğuna göre ona göre davranmaya mecbursunuz. Bu noktadan yola çıktığında nasıl kullanıldığını da biliyorsun. Önce sezgi yoluyla fark ediyorsun, sonra başına geliyor. Haksızlıkları görüyorsun ama bunun kökeniyle ilgili bilince varamıyorsun. Bunun için isyan başlattım. Mücadele ettikçe, okudukça, öğrendikçe burada sınıfsal kökenli bir mesele olduğunu görüyorsun.

*Doping konusunda da açıklamalarınız oldu. Nedir bu doping kullanma hikâyesi?
Bizim dönemimizde bugüne göre çok fazla kullanılıyordu. Kontrol yoktu tabii. Galatasaray’ın üç yıl üst üste şampiyon olmasında dopingin büyük etkisi vardır. Yani yapmaman imkânsız. Ben kendime iyi baktığım için genelde kullanmazdım. “Sen mi düşünüyorsun kendini bir tek, takım ruhu için” derler, verirlerdi ilacı. Rakip de kullanıyordu zaten. Bizim dönemimizde doping kullanmayan futbolcu istisnadır.

*O dönemde futbolcuların spor hayatı yaş 30’a gelince bitiyordu. Dopingin etkisi mi bu?
Tabii canım. Amatör kümede bile öyle. Hastalanan, sakatlanan, hepsi doping yüzünden. Benim futbolcu olmam da doping sayesindedir. Ankara’da Altay’la Beşiktaş’a karşı Cumhurbaşkanlığı Kupası maçı oynamıştık. Bilerek almadım ama. İlk 11’e alınmayı beklemiyordum. Soyunma odasında çok heyecanlıydım. “Heyecan hapı” diye verdiler. “Tamam abi, ver!” dedim. O ilacı almasaydım belki hiç başarılı olamazdım. Belki şu anda aynı masada oturmuyorduk.

*Şike meselesine gelelim. Şike nasıl yapılır?
Bakın üç türlü şike vardır. 1) Hatır şikesi 2) Parayla şike 3) Gönlün el vermez! O masum olanı! Bir maçta ben gol attığım için üzülmüştüm mesela. Beşiktaş maçıydı, Beşiktaş küme düşüyordu. Biz o maçta Beşiktaş’ı yenmek istemiyorduk. Bize kimse bir şey söylememişti ama gönlümüz Beşiktaş’ın düşmesine el vermiyordu. 80’inci dakika falandı. Beşiktaş 1-0 galipti. O sırada top bana geldi, vurdum gol oldu. Maç 1-1’e geldi. Sevinemedim gole!

*Net bir soru: Galatasaraylı mısınız?
Hayır! Türk sporunda muhalif biriyim. Hiçbir takımı da tutmuyorum. Sporcudan yanayım. Hatta bu kimliklerin açıklanmasını doğru ve samimi bulmuyorum. Bu işin içine girmiş kişi için renk aşkı söz konusu değildir. Çocukken mahallenin bakkalı bize siyah-beyaz forma aldı, Beşiktaşlı olduk. Daha sonra abim Galatasaray’da oynamaya başladı, Galatasaraylı olduk. Sonra abim Fenerbahçe’ye geçti, Fenerbahçeli olduk. Ben Galatasaray’a geçtim, Galatasaraylı olduk.

*Diyarbakırspor’un gittiği her ilde “Kahrolsun PKK” diye karşılanmasına ne diyorsunuz?
12 Eylül cuntası sporu şovenist kitlenin eline verdi, Kürt kökenli insanların yoğun yaşadığı bölgelerde sporu devreye sokarak, yöredeki gençleri uysallaştırma politikası güttü. Bu politikanın gereği olarak o bölgedeki bazı takımlar lige çıkarıldı. Bu takımlardan biri de Diyarbakırspor. Bu öykü diğer bölge insanları tarafından da bilinmektedir. Bu nedenle Diyarbakır’ın haksız bir şekilde lige çıkarılmasından doğan tepki var. Bu tepkiyi sporu siyasi amaçla kullanmak isteyen güçler, başka yöne kanalize edip Diyarbakırspor’u “tu kaka” haline getirmiştir. Burada Diyarbakır’ın da Diyarbakırspor’un da bir suçu yok. Kulüp kullanılıyor!

metin3BİR GLADYATÖRÜN ANILARI

*Kondüsyon antrenmanını Beşiktaş yokuşunda otobüslerle yarışarak yapmışsınız. Kondüsyon salonları olmadığı için bir eksiklik hissettiniz mi?
O döneme göre eksik hissetmiyorsunuz. Ben Milli Takım’da oynayana kadar hoca falan görmedim. Göstermelik bir hoca vardı ama biz kafamıza göre çıkıp oynuyorduk. Taktikti bilmem neydi yoktu. İlk defa krokiyi, taktiği Abdullah Gegiç’le gördük. Sonra Galatasaray’da Brian Birch’le tanıştık. Galatasaray’daki ilk maçın ardından Birch beni yanına çekti, “Bana da çalım atsaydın keşke. Böyle oynarsan hep yanımda oturursun” dedi. Milli futbolcu olarak Galatasaray’a gelmişim, Birch bana bunları söyledi. Asıl eksik buydu.

*Futbolcu kaçırma işleri nasıl oluyor? Hiç mi size soran olmuyordu kaçırılırken?
Mesela Galatasaray’a –sözümona- kaçırıldım. Beni Kınalıada’ya götürdüler. Gözetim altında tutuyorlar, bir başka kulüple görüştürmüyorlar… Yoksa senin rızan olmadan olmaz.

*Altay’a kaçırılmanızın detaylarını anlatır mısınız?
O zaman benim söz hakkım yoktu. Benim hakkımdaki kararları ağabeyim veriyordu. Hatta lise bitirme sınavlarım vardı. Bir dersin sınavına giremedim. “Biz İzmir’de sana okul ayarlar, Eylül’de çözeriz” dediler. Ben lise diplomamı 78 yılında alabildim. Dışarıdan bitirme imtihanlarına girdim.

*Adidas kramponlar piyasaya çıkmasına rağmen siz Rum Dinyakos Usta’nın yaptığı ayakkabıları giyermişsiniz? Neden böyle yaptınız?

Adidas marka futbol ayakkabılarına bir türlü alışamadım. 71 yılında Köln’de Almanya, Müller’li Beckhenbauer’li kadroyla maç yapacağız. Adidas herkese birer ayakkabı hediye etti ve “Maçta mutlaka bunları giyeceksiniz” dediler. Şimdi benim ayakkabının modeli Müller. Karşımda Müller oynuyor. Diğerinin ayağındaki Beckhenbauer, karşımızda o da var. Kardeşim; mecburen giydik ayakkabıları. Bütün ayaklarımız yara oldu. Yeni ayakkabıyla maça çıkılmayacağını bilmiyoruz ki. En az dört-beş kere giydikten sonra maça çıkılırmış, ne bilelim? Dedim bundan sonra Adidas giymem. Dinyakos sağlam bir ayakkabıydı, çamurlu sahalara uygundu. Adidas hafif bir ayakkabı olduğu için çamurda, balçıkta ayağımızdan çıkardı. Sahanın durumuna göre kramponlara bir “kabara” (ayakkabı çivisi) daha çakarsın, boyunu yükseltirsin. Adidas kenarları, içi süngerli, bilekleri koruyan bir sistem yapmıştı ama çoğu futbolcu sahanın etkisiyle Dinyakos ustanın ayakkabılarını kullandı. Atlet ayakkabısından, altını da postaldan yapardı. Biz tekmelik de kullanmadık. Araba lastiğinden tekmelik yapılırdı. Dinyakos ayakkabıları şöyle yapıyor: Atlet ayakkabılarından çivileri çıkarıyor, iki kemer öne çakıyor bir de arkaya takıyor. Onlara kramponları takıyor. Çamurda üç kabara, normalde iki kabara!

*Sahanın sadece çimenlik kısmında oynarmışsınız…
Orta taraf tarla gibiydi. Sezon başı çim olurdu, üç-dört maç sonra tarlaya dönerdi sahalar. Ama kenarlar biraz çim kalırdı. Ben süratli ve teknik bir futbolcu olduğum için çim alan benim için avantajlıydı. Oyun tarzım da öyleydi. Bizim rakipler hep savunma yapardı. Taktik olarak sahayı geniş kullanmak gerekiyordu. Bana verilen görev de rakip savunmayı açmak. Sıradan sporsevere bunu anlatmak zor. Duruyor duruyor, “Neden ortaya gitmiyorsun” diyor arkadaş. Ben de döndüm “Ben halkçı değil miyim, halka en yakın yerde oynuyorum” dedim.

METİN KURT KANUNLARI

1) Çocuklar yarıştırılmayacak, eğitilecek. Oyun özgürlük, spor tutsaklıktır. Çocuğu 12 yaşında yarıştırmaya başlıyorsan, çocuğu başka bir şey için kullanıyorsun demektir. Bu katliamdır. Çocuğun kendine güvenini de kaybettirirsin.
2) Sporcu korunacak. Sporcuların hepsi yalnız, etrafları “Brütüsler”le dolu. Sporcular örgütlenerek korunabilir.
3) Spor yasayla güvence altına alınacak, spor yasası çıkarılacak.

Vecdi Çıracıoğlu

Gladyatör kitabının yazarı Vecdi Çıracıoğlu, “mektepli topçular” listesindekilerden. İTÜ Metalurji mezunu olan yazar, uzun yıllar lisanslı futbolcu olarak top koşturdu. Rumelihisarı’nda balıkçılık da yaptı, demir çelik dökümhanelerinde mühendislik de yaptı. “Kara Büyülü Uyku” romanıyla 1999 yılında Can Yayınları’ndan “İlk Roman Ödülü” kazandı. “Cimri Kirpi” ve “Serseri Standartları Sempozyumu” adlı romanları 2002 yılında yayımlandı. Yazarın iki de öykü kitabı bulunuyor: “Nehirler Denize Kavuştuğunda” (2002), “Sarıkasnak, Denize Dair Hikâyat” (2004). “Rafetçe” isimli biyografik derlemesi de Çıracıoğlu’nun ses getiren eserleri arasında.

İki Dil Bir Bavul: “Biz filmi Türkiye için yaptık”

Altın Portakal öncesinde yarışmacı filmlerden İki Dil Bir Bavul‘un iki yönetmenindeozgur-dogan-iki-dil-bir-bavuln Özgür Doğan‘la İstanbul’da ilginç bir söyleşi yaptık. Diğer yönetmen Orhan Eskiköy aramızda değildi ama her iki genç yaratıcının samimiyeti ve angajmana bu kadar açık bir meseledeki bağımsızlıkları net bir şekilde ortadaydı. Bakınız’ın bu özel röportajıyla sizleri baş başa bırakıyoruz.

Fotoğraf: Ali Güler

Filme nasıl karar verdiniz?
2003te Ankara Üniversitesi’nde bir kısafilm montajı yapıyorduk. Bizim okuldan mezun Bingöllü bir arkadaş o sırada bizi ziyarete geldi. Başından geçenleri anlatıyordu. Köyde sobayı yakmak için çocuklardan gaz istiyor, çocuklar da kerpeten getiriyor. Kürtçede gaz, kerpeten demek. Bunu duyunca, “buradan bir film çıkar” dedik. Ben de benzer bir süreçten geçmiştim. 7 yaşıma kadar kürtçe konuştum, sonra okulda türkçe öğrendim. Demek ki hiçbir şey değişmemiş. Hem öğretmenlerin hem çocukların başından geçen bir film yapmaya bu şekilde karar verdik.

Film yapıldığı zaman ne TRT 6 vardı ne de açılım meselesi konuşuluyordu. Filmi yaparken çekinceleriniz oldu mu?
Açıkçası filmin bu kadar tanınacağını tahmin etmiyorduk ama amatör bir iş yapmayacağımızı biliyorduk. Ne yapıp edip 35e basmak istiyorduk. Bunun için saniyede 24 kare çeken bir kamera aldık. İki katı para verdik kameraya. Bir montaj sistemine ihtiyacımız vardı. Ama bu kadar ilgi göreceğini tahmin etmiyorduk. Üç beş kopyayla girebilelim istiyorduk. Şimdi filmin geldiği yer bizi aşmış durumda.

Oldukça gezgin bir eğitim hayatınız olmuş. Kendi deneyimlerinizden yola çıkarak Türkiye’deki eğitim hayatını nasıl yorumluyorsunuz? Çünkü sadece kürtlerin yoğun olduğu yerlerde okumamışsınız.
Bizim köyde sadece ilkokul vardı. Şimdi o da yok. Annemle babam da ne yapıp edip, okumamı istiyordu. Altı amcam var. Her biri bir yerde. Biz de dört kardeş, dönüşümlü olarak onların yanında okuduk. Ben ortaokula başladığımda Trabzon’a gittim, bir yıl orada okudum. O amcamın maddi durumu iyi değildi, bu sefer Konya’daki amcamın yanına gittim. İki yıl orada okudum, lise için Ankara’ya gittim. Benim açımdan şöyle bir sıkıntı oldu: 5. sınıfı bitirdiğimde anca türkçeyi öğrenebilmiştim. Trabzon’a gittiğimde okulun ikinci haftasıydı. İlk ders türkçeydi ve öğretmen şöyle bir soru sordu: “Bir elin nesi var, iki elin sesi var” atasözüyle ilgili bir kompozisyon yazın. Ben atasözü ne demek bilmiyorum, sözü geçen atasözünü ilk defa duyuyorum, kompozisyon ne demek bir fikrim yok. Oturdum ağlamaya başladım. Bu travma dışarıdayken gerçekleşti. Köydeyken daha korunaklıydım, herkes eşit koşullardaydı. Ne zaman ki oradan kopup şehre geliyorsunuz, uçurumu görüyorsunuz.

Kürtlerin yoğun olduğu bölgelerde türkçe bilmeyen çok insan var. Devletin resmi dili türkçe. Bunun bir eksiklik olduğunu düşünüyor musunuz? Türkçe bilmemek de bir sıkıntı değil mi yöre insanı için? Tersten de bakmak gerekmez mi? Türkçe öğrenmeyi istememek kürtler açısından bir reflekse dönüştü diyebilir miyiz?
Benim için bu geçerli değil ama çoğu insan için geçerli. Ben şanslı azınlıktanım; “türkleşmiş kürtlerdenim.” Köydeki arkadaşlarıma kıyasla iyi şartlarda okudum, iyi okullara gittim. İki defa üniversiteye girdim, master yaptım, doktoraya başladım. Bu benim iyi türkleşmiş olmamdan kaynaklanıyor. Ailem bunu çok istedi.

Kürtler tarihsel süreçte çok acı çekti. Bu nedenle ailelerden okumamak üzerine bir telkin geliyor mu?
Ben şunu tercih ederdim. Anadilimde yani kürtçe okuma yazmayı öğrenseydim de ondan sonra türkçe öğrenseydim hayat çok daha rahat olurdu. Ama şöyle düşünün bir de. Hâlâ bu ülkede insanların türkçeyi düzgün konuşamaması, şiveli konuşması alay konusu yapılıyor. Kürt gençlerinin en büyük sorunlarından biri budur. Üniversitelerde söz alıp konuşmak meseledir bizim için. Ben türkçemi düzelttim, rahatım. Dün bir arkadaşla tanıştım, çocuk üniversitede ve konuşmasını düzeltmek için türkçe kursa gitmiş. Kabul edilmek için başka bir yola başvuruyorsunuz. Benim türkçemle dalga geçiliyor. Aynı yurtdışında ortadoğuluların, yani hem türklerin, hem kürtlerin, hem de arapların, ingilizcesiyle alay edilmesi gibi. Bu ırkçı bir yaklaşım. Haydi bu anlaşılabilir bir durum diyelim, biz kürtler ve türkler aynı ülkede yaşıyoruz. Bu kabûl edilebilir bir şey değil.

Köyünüzü anlatır mısınız biraz?
Bizim köy, Muş’un en uçtaki köyü. Altı ay yol kapanır kardan dolayı ve açılmaz. Hâlâ sabit telefon çok nadir bulunur, cep telefonu sadece tepelerden çeker. Annemle iki haftada bir konuşuyoruz. Annem tepeye çıkacak da beni çaldıracak da konuşacağız. Sabah CNN Turk’te canlı yayın var, “anneni arayıp haber versene” diyorlar. Nasıl vereyim ki? Biz de aslında film için böyle bir köy arıyorduk ama bulamadık.

Neden kendi köyünüzde çekmediniz?
Söylediğim gibi; köyde okul yok. Varto’da çekecektik, devlet anaokulu açmış, o nedenle çocuklar çat pat türkçe konuşuyor artık. O nedenle sorunun daha net olduğu bir yer aradık ve Urfa’da çektik. Bizim dönemimizde şartlar çok daha sertti. Şimdiki çocuklar daha şanslı. Bizim öğretmen gerçek bir faşistti. Bizim kürtçe konuşmamız yasaktı. Dedem, ninem türkçe bilmiyor. Asıl otorite de onlar. Haydi yiyorsa onlarla türkçe konuş. Kürtçe konuşmazsan anlamıyor, cevap vermesen olmuyor. Bir de ispiyoncular vardı, kapı pencere dinlerlerdi. Diğer gün öğretmenin elinde liste olurdu, sıra dayağından geçerdik. O dönemde bu herkesin başından geçmiştir. 12 Eylül’ün etkileri de çok fazlaydı.

Başka nedenle de dayak yer miydiniz?
Tabii. Yangın için, içinde kum olan kovalar olurdu ya. Tek ayakta onları taşırdık ceza olarak mesela. Konuştun, tenefüste kavga ettin mesela. Hemen sıra dayağı. Tırnak kesmedin, dayak. Geceleri öğretmen evleri dolaşırdı; ayakları yıkadın mı yıkamadın mı diye.

Bu filmin belgesel bir iş olduğunu söyleyebilir misiniz?
Yakın. Birebir gerçek değil. Elimizde 70 dakikalık bir malzeme var, yaratıcı bir formda bunu nasıl kullanabiliriz diye baktık. 3 saatlik bir kaba kurgumuz var ama izlenebilir bir şey değil. Dengeli, hem öğretmeni hem çocukları anlayan, izlenebilir bir iş peşinde olduk. Diğer türlü tek taraflı olurdu. Kürtler çok sever sahiplenir diğerleri sevmezdi, öğretmen için de “Faşistin teki, asimile etmeye gelmiş” derdik. Çok daha kolay olurdu. Diğer seçenek; “Bütün kürtler gerizekalıdır, yazık bu öğretmene” de dedirtebilirdik. Bu da olmazdı. Biz ısrarla bunlardan kaçırdık. Montajımız üç ay sürdü.

Kürtlerin meselelerini ele alan filmler arttı. Kürtler açısından bir rahatlama var diyebilir miyiz?
Evet diyebiliriz. Son üç dört aydır konuşulanlara bakar mısınız? 10 yıl önce bu lafları etseydik idam sebebiydi. TRT 6 açılmış, anayasaya aykırı. Ama devlet yapıyor bunu. Yasalar değişmese de uygulama değişiyor. Benim yorumum şu: Kürtlerin artık kaybedecek hiçbir şeyi kalmadı. O kadar çok canlar yandı ki. Bunu en rahat Diyarbakır’da gözlersiniz. Olan zaten olmuş. 10 yaşında çocuk da ölmüş, işkence de görülmüş, her evde cenaze var. O nedenle kürtler daha rahat. Bu tarafta da politika daha rahatladı. AKP’yle de ilgili bir durum değil, dünyanın gidişatıyla ilgili bir durum.

AKP’nin yaklaşımına nasıl bakıyorsunuz?
AKP üzerinden değerlendirmiyorum durumu. Soru işaretlerim yok, ben bu konuda çok umutluyum çünkü mesele AKP’yi aşmış durumda. AKP bunu yapabilecek durumda değil eğer bunu soruyorsanız. Dünyadaki genel sistem, bu işi anlatabilecek kurumun AKP olduğunu düşünüyor. Devlet, AB’ye girmeye karar verdi. Bu ülke muhafazakâr ve islâmcı bir ülke. Bu kitleyi iknâ edebilecek tek parti de AKP olduğu için onlar görevde. AB önündeki en önemli sorun kürt sorunu, o yüzden de çözülmek zorunda. Seneye bu mesele çok makûl bir düzeyde olur.

AB’ye girilmesini istiyor musunuz?
Evet girilsin tabii.

Küresel kapitalizmle ilgili bir sorununuz yok mu?
Çok ciddi sorunlarım var. AB kötünün iyisi.

Çok festivale gittiniz. Hangi festival film için kırılma noktası oldu?
Adana. İstanbul’da yarışmada değildik. Orası olmayınca “beceremedik” dedik. Yabancı festivallere gittik ama biz filmi Türkiye için yapmıştık. Adana’da öngörmediğimiz bir ilgi gördük. Jüri özel ödülü aldık, yazarlar yazdı, öğretmenler geldi.

Hakkınızda yazanlarla neredeyse tanışmıyorsunuz. Yeni tanıştıklarınız oldu. Hangisi sizi çok heyecanlandırdı?
Yaşar Kemal. Filmi beraber izledik. O bir idol. Yanında el pençe divan durduk öyle izledik. Filmi çok beğendi. Çok onore etti bizi.

Filmin dikkat çekici bir konusu var. Film sinemasal becerisiyle mi konusu itibarıyla mı öne çıktı?
Bu sorun ülkenin en ciddi sorunu. Direkt eğitim açısından olmasa da bu konuda yapılmış filmler var. Bu kadar ilgiyi sağlayan filmin dili, sinematografisi ve dengesidir. En faşiste de gösterseniz karşı taraftakine de gösterseniz, o insani duyguyu inkâr edemiyor, filmden kaçamıyor. Herkeste empati duygusu oluşuyor.

Sizi bu kadar ılımlı tutabilen ne oldu?
Bizi Orhan’la bir arada tutan şey bu. Çok tartışabildik hayatlarımız hakkında. Politik olarak bir yerlere angaje değiliz. Duyarlı olduğumuz meselelerimiz var. Gerçi duyarlılık da çok klişe gibi oluyor ama…

Neden öyle dediniz?
Çok klişe, duyarlılık kelimesi içi boş ya da dolu çok kullanılıyor. İnsani bir noktadan, bildiğimiz konularla ilgileniyoruz. Genele mâl edilebilecek gibi işlemeye çalışıyoruz. Yaptığımız hikayeleri çok iyi biliyoruz, özüne uygun davranıyoruz. Çok kötü iki filmimiz var. Montajı sabaha doğru bitiriyoruz genelde. Eğer sarılıyorsak kalktığımızda iş iyi oluyor, “kapat bir daha açmayalım” diyorsak kötü olduğunu biliyoruz.

EXCLUSIVE: Cristiano Lucarelli Laments Alessandro Diamanti Loss For Livorno

lucaGoal.com caught up with the veteran striker, who has a penchant for finding the back of the net…

Livorno have returned to Serie A and in the summer brought back one of the club’s all-time greats in Cristiano Lucarelli. The former Shakhtar Donetsk forward is looking to help the Amaranto secure their Serie A status and was kind enough to speak with Goal.com about Livorno and the Serie A in general.

You told Livorno thet they had to sign new players for the upcoming season during the summer months. Now transfer season has finished. Have you changed your mind at all?
We will be a very successful team with our squad. I really believe that.
What do you feel about Alessandro Diamanti’s departure to West Ham?
It’s a bitter blow for Livorno and I am very disheartened. He was a very important player for us.
You have scored 110 goals in your Serie A career. Do you have any specific target for this campaign?
My goal is to score at least 15 goals this season.
Who will be the winner of Serie A this season?
I guess that Inter or Juventus will be the champions of 2009-10.
You’re a modest player and Jose Mourinho, who is known as a very proud person, is in the same league as you now. What is your opinion on him?
I think he’s very important and sympathetic manager. He always tell the truth.
Is Livorno the last stop of your career?
Certainly, it is.

Goal.com

“Levrek sevmiyorsanız, bu levreği bağlamaz”

vedatmilorVedat Milor, dünyanın en iyi üniversitelerinde eğitim almış sıra dışı bir akademisyen. Ancak biz onu şarap ve yemeğe olan ilgisi ve bu konudaki yazılarıyla tanıyoruz. Milor’la ilginç yaşam öyküsü, yeme içme ve tabii ki şarap merakı üzerine konuştuk.

Fotoğraflar: KORAY IŞIK

Akademiye başka bir meslek bilmediği için girmiş, kendini girişimcilik ve para kazanma yönünde beceriksiz buluyor, böyle bir formasyonu olmadığını söylüyor. Yazdığı tez, ABD’de en iyi doktora tezi seçilmiş ama çocukluğundan beri hayatını zenginleştirmek gibi bir prensibi olduğunu söylüyor ve süreci şöyle anlatıyor: “Nasıl bazı insanlarda müzik kulağı olur, bende de sanırım koku alma duyusu gelişmiş. Şarap benim çok ilgimi çekti, onun çok boyutluluğu büyük haz verdi. Şaraptan başlayıp yemeğe doğru kaydım.”
Şimdi gelin isterseniz sizi ünlü gurme Vedat Milor’la yaptığımız son derece “leziz” sohbetle baş başa bırakalım.

*Siz sadece krem tabakanın gidebileceği yerlerde değil, herkesin gidip yemek tadabileceği restoranlarda da yemek yiyorsunuz. Nedir iyi yemeğin alamet-i farikası? İyi yemek nereden bulunur?
İyi yemek güzel bir kadın gibi en umulmadık, aşk gibi hiç beklemediğiniz bir zamanda ortaya çıkıyor. Bu işin bir formülü yok gerçekten. Yemeğin en önemli tarafı sevgi. Adeta o mükemmeliyetçiliği ve sevgiyi tabağa yansıtmak. Çok severek, çok isteyerek yapmak. Malzemede en mükemmeli aramak. Denemek, yanılmak ve belki bir yemeği 30 kere yapmak. Bazı insanların koku alma duygusu kuvvetli oluyor, işi severek yapıyor. Bu sosyetik lokantalarda da olabiliyor, bir esnaf lokantasında da. Sahtecilikse hemen belli oluyor. Gerçekten o yemeği yapanın heyecanı tabağa yansıyor mu, ona bakıyorum.
vedatmilor2*Peki sizin kişisel beğenileriniz fikrinizi etkilemiyor mu?
Bazen “Ne yapsan daha iyi olamaz” dersiniz. O zaman gerçekten mükemmeldir. Bir de elmayla armudu kıyaslamayacaksınız. Diyelim ki ben şu anda bir levrek balığı yiyorum. Bu belki olabilecek en iyi levrek, en iyi malzemeyle, en doğru şekilde yapılmış. Fakat diyebilirsiniz ki ben levrek sevmiyorum. Bu sizin beğeninizle ilgilidir, levreği bağlamaz. Bence bu levrek hafif şarap ve sirkeyle daha güzel olabilir. O ayrı meseledir. O nedenle “fine dining” denen kategoriyle esnaf lokantasındaki yemeği aynı bakışla değerlendirebilirsiniz. Zeytinyağlı enginar yiyorsunuz, taze bezelye zamanında konserve bezelye kullanmışlar. Olmaz.
*Yeme içmeye ve özellikle şaraba olan ilginiz nasıl başladı, gelişti?
Ben genç yaşta yurtdışına çıktım ve çok iyi şaraplar denedim. Bu şaraplarla hangi yemek daha iyi gider diye düşünmeye başladım. Tamamen doğal bir şekilde planlamadan gelişti ve şu anda görünen duruma geldim. Bana okurlar “nasıl gurme olunur” diyorlar. Gerçekten hiçbir fikrim yok. Ne bileyim herhalde bu da sanat dalları gibi bir konu. Yemeği sanat olarak görüyorum. Koku alma duyunuz ve merakınız önemli ve sık sık dışarıda yemek yemeniz. Daha doktora öğrencisiyken yurtta radyo alacak param yoktu ama en azından haftada bir kere iyi yemek yemeye gayret ettim. Bunu da dostlar alışverişte görsün diye yapmadım. Zevk verdiği için yaptım. Hiçbir zaman iyi bir araba alayım diye bir merakım olmadı ama akademik bir tebliğ sunacağım ve mesela, Sevilla’ya gidiyoruz. O zaman her türlü taşı kaldırırım, en iyi yemek nerede yenir diye. Ne var ne yok, ürünleri nelerdir, İspanyollar nereye gidiyor derim. Aynı şey şarap için de geçerli. Böyle gelişti. Ama böyle bir kariyer peşinde olmadım.
*Yazmak daha farklı bir şey. Oradaki motivasyonunuz nedir?
Yazmaktan da büyük zevk alıyorum. Eğer yemek konusunda yazıyorsanız, sanat ve hayat konusunda da yazabilirsiniz. Bir yerde dünya görüşünüzü bu yolla ortaya koyabilirsiniz.
vedatmilor3*Nasıl bir bağ bu?
Temelinde kültür ve yaşam stili var. Tamamen insanların doğa ve tarih etkileşimini, gerek coğrafyayı yansıtan gerek tarihi birikim ve kültürlerini, o zenginliği yansıtan bir konu. Belki de en önemlisi gittiğiniz yerde yemeği beğendiğinizde, o ülkenin kültürü hakkında daha derinlemesine bilgi edinmeniz gerekiyor. Böylelikle o yemekle ilgili de daha iyi değerlendirme şansınız oluyor. Yemek ve içmek bu kriz döneminde, zor dönemde insanları birbirine bağlayan, ortak bir projede birleştiren bir konu oluyor. O nedenle gittiğim yerlerde iyi dostlar edinmiş de olabiliyorum. Bu gittiğiniz esnaf lokantasında yan masada konuştuğunuz bir insan da olabilir. Kendi dünyanızın dışında başka dünyalarla da tanışmış oluyorsunuz ve iletişim kurmanın kestirme bir yolunu bulmuş oluyorsunuz.
*Hayatında şarap diye bir şeyden haberi olmayan birine şarabı anlatmanız gerekse nasıl anlatırsınız?
Klişelere mahal bırakmayan bir soru bu. Dürüstçe yapılmış, kaliteli bir şarapta her yudumda yeni bir boyut keşfedersiniz. Değişik benzetmeler yapıyorsunuz ve sizi mutlu ediyor. Adeta esrarengiz, efsunlu bir içki. Sürprizlere gebe. Öyle ki ben size bir şarap kursu vereyim, şarabın inceliklerini bir yıl boyunca size anlatayım, konunun yüzde 90’ını öğrenirsiniz. Fakat bir yüzde 10’u kalıyor ki; bunu öğrenmek için hiçbirimizin ömrü yetmeyecektir. Şarap demek toprak demek, tabiat demek, doğa demek. Doğanın sürprizleri sonsuz. Aynı iklimde, aynı üzümden farklı sonuçlar alabiliyorsunuz ve bu mükemmeliyeti fark ediyorsunuz. Çok iyi bir şarabı su gibi içemezsiniz. Gerek aroması gerek lezzeti için dört önemli öğe var. Dokusu, derinliği, dengesi ve dürüstlüğü. Yani aşırı makyajlı olmaması ve fazla manipüle etmemek. Asit ve tanin dengesi önemli. Burada o kadar çok varyasyon var ki; insanın hayatı şarabı tam tanımaya yetmiyor.
*Bir de yıllanma meselesini konuşalım. Şarabın illa ki yıllanması mı lazım?
Çoğu şarap yıllanmaz, bozulur. Nasıl bazı hanımlar vardır, orta yaşa geldiğinde daha güzelleşir daha çekici hale gelir, en güzel şaraplar öyle oluyor. Bunu son derece mucizevi buluyorum. Yaşayan bir şey; gelişiyor, değişiyor. Bir şarap içiyorsunuz hoşunuza gidiyor, beş yıl sonra düşüşe geçiyor ve sonradan en mükemmel hale dönüşüyor. İnanamıyorsunuz o aromaya, o kokuya. Şarap sarhoş da etmez. Bir yudum alırsınız o üç dakika aklınızda kalır.
*O zaman şarabı açma ânı için, bir risk diyebilir miyiz?
Tabii ki. Bozulmuş da olabilir. Her zaman çok iyi şaraplarda bile 10 şişede bir tanesi mantardan dolayı bozulmuş olabilir. Bir hikâye anlatayım; doktoramı yazmak için Fransa’ya gitmiştim, akademik çalışma yapıyorum. 20 metrekarelik bir stüdyoda yaşıyorum. Haftada bir kere zamanın en iyi lokantalarından birine gidiyorum ama pahalı şarap ısmarlayamıyorum, param yetmiyor. Bir gün çok öte bir masada bir şarap açıldı. Ortaya gül kokusu yayıldı. Sordum garsonlara, “Bu nedir” dedim. “Bu bir Echezaux” dediler. Henri Jayer’in ürünü, almam mümkün değil. Öyle bir koku yayıldı ki ama “günün birinde bunu ne yapıp edip içeceğim” dedim.
*Yemek programlarıyla beraber, yemek konusu da yerlerde sürünmeye başladı ve “popüler” oldu. Yemek yapmak, yemek yemek sizce nasıl bir etkinlik. Buradan gerilim çıkar mı?
Ben o programı hiç izlemedim ama açıkça söyleyeyim; dışarıdan gelen etkilere açık olmak önemlidir. Modern çağda kapalı olamazsınız. Japonlar yabancı kültürlerin iyi taraflarını alıp kötü taraflarını almaz ya, bizde tam tersi. Şimdi Batılı ülkelerin ekonomik gelişme düzeyinin nedeni oradaki rekabet ortamı. En mükemmel olanın en üste çıkması önemlidir. Bizde daha fazla gürültü yapan, daha fazla istismar eden, daha fazla taciz edenler ön plana çıktı. Bayağı bir rekabet düzeyi bu.
*Siz de Türkiye medyasında yer alıyorsunuz. Popüler kültürün bu tuhaf haline rağmen siz de bunun bir yerinde duruyorsunuz. Bu yapının içinde yer almak size rahatsızlık veriyor mu?
Bana hem mutluluk hem de rahatsızlık veriyor. Rahatsızlık veren taraf yalakalık. Biz daha tebaayken, “yurttaşsınız” durumuna gelmişiz ama daha yurttaş olamadık. İnsan farkında değilken bir tebaa olduğunun etkisini taşıyabiliyor. Ben yapıcı olsun ya da olmasın saygılı bir eleştiriyi isterim. Benim yargılarımın mutlak doğru olarak kabul edilmesini istemem. Tartışılsın isterim. Bizde tebaalık ve yalakalığın getirdiği inanılmaz bir alaturkalık anlayışı var. Bunun sonucunda belli noktalara gelmiş insanlar horozlanmaya başlıyor.
*Çok mu “horoz” var medyada?
Ne yazık ki! Sadece medyamızda değil, her alanda. Birdenbire insanlar baş tacı ediliyor ve bir anda da yere çarpılıyor. Bilgi birikimi uzun bir süreçtir. Bu birikime yeme-içme konusunda katkı yapıyorsam çok sevinirim. Ama idolleştirilirsem rahatsız olurum. Öte yandan beni mutlu eden, bizim gibi gerçekten yemeyi içmeyi seven, bu işe meraklı çok az toplum var. Bu bizi birleştiriyor. Ailelerin toplanma yeri akşam yemeğidir. Bu konuda siz bir şeyler yapmaya çalıştığınızda duyarlı insanlardan pozitif mesajlar alınca, milyar dolar kazanmaktan daha büyük zevk alıyorum. Bunu görünce güzel bir karnıyarık bizi bu kadar mutlu ederken, nasıl birbirimizin boğazına bu kadar kolay yapışıyoruz bilemiyorum. Yeri gelince karnıyarığı nasıl savunuyoruz değil mi?
*Yemeden ölmeyin dediğiniz yemek, içmeden ölmeyin dediğiniz şarap, görmeden ölmeyin dediğiniz bir ülke var mı?
Çocukluktaki tat ve zevkler daha önemli oluyor. Taze maya kokusu, odun fırınında pişmiş ekmek ve tandır kokusu çok önemlidir. Biraz önce bahsettiğim Echezaux şarabı mesela. Bourgogno’ların kokusu benim için nefis. Adeta onlara geyşa gibi şarap derim. Kadife eldiven içinde demir yumruk gibi. Gerçekten bel kemikleri güçlü ama dışardan kadifemsi görünen bir şarap. Onun yanında Konya tandırı ve tandır ekmeği gerçekten çekici oluyor. Ne kadar kızsak da Boğaz’ın verdiği zevki dünyada hiçbir yer vermez. Kendi çocuğun gibi. Mesela Boğaz’da bir balık yemek, rakı içmek inanılmaz bir zevk.
*35 yaşından sonra hukuk gibi zor bir bölüm okudunuz. Oradan yola çıkarak gelecek tasarılarınızı merak ediyoruz.
Hukuk ABD’de en zor tahsildir ve çok başarılı bitirdim. Ama hayat önceden planlanılırsa zevkli olmuyor. İleri teknoloji alanında eşim bir şirket kuruyordu, ona yardımcı olmak için okudum. Ama 20 yaşında insanlar emeklilikte ne yapacağını düşünüyor. Hayat kaotiktir ve planlar büyük oranda tutmaz. Prensipler önemlidir. Kendi prensiplerinize sahip olup, kendini başkalarına beğendirmeye çalışmadan yaşamak önemli. Bence yeni şeyler denemek için hiçbir zaman geç değildir. Ne yaparsanız yapın, merak etmelisiniz, kendinizi eleştirmelisiniz. Çıtayı yükseltirken etrafınızı dalkavuklarla değil, sizi yapıcı olarak eleştirecek insanlarla doldurmalısınız.

Y.Aktüel

“Türk Olmayana Mesafe Koyuyoruz”

tarhanerdemÖnce Barack Obama’nın ABD’nin yeni başkanı olması, ardından Cem Özdemir’in Almanya’da Yeşiller Partisi’ne eşbaşkan seçilmesi akıllara “Türkiye’de toplumun geneline göre farklılık gösteren bir lider çıkar mı” sorusunu getirdi. Biz de Türkiye’de uzun yıllardır siyasi eğilimleri yakından takip eden araştırmacı ve köşe yazarı Tarhan Erdem’e “Türkiye’de nasıl lider olunur”, “Seçmenin bir liderden beklentileri nelerdir” gibi sorular sorduk. Tarhan Erdem, sorularımızı 50 yıllık demokrasi tarihimizden ilginç örnekler vererek yanıtladı.

Fotoğraflar: ERGUN CANDEMİR

Bir süredir gündemimizi yeni liderler meşgul ediyor. Acaba Türkiye’de insanların zihninde nasıl bir siyasi lider modeli var? Kime lider diyoruz, lider üzerinde ne tür özellikler taşıyor ya da taşıması gerekiyor? Gerek seçim tahminlerindeki başarısı gerekse toplumsal eğilimleri yakından takip etmesiyle tanınan Tarhan Erdem’e mikrofon uzattık. Erdem’in toplumun beklentileri ve siyasal atmosferimizle ilgili dikkat çekici tespitleri var.

* Siyasi parti lideri dediğimiz zaman nasıl birini anlıyoruz? Görünüş olarak, hitabet açısından, eğitim geçmişi, etnik kökeni gibi kriterler göz önüne alınıyor mu?
Bir tip oluştuğunu sanmıyorum. Türkiye’de tek partiden çok partili hayata geçerken çok değişiklik oldu. Atatürk ve İnönü’yü ayrı tutarsak, Celal Bayar, Adnan Menderes, sonra Süleyman Demirel gibi gerçek bir parti lideri, Bülent Ecevit, Alparslan Türkeş ve Turgut Özal. Şimdi Tayyip Erdoğan. Devlet Bahçeli ve Tansu Çiller gibi isimler kapı aralığında duruyor. Bu liderler bize sabit bir tipoloji tarif etmiyor.
* Ortak bir payda tarif ediyor mu?
Bazıları Türkiye seçmeninin asırlardan beri gelen eğilimlerinin, bazılarıysa Batılılaşmanın sözcüsü olmuşlar. Ecevit ise o gün halka dayalı bir şeyler yapmaya çalışmış, ama tarihsel perspektifte karşılığını bulamamış. Bazısı uzun bir tarihi, bazılarıysa yeniliği temsil etmiş.
*  Cem Özdemir’in Alman Yeşiller Partisi’ne seçilmesi Türkiye’de çok yankı buldu. Bir Türk’ün Almanya’da bir partiye eşbaşkan olması medyada sevinçle karşılandı. Özdemir Türk olduğu için mi seçildi sizce?
Cem Özdemir samimiyetle bir şey söylüyor: “Benim seçilmem şunu gösterebilir; köken bir memlekette siyaset yapmak için ayraçlardan biri değildir. Almanya’da yaşayan insanlar, insanı söyledikleriyle değerlendiriyor. Bu bakımdan benim seçilmem değerlidir”. Türk olmakla bağıntılı bir özelliğinin olmadığına dikkat çekiyor.
tarhanerdem2* Bir lider etnik kimliğini üzerinde taşıyarak siyaset yapmaya kalksa, Türkiye’de nasıl karşılanır? Bir Rum, bir Ermeni yurttaşımız böyle bir şeye soyunsa ne olur?
Cem Bey’in Almanya’daki durumu Türkiye’deki Ermeni ve Rumların durumundan başka bir şey. Benzetme yapacak olursak bizde Japonya’dan gelecek bir adam olması gerekir. Bizim toplumla Japonlar arasındaki farkla ancak Türklerle Almanlar arasında benzerlik kurulabilir. Sadece 1960’lardan beri Türkler orada. Gerçekten Cem Özdemir’in söylediği gibi adamların kökene bakmadan değerlendirme yaptıkları ortada. Bizde böyle bir şey olamaz. Biz asırlardır birlikte yaşadığımız insanlara karşı bile mesafeliyiz.
* Kasten mi azınlıklara idari görev verilmiyor?
Farkına varmadan bir yerlere getiriyoruz, onun o özelliği ortaya çıktığında “keşke yapmasaydık” diyoruz. Osmanlı yönetiminde de Türkiye’de de çoğunluk ırktan olmayan insanlar bir yere gelmiştir. Ancak kimliğini belli ederek gelmemiştir.
* Obama’nın seçimi de yeni oldu?
Siyah olduğunu ortaya koydu. Hatta babası şöyle, annesi böyle; adamın bütün çocukluğundan itibaren o farklılık söylenerek seçildi.
* Obama’nın karşılığı bizde nedir? Kürt müdür, Alevi bir kadın mıdır, türbanlı biri midir? Nereye oturtabiliriz?
Benzetme yapacaksak, bizim içimizde asırlardır yaşayan birine benzetmek gerekir. Obama o toplumda var. Ama Cem Özdemir’in Almanya’daki durumu Türkiye’dekinden farklı bir durum. O benzetmeyi buraya bağlarsak farklı birini tarif etmek lazım. Yeni tanıştığımız bir adam lazım. Öyle biri Türkiye’de siyasete soyunamaz. Biz onu kabul etmeye hazır değiliz.
* Neden hazır değiliz? Düşünce biçimini mi istemiyoruz, engel nedir?
Öyle biri çıkmıyor, çıkamaz çünkü tahammülümüz az. Biz daha komşumuza tahammül edemiyoruz maalesef. Cem Özdemir’e dönersek, şimdi bidonla davul çalması onun üzerinde suni durmuyor. Adamda bu var. Burada halay çekmesi lazım. Özdemir tipinde bir adam Türkiye’de filizlenmiyor.
*Neden?
Kendimizle hesaplaşmamız lazım. Hesaplaşmıyoruz.
* Hangi konularda?
Alışkanlıklarımızı ve kendimizden olmayanlara karşı durumumuzu güçlendirmeyi seviyoruz. Üstün ırk gibi bir şey demiyorum. Siz benim misafirimsiniz, sizin saçınız siyah benimki beyaz diye mesele çıkarıyorum. Etrafımıza böyle sınırlar çekmememiz, devlet yönetimiyle, gündelik hayatla bu özelliklerin ilgisinin olmadığını söylememiz lazım. Bizim içimizde yaşamayan sonradan Türkiye’de yaşamaya başlayan insanın özelliklerinden rahatsız oluyoruz. Düşününüz; Almanya gibi bir toplumda Müslüman bir ailenin çocuğu Cem Bey. O kadar farklı bir durumda. Halbuki biz “dinin siyasetle ne alakası var” diyemiyoruz. Dinine göre, alışkanlıklarına göre ayrım yapıyoruz.
* Türkiye’de bir değişim ihtiyacı var mı sizce?
Evet.
* Mevcut liderler bu değişimi neden gerçekleştiremiyor?
Şimdi bunun bir iki örneğini yaşadık. Günümüzden örnek verirsek yanlış anlaşılabilir, Turgut Özal’ı ele alalım. Özal geldiğinde ilk üç-dört sene kendisi de farklı davrandı, başka fikirler söyledi, yeni ufuklar açtı, ama sonra kendisi de döndü. O mücadele ettiği kavramlara karşı olmayı bırakıp 87’den sonra karşı olduğu yere geçti. Yenilik, binaları yıkıp yeniden yapmak değil. Liderler zihniyeti değiştiremiyor. Yeniliği bir oy alma aracı olarak görüyor.
* Siyaseten mi devam ettiremiyor, toplumda karşılığı mı yok?
Siyaseten. Seçimleri kazanamayacağını düşünüyor. Özal’ın ilk yıllarda dinle ilişkili tavrı önemliydi. Herkesle aynı mesafedeydi, dindar, hacı, hoca, azınlık fark etmeden yaklaştığını göstermişti. Bu bizim demokratik toplumumuz için önemliydi. Mesela Menderes hiçbir zaman kendisiyle din arasındaki ilişkinin tutumunu tayin etmediğini söylememiş, belli etmemiştir. Süleyman Demirel de öyleydi. Köylünün yanına geçerek işi çözüyordu. Ama Turgut Özal, Menderes ve Demirel’den farklı olarak ilk yıllarda ayrıldı. Sonradan o da aynı çizgiye gelmek ihtiyacı hissetti.
* Cem Boyner ve Cem Uzan gibi hazırlanmış liderler de gördük. O tarz bir lider üretmek mümkün mü? Obama için de benzer şeyler söyleniyor.
Bir toplumu yönetecek liderin laboratuarda elde edilmesi mümkün değildir. Lider, hele 50 yıllık demokratik tecrübesi olan bir memlekette halk eğiliminin sonucu olarak ortaya çıkar. Obama geçen sene başkan olacağım deyip ortaya çıkmadı. Ecevit, CHP’nin başına bir senede gelmedi; 1957’de partiye kaydolup 1971’de genel başkan oldu. Bir siyasi akım vardır, o akımın başına adam bulunur. Buna da Süleyman Demirel örnektir. Bize şöyle bir adam lazım, eğitimi şöyle olsun, ayakkabısı böyle olsun, gözü böyle olsun diye bir lider yaratılamaz. Türkiye yıllardan beri bir lider aramaktadır.
* Sizce halkın eğilimleri doğrultusunda nasıl bir lider lazım?
Parti lideri olmak için 10 senedir bir partide olmak lazım da demiyorum. Seçmen sezer, “Benim aradığım bu” der. Bu bulunamadığı için yeni bir parti kurulamıyor. Yoksa muhafazakâr demokratların karşısında çağdaş demokrat bir parti kurulması bir gereklilik.
* Muhafazakâr demokratlar buldu diyebiliyor musunuz?
Bence bulmuştur. Tayyip Erdoğan diye bakmasak da AKP diye bakabiliriz. Tayyip Erdoğan bunu 2011’e taşıyabilir mi bilmiyoruz, ama buraya kadar getirdi. 2007 seçiminden beri AKP lideri farklı bir siyaset yürütmektedir. Bu aynı eğilimde mi devam edecektir, yoksa değiştirecek midir şu an için bilmiyoruz. Olabilir, olmayabilir ya da parti küçülür. Bizim 50 yıllık demokrasi hayatımızda biri en çok oy alan partinin başına geçip, ayrılırken yüzde 7’lerde bırakmıştır ya da çok küçük bir partiyi birinci parti durumuna getirmiştir. Muhafazakâr demokratların geleceği bu yıllarda inşa ediliyor.
* Çağdaş demokrat diye tarif ettiğiniz kanatta durum nasıl?
O kanat siyaseten boş, ama toplumda bu ihtiyaç var.
* Neden bu karşılık siyasette bulunamıyor?
Bence CHP sebebiyle karşılanamıyor. Birçok insan diyor ki “Bu işi CHP’yle yapalım. CHP var ve buraya iyi yöneticiler koyalım ya da lideri değiştirelim.” Bunlar yapılamaz şeylerdir. CHP’yi tanıyanlar bunu bilir. Parti içi demokrasi yok, partinin yönetici sınıfı böyle bir ilişki biçimi düzenlememiş. Dolayısıyla “CHP’yle bu işin içinden çıkalım” fikrinden vazgeçilmeden çağdaş demokrat parti ve buna uygun lider arayışının karşılığı bulunamayacak.
* Çağdaş demokratlıktan ne kast ediyorsunuz?
Batıya dönük, çağdaş bir yapı.
* AKP de bunu temsil ettiğini söylemiyor mu?
AB konusunda adım atıyor, Avrupa’yla ilişkileri sürdürmek istiyor, ama devlet yeni bir yurttaş tanımına ihtiyaç duyulduğunun farkında değil. Ortadan kaldırılamayacak farklılıklarımızı bilerek devlet yönetmek konusunda adım atmak lazım. Yani Kürt arkadaşım var, Alevi arkadaşım var, dinsiz insanımız var. Etnik farklar ve inanç farklılıkları var. Yaşam anlayışı açısından da büyük farklılıklar var. Bu farklılıkları devlet hayatında tayin edici saymadan devlet yönetmeye çalışmak lazım.
* Önyargılarımız var diyorsunuz. Bu iş nasıl olacak?
İşte onu kırmak lazım. Devlet adamı kıracak bunu. Eğer devlet adamı, siyaset adamı öyle davranırsa o yavaş yavaş halka intikal eder. Ancak siyaset adamı halkın tutumuna göre davranıyor.
* Medyanın rolü bu önyargıları kırmak adına önemli. Medyanın nasıl bir pozisyon alması lazım?
Son zamanlarda medya siyaset yaparak haber verir hale geldi. Son bir iki yıldır bir haberi bir gazetenin hangi eğilimle vereceğini bilmekteyiz.
* Bu durum önyargıların kırılması önünde engel midir?
Türkiye’de bir kutuplaşma var. Sözleri ya da bir eylemleri bu kutuplaşma doğrultusunda değerlendiriyoruz. Bu yaklaşım medyada yüzde 80’in üzerine çıktı. Mustafa filmindeki tartışmayı görüyoruz. Aslında o tartışmanın içinde kimin nerede duracağını önceden yazsaydık, yüzde 80 oranında tahminlerimiz tutardı. İşte engel bu. Bir arayışa imkân vermiyor.
* Toplumda bu arayışı tetikleyen şeyler neler?
Bu kutuplaşma nedeniyle demokrasi arayışı kayboluyor. Bu durum Türkiye’yi çok ciddi problemlere götürüyor. Sizi temin ederim ki Türkiye’de yaşayan insanların yüzde 70’i siyasi eğilimine göre hareket ve sözlerini belirliyor. Üstelik günlük hayatta da böyle. Bu durum doğruları bulmamızın önünde engeldir. Siyasetçinin bunu bilmesi lazım.

Y.Aktüel

“Türkiye’nin 28 yılı boşa geçti”

hb2Haluk Bilginer, “Nerede Kalmıştık” adlı  diziyle televizyon ekranlarına tekrar “merhaba” diyor. Usta oyuncu, dizide 12 Eylül darbesinden bir gün önce kafasını yere çarpıp komaya girerek, 28 yıl uykuda kalan Ateş karakterini canlandıracak. Bilginer’le 9 Ekim’de Turkmax ekranlarında başlayacak olan yeni dizisi, 12 Eylül ve darbeden bugüne geçen 28 yıl üzerine konuştuk.

Fotoğraflar: ERGUN CANDEMİR

* Hem İngiltere’de hem Türkiye’de dizi oyunculuğu yaptınız. İki ülkedeki televizyonculuk ve dizi sektörünü değerlendirir misiniz?
Orada televizyon Türkiye’deki gibi gelişmeye çalışan bir sektör değil. Ayrıca oradaki işleri sadece İngiltere’de değil, tüm dünyada gösterebiliyorlar. Dolayısıyla bu prodüksiyon ve bütçeye yansıyor. İşler daha titiz ve kaliteli yapılıyor. Türkiye’de her sezon 100 dizi başlıyor, ama 100 yönetmen var mı emin değilim.
* Türkiye’de birçok oyuncu kariyerine bu dizilerde başlıyor. Bu oyuncular için iyi bir başlangıç mı?
Televizyon bir kariyer değildir ama bazıları öyle sanıyor. Televizyonda oyunculuk falan öğrenemeyiz, televizyon kariyeri diye bir şey olamaz, televizyon çabuk üretilip tüketilen bir şey. Televizyon denen makine sizi buradan yiyip öbür taraftan tükürür. Bir daha adınızı bile hatırlamaz kimse. Bu nedenle fazla önemsememek ve eğlence aracı olarak görmek lazım. Hakkını da vermek gerekir, küçümsememek de lazım.
* Sizi hep uyarlama dizilerde görüyoruz. Özel bir nedeni var mı?
Pazartesi-salı dışında çalışamıyorum çünkü tiyatro var. Stüdyoda çekilebilecek dizi lazım, ona da iki gün ayırıyorum. Televizyona da iki gün yeter zaten. Hayatımızı onunla geçirmeyelim.
hb* Yeni başlayacak diziniz “Nerede Kalmıştık”a dönelim isterseniz. 12 Eylül darbesinden bir gün önce komaya girip, 28 yıl sonra uyanan ve hayatına devam eden Ateş adlı karakteri canlandırıyorsunuz. O gün Ateş değil de Kenan Evren komaya girseydi, hayatımızda ne değişirdi?
Yani o olmazdı da başkası  olurdu (Gülüyor). Kişilerle doğrudan ilişkili bir şey değildi tabii. İşi ona ihale etmişler. Evren uyusaydı yine aynı şey olurdu, benzer şeyler olurdu. Türkiye’nin yine içi dışına çıkardı. Öyle oldu çünkü. Uzun süreler kaybetti Türkiye. Hâlâ onun sıkıntılarını çekiyoruz ülke olarak.
* Oynadığınız Ateş karakterinin öyküsü nasıl?
Ateş, 11 Eylül 1980 günü  duş yaparken sabuna basıp, kafayı yere vurarak komaya giriyor. 28 yıl uyuyor ve uyandığında bambaşka bir Türkiye buluyor. Şu ilginç; para söz konusu olsaydı aynı parayı harcayacaktı, şimdi sıfırlar atıldı milyonları görmedi mesela. 28 yılda altı sıfır geçti hayatımızdan. Bu bize çok güzel malzemeler yaratıyor.
* Komaya kadar nasıl biri Ateş?
Öğrenci, liseyi yeni bitirmiş. Sevgilisiyle buluşacak ilk defa. Sevgilisinin annesi babası evde yok, onun doğum gününü kutlamaya gidecek. Sevgilisini de bu işin mürüvvetini de göremeden komaya giriyor zavallı. Yani uyandığında 50’sine merdiven dayamış bakir bir adamla karşı karşıyayız.
* Kimler oynuyor?
Celal Kadri Kınoğlu, Deniz Arcak, Füsun Erbulak ve Şebnem Dönmez var. Beş kişilik ana kadro bu. Çok da iyi bir kadro olduğunu düşünüyorum. Birbirine yakışan bir grup oldu. Birkaç bölüm sonra da başka karakterler gelecek, ama esas bu beş karakterle dönüyor.
* Celal Bey’le Tatlı Hayat’ta da komşuydunuz, bu dizide de komşusunuz. Gerçek hayatta nasıl bir ilişkiniz var?
Çok yakın arkadaşız. Evlerimiz yan yana, balkonu ortak kullanıyoruz. Balkondan geçiyoruz birbirimizin evine. Diziye gelirsek ben 28 yıl uyumuşum da Celal’in karakteri ne yapmış? O da uyanık kalmış, ama 12 Eylül çocuğu olarak yaşamış. Bir fark yok. Onu da uyumuş kabul edebiliriz.
* 12 Eylül günü Haluk Bilginer ne yapıyordu?
12 Eylül’de İngiltere’deydim. Bir dostumun eşi telefonla arayıp, yarım yamalak Türkçesiyle sabahın köründe arayıp “Paşalar geldi” dedi. Ben de “Türkiye’den misafir bekliyordunuz da bizim mi haberimiz yok” dedim. Sabahın sekizinde öğrendik. Çok can sıkıcı bir dönemdi. 1977’den beri yurtdışındaydım ve 1992’ye kadar orada kaldım.
* Türkiyeli bir sanatçı, İngiltere’de bu olanları nasıl yaşadı?
İngiltere’de sokaktaki insanın umurunda değildi, ama orada yaşayan Türkler çok tedirgindi. Ülkenin geleceği hakkında belirsizlik vardı. İnsanlar ne yapacağını bilemedi. Ondan sonra yurtdışından takip eder olduk, gazeteleri bulmaya çalıştık. Oranın gazetelerindeki küçük haberlerden, BBC World’den bir şeyler anlamaya çalıştık. İnsanlar tutuklandıkça kendi aramızda konuşuyorduk. Sıkıntılı bir süreçti.
Türkiye bu süreçle yüzleşebildi mi?
Türkiye’nin en büyük sorunu bu süreçle yüzleşememek, hesaplaşamamak oldu. Bunun hesabını daha veremedik. Bu ülkenin tarihini anlamamak ve bu konuda ısrarcı olmak gibi bir inadı ve sorunu var. Kendimizle yüzleşsek, hesaplaşsak çok daha sağlıklı bir gelecek bizi bekliyor olurdu.
* Böylesine hassas bir konudan yola çıkıp durum komedisi yapmak risk değil mi?
Yani 40 yaşın altındaki insan aslında ne demek istediğinizi tam olarak anlayamaz. 12 Eylül’de 12 yaşında olan biri şimdi 40 yaşında. Bu insan darbenin ilk birkaç yılını yaşadı ama ne olduğunu kavramadan yaşadı. 12 Eylül’ü anlatan bir dizi olsaydı ancak 40 yaşının üstündekiler ilgiyle izlerdi. Tamam insanlar okudu, ağabeylerinden ablalarından öğrendi. Türkiye’nin geçirdiği evreleri herkes biliyor tabii ki. Bu dizi, 12 Eylül sonrasını uyuyarak geçirmiş bir insanın neyle karşılaşacağı sorusunu soruyor. O nedenle o tür bir sorun yok.
* Biraz rolünüzden söz edelim. Daha önce “Tanrı” rolünü oynamıştınız, şimdi de yaşanmamış bir süreci oynuyorsunuz. Yaşanması imkânsız şeyleri oynamaya kendinizi nasıl hazırlıyorsunuz?
Altı ay Tanrı’yla yaşamıştım o rol için (gülüyor). Şimdi bu role gelince adam uyanınca cep telefonunu çakmak sanıyor. Uzaktan kumandayı bilmiyor. Kızlara “Bizim evde renkli televizyon var” diye hava atıyor. Her şey tuhaf geliyor. Düşünün işte ne internet var ve diğer yeni iletişim araçları. “İnternet kim, öyle bir arkadaşınız mı var” diye soruyor. Süleyman Demirel’i başbakan sanıyor. Gerçi haksız da sayılmaz, hâlâ başbakan sayılır. Son 28 yılda olup bitenler açısından, adamın her sürprizle karşılaşası yeni şeyler öğrenmesi anlamına geliyor. Kılık kıyafetlerden çok komedi unsuru çıkıyor. Bir çocuk gibi oynamak gerekiyor. Hüzünlü bir yanı da var tabii. O kadar çok şey yaşanmamış ki.
* Sizce Türkiye o 28 yılı nasıl geçirdi?
Çok boş geçirdi. Renkli televizyonla, cep telefonuyla olacak iş değil tabii ki. Güya iletişim çağındayız, kimse kimseyle konuşmuyor. Duygularımızı döktüğümüz kalemi kağıdı da bıraktık. Bu işin gündelik tarafı. Fakat yeni yetişen çocuklar öyle bir yetiştirildi ki; “bunlar bir şeye bulaşmasın, bunlar bir şeyi bilmesin” diye yaklaşıldı. Onları ilgilendirmeyen şeylerle ilgilenmelerini sağladılar. Hayatlarını doğrudan ilgilendirmeyen bir sürü şeyle ilgilenilmesi tavsiye edildi.
* Nelerle ilgilenmedi 12 Eylül gençleri?
Bir kere “Bana ne siyasetten” diyen bir kuşak yetişti. Siyasetin doğrudan yaşamlarını ilgilendirdiğinin farkında değiller. Aldığı nefesin, yediği ekmeğin, gittiği okulun, sevgilisiyle kurduğu ilişkinin doğrudan siyasetle ilgili bir şey olduğunu anlamadılar. Siyaset yaşamı doğrudan düzenliyor. Böyle olunca çocukların tutunacak bir şeyleri de kalmadı. Bir umut da yok. Ağır bir nihilizm var. Düzenleyemediği ve etkin olamadığı bir şey içinde yaşıyor. Bunu değiştirecek bir öneriyi sağlayacak altyapısı da olmadığından ya çok ilkel ve basit değerlere tutunmaya çalışıyor ya da hiçbir şeye tutunmadan sıfır umutla gününü gün etmeye gidiyor. Seçim yapamıyorlar, düş kuramıyorlar. Böyle gelecek tahayyül edilmez. Birsürü gencimizi boşlukta bıraktık. 12 Eylül’ün armağanıdır. Toparlamamız şart. Yeni bir şey söylemiyorum şu anda ama her fırsatta bunu tekrarlamamız lazım. Düşsüzlük çok tehlikeli.
* Bir korku toplumunda yaşıyoruz ve sizin de küçük bir kızınız var. Bu toplumda yaşayan hem bir sanatçı hem de bir baba olarak sizin ne tür korkularınız var?
Nerede eğitilecek, kimlerle arkadaşlık yapacak, geleceği ne olacak? Bunlar büyük soru işaretleri. Türkiye’deki eğitim zaten skandal. Özel dershane ne demek? Eğer böyle bir şey varsa sözün bittiği yerdeyiz demek ki. Böyle bir eğitimin olduğu ülkede ne yapacak? Yabancı dilde eğitim diye bir saçmalık var. Büyük paralar karşılığı yabancı dilde eğitim verilen okullara çocuklar gönderiliyor. Bu ancak sömürge ülkelerinde olur. Türkçe’yi kim öğretecek? İngilizler gibi İngilizce konuşmaksa ders, aynı cümleleri 24 saatte Çince de söylersiniz. Her ana-babanın bu ortamda telaşı ve soru işaretleri oluyor. Daha zamanımız var, onun kendi seçeneklerini belirleyebileceği bir yaşam kurmaya çalışacağız.
* Birlikte oynadığınız  genç oyuncular sizden çok şey öğrendiğini söylüyor. Biraz da eğitimci yönünüzden söz eder misiniz? Eğitimcilik bir yıldız için lüks değil mi?
Sağolsunlar. Ben eğitimciliği sevmeme rağmen zaman sorunum var. Çünkü bu iş ciddi sorumluluk işi. Bahçeşehir Üniversitesi’nde master hocasıyken bir ders bile kaçırmadım. Ancak bu beni çok engelliyor. Turne yapamıyorum, İstanbul dışında film çekemiyorum. Bir de gelmeyen öğrenciler olunca insan şaşırıyor. Onların daha titiz olması gerekmiyor mu diye düşünüyorum. Eğitim disiplin ve süreklilik işi. Arada bir seminerler yapmayı tercih ediyorum.
* Jenerik şarkısını bu dizide de siz söylediniz. Şarkı söylemeyi seviyor musunuz?
Şarkı söylemekten hoşlanıyorum. Müzikallerde de çok oynadım. Şarkıcı değilim, ama söylemeyi seviyorum. Güzel de yapıyorum gibi geliyor. O nedenle jenerik şarkısını bana söylettiler. Canlandırdığım karakter de zaten Cem Karaca hayranı. Long play’leri var.
* Turkmax geniş kitlelere hitap etmiyor. Bu sizde bir sıkıntı yaratmayacak mı?
Tam tersi çok mutluyum. Ben en çok tiyatro salonunda ne kadar izlendiğime bakıyorum. Diğeri eğlence. Özel kanallarda reyting telaşı yaşayacak bir durumum yok. Burada yıl sonuna kadar kaç bölüm çekeceğimi, hangi bölümün ne zaman yayınlanacağını biliyorum.