Archive

Posts Tagged ‘Portre’

BU NE BÜYÜK AŞK, ŞANLI “BEŞİKTAŞK”

bekir1Kapalı tribün, Beşiktaş’ın kalbi. Kapalı’yı Kapalı yapan, futbola paranın, rantın kirinin bulaşmadığı zamanın tribün lideri Amigo Bekir. Şimdilerde amansız bir hastalıkla mücadele ediyor ama onu Beşiktaş sevdası yaşatmaya devam ediyor.

Fotoğraflar: ERGUN CANDEMİR

Şimdiki gibi milyon avrolar konuşulmazdı o zaman. Endüstriyel futbolun soğuk dişleri, semtin gururlu, racon kesen ağır abilerini henüz ısırmıyordu. 70’lerden, 80’lerden bir tribün hikâyesi dinledik sizler için. Ayaktopunun masumiyet çağı henüz sürerken, tribünler rant alanı hâline gelmemişken, Anadolu’dan yola çıkıp, İnönü’nün Kapalı Tribünü’nde geçen bir ömürden söz ediyoruz; “Beşiktaş Kapalısı”nın Bekir Abisi’nin, Bekir Dönmez’in öyküsünden…

Amigo Bekir, 1988 yılında Beşiktaş tribünlerinden çekilmiş, arkadaşlarıyla beraber yerini Kapalı’nın yeni jenerasyonuna bırakmıştı. Şimdilerdeyse akciğer kanseriyle boğuşuyor. “Nasılsın abi, ne durumdasın” diye soruyoruz,
“Hastayım, kanser, Beşiktaşlının kaderidir” diyor. Biz iyi gördük kendisini, geçen onlarca yıla rağmen ağzından çıkan her kelimede, her jestinde Beşiktaş’a olan sevdasını gösteriyor. İnönü Stadı’nın önündeki büfede bize siyahlı, beyazlı yaşam öyküsünü anlattı Amigo Bekir.

Bekir Dönmez, Ankara doğumlu. Anadan doğma Beşiktaşlı, 10 yaşından beri de tribünlerde. Sokaklarda bulduğu gazetelerin spor sayfalarında Beşiktaş’ın kalın çizgili formalı fotoğraflarını toplarmış. Maça gitmek için Ankara 19 Mayıs Stadı’nın yan sahasından top kaçırıp, top karşılığı stada girerek başlamış tribün işlerine. O dönemlerde barkodlu biletler, elektronik okuyuculu turnikeler yok. Bir biletle iki kişi stada giriyor. Bekir de stada giren büyüklerden rica eder, kendini içeri aldırırmış. Sonra ailece Bursa’ya göçüyorlar. Bir gün babası Bekir’in eline bir çuval tutuşturup, talaş almaya yolluyor. Bekir, Beşiktaş’ın Ankara’daki maçına kaçıyor ve şöyle anlatıyor bu anıyı: “Elimde çuvalla maça gittim, çuvalla eve döndüm. İnanır mısın?”

Tribünün unutulmazı: Karagümrüklüler Grubu

Fakat olmamış bir türlü. Beşiktaş’tan uzak yaşamak ona çok zor gelmiş ve İstanbul’a yerleşmeye karar vermiş. “Çocukken devamlı Beşiktaş’la yaşıyordum. Baktım olmuyor, Beşiktaş’a yakın olayım diye her şeyi bıraktım, 69’da İstanbul’a geldim, Karagümrük’e yerleştim. O zaman tribün dernekleri falan yoktu. Karagümrük’ten arkadaşlarla maçlara gitmeye başladık. Bize “Karagümrüklüler Grubu” derlerdi. Sonraki senelerde Siyah-Beyaz derneği kuruldu, ona
katıldık. 1992’de de 1903 Derneği kuruldu, biz Mecidiyeköylülerle Siyah-Beyaz’da kaldık” diye anlatıyor Beşiktaş macerasını. 25-30 yıllık bu koca zaman diliminde neler yaşadığını merak ediyoruz…

– Bize “Beşiktaş Kapalısı”nın hikâyesini anlatır mısınız?
Biz maçlara geliyorduk, Beşiktaş nerede biz oradaydık. Musa, Rahmetli Gazi, Antepli İsmail, Kasap ve Amigo Şeref… Biz stada erken gelir, tribünü alırdık. Şeref maçın başlamasına beş dakika kala gelirdi. “Şeref yapma bunu” derdik, o da, “Nasıl olsa siz varsınız” derdi. Stadı kendi işimiz gibi organize ederdik. Kapalı’ya rakipleri sokmazdık. Eskiden tribünlerde karışık oturulurdu, ilk biz ayırdık. Yarı yarıya. Stadın ortası Kapalı, orası bizim beynimiz, kalbimiz.

– İnönü, İstanbul’un ortak stadıydı. Rakipler gelmez miydi oraya?
Diyarbakır 1. Lig’e yeni çıkmıştı. Biraz geç gittik o gün stada. Bir geldik, Diyarbakırlılar Kapalı’ya oturmuş, 15 kiloluk bir baba karpuzu da stadın ortasına dikmişler. Şaşırdık, “N’oluyo lan” dedik. Musa, İsmail ve ben, üç kişiyiz. Diyarbakırlıların hepsinde silah var. Gençliğin verdiği gazla üç kişi bir daldık oraya Kur’an çarpsın. Ortayı boşalttık. Yaşayanlar hâlâ bilir. Hâlâ aklım almıyor, nasıl girerler oraya?

bekir2– Eee, bir şey yapmadılar mı?
Diyarbakırlılar toplandı, beni vuracaklar. Bana haber uçurdular, “Kaç!” dediler. Sonra arkadaşlar beni aldı, soyunma odalarının kapısından Numaralı’ya kaçırdılar. Beşiktaş’la Bursaspor taraftarları arasındaki hır gür, son birkaç yıldır futbol kamuoyunun gündemine sıkça geliyor. Meğer bu ilk değilmiş. Bekirlerin döneminde de Bursa’yla “meydan muharebeleri” yaşanmış. Bekir anlatıyor: “Hacı Baba’yı bilir misin? Tribünün babası. Beraber Bursa deplasmanına gidiyoruz. Bizim kaleci Mustafa Abi, Milli Takım’a seçilmiş. Çilli Mehmet, Bursa’da oynuyor. Öyle bir havayla gittik ki, şampiyon olacağız. 5-0 mağlup olduk. Çilli, kendi kalesinden vuruyor, Mustafa Abi gol yiyor. Ama asıl mesele maçtan önce oldu. Bursalılar, Hacı Baba’yı saçlarından çekiştirdiler. Ben Bursa’da yaşadım, Bursa milletini iyi tanıyorum. Amigoları falan çok iyi arkadaşımdı. Bursalılar rövanşa gelecek bu sefer. Ben Beşiktaş-Bursa davasına bir hafta dükkâna uğramadım. Çalışanlara haftalıklarını verdik, hemen geri geldik. Puslu bir hava var, sabahtan Kabataş’ta bekliyoruz. İki-üç kişi yeşil atkıyla geliyor karşıdan. Üçünü de dövdürüyoruz ama adam “Valla ben Bursalı değilim” diyor. Sorduk soruşturduk, adamlar meğer Garanti Bankası’nda paspasçıymış, yeşil atkıyı da hanımı örmüş. Sonra gittik baktık, adamlar harbiden kapıda pas pas yapıyorlardı. Bursalı diye adamları dövdük, ne kadar üzüldük biliyor musun? Neyse bu defa harbi Bursalılar geliyor, 15 kişi falanlar. Bende de elektrikli olmayan tıraş makinelerinden var. Hacı Baba’nın saçından tuttulardı ya bunlar, hepsini tıraş ettik o makineyle. Hızımızı alamadık, stattaki Bursa bayrağını da indirdik. Rakibin bayrağı olmadan maç oynandı. Aksi gibi 1-0 da İstanbul’da mağlup olduk.” Bekir Dönmez’in her lafının sonuna eklediği iki cümleden biri “Biz bıçak, silah taşımazdık şimdikiler gibi”, diğeriyse “Biz stadı, evimiz, namusumuz bildik.” İşin tuhaf tarafı şu ki, statta birbirlerine küfür eden, girişte çıkışta kavga eden Beşiktaşlısı, Fenerlisi, Galatasaraylısı maçtan bir gün sonra ahbap olup çıkıyorlarmış. Nasıl oluyor bu iş diye soruyoruz: “Fener’in amigosu Yaşar, Galatasaray’ın amigosu Mehmet vardı. Abi kardeş bunlar, biri Fenerli, biri Galatasaraylı. Birbirlerine maçta ana avrat küfür ediyorlar. İnanın. İkisi de psikopattı, birbirlerine giriyorlardı. Mehmet’e bizim Beşiktaşlılar kan verdi hasta olduğunda. O zaman kan kardeş olduk. Fener-Galatasaray maçı vardı. Maç İnönü’de, polis başa çıkamıyor. Biz 10 kişiydik, tam Kapalı’nın ortasına geldik oturduk. Küfürü müfürü kestik. Ne o ona edebildi, ne o ona edebildi. Polis geldi bize ayran ısmarladı, ‘Siz bunları idare edin’ dedi. Biz onlara polisten çok sahip çıktık. Yaşar’a da Mehmet’e de sus derdik. Sefalar, Pepe Metinler hepsi bizim elimizden çıktı. Onlar bir ara Beşiktaşlı oldu. Kovaladık, gidin dedik. Bize gelen hakiki Beşiktaşlı olacak.” Bekir Dönmez’in meselesi hır gürle, küfür kâfirle değil. Raconu kesip ona göre hareket edeceksin. Silah yok, kulüpten rant aramak yok. Yönetimden bilet alanı derhal aralarından kovarlarmış, arkadaşları dahi olsa: “Gece 2:30’da geldik. Fenerliler, Kapalı’yı almaya gelmiş. Haydi giriştik. Kavga mı? Evet ederdik ama silah taşımazdık. Bıçak, zincir olmazdı. Göğüs göğüse kavga ederdik. Raconu biz kesiyorduk. Birkaç tane cepçilik yapmış, bıçak taşımış adam bulduk, hemen uzaklaştırdık. Sakın aramıza girme, tribüne girme diyorduk. Ne kavgalar olurdu ama bıçak, zincir asla.”

Şimdiyi soruyoruz. Artık Bekir ya Numaralı’nın Siyah-Beyaz locasında ya da Kapalı’da Suadiyelilerle izliyor maçları ve şimdinin tribünlerini anlatıyor: “Yok abicim taraftar bitmiş. Şimdi Beşiktaş’ı seven taraftar çok az. Beşiktaş için gelen taraftar dörtte bir. Hep menfaat için geliyorlar. Ben dışarıdan da gözetliyorum, tribünden de izliyorum. Herkes çıkar grubu olmuş. Çarşı tamam, çocuklar burada. Adam Bursa’dan, Kadıköy’den geliyor Çarşılı oluyor. Bizim Çarşı burasıdır. Tamam 500 kişiyle tribünü idare edecek hâlin yok, dışarıdan da gelecek ama menfaat olmayacak. Çok rant dönüyor. Hepsinin cebinde kombine, maç bileti, fazla fazla. Git Abbasağa Parkı’na, o biletlerin nasıl satıldığını görürsün.”

– Bunca konuştuk anlattınız Bekir Abi. Tribünde olmasaydınız hayatınız nasıl olurdu?

Tribündeki adamın aile ilişkileri kopuk olur. Dükkânım, arabalarım, dairelerim. Kaporta dükkânı vardı benim. Sonra Rıza Kumruoğlu’nun (Eski Beşiktaş başkanı) yanında şoför olarak çalışmaya başladım. Arabam vardı, sırf Beşiktaş için
gitti. Bir gün Mercan’da içiyoruz, herkes orada. İki kişi, 30 tane Fenerliyle kavga etmiş, kovaları geçirmişiz kafalarına. Körfez Restoran’ın oradayız. Hesap çıktı, o zamanın parasıyla 30 bin lira. Ödeyemedik, benim bir Ford’um vardı, toplama bir araba. “Piç Ford” derdik. Onu sattım, hesabı kapadık. Ertesi gün gelirdik buraya. Köfte alırdık, bira alırdık. Stankoviç “Çakmağı çaksam ağzından alev çıkacak” derdi. Öyle içerdik. Oralara gitti hep, deplasmanlarda dağıttık.

-Yapmasaydım diyor musunuz hiç?
Yoo, ben yaptıklarımdan çok mutluyum. Ben gidiyorum, Tekirdağ’a, “Bekir Abi” diyor, sarılıyorlar boynuma. Ben tanımıyorum. İzmir’e gidiyorum, öyle. Kuşadası’nda taksici tanıdı, “Unutur muyuz baba seni” diyor. Çünkü geçmişte çok güzel taraftarlık yaptık. Takımımıza sahip çıktık.

Advertisements

“Karanlıktan besleniyorum”

nuri1Türkiye’deki konservatuarlarda bir türlü kendine yer bulamayan kontrtenor Nuri Harun Ateş, yeteneği ve azmiyle Avrupa sahnelerine çıkınca birden ilgi odağı haline geldi. Kendisiyle Türkiye’de öteki olmayı, müzik eğitiminin hallerini ve hayat hikâyesini konuştuk.

Fotoğraflar: ERKİN ÖN

Şimdi sizi çok farklı biriyle tanıştıracağız. Nuri Harun Ateş bir ses sanatçısı, henüz Türkiye’de çokça tanınmıyor. Ancak bir defa dinlediğinizde irkiliyorsunuz, aniden dikkatiniz Harun’un sesine sabitleniyor. Harun bir kontrtenor ve bu ses kategorisi öyle her köşe başında duyabileceğimiz bir şey değil. Kadın sesine çok yaklaşan bir tenordan yani çok nadir rastlanan bir yetenekten söz ediyoruz.

Harun’un öyküsünü dinlediğimizde yine ülkenin haline dair ibretlik durumlarla karşılaştık. Benzer pek çok öyküde olduğu gibi Harun’un başarı öyküsünü de bir tesadüf tetiklemiş ve sonra, tıpkı domino taşlarının devrilmesi gibi başarılar ardı ardına gelmeye başlamış. Nuri Harun Ateş yıllardır Avrupa sahnelerinde dinleyicileri, akademisyenleri, tiyatrocuları kendine hayran bırakıyor. Birçok Türkiyeli sanatçı gibi onun kıymeti de yurtdışından başarı haberleri geldikten sonra anlaşılmaya başlamış. Gelin isterseniz lafı daha fazla uzatmayalım ve Harun’un öyküsünü sizlerle paylaşalım.

Önce Harun’un boynundaki “Ajda” dövmesini görüyoruz ve bu dövmenin anlamını soruyoruz. Harun çocukluğundan beri Ajda Pekkan hayranıdır ve ona imrenerek şarkıcı olmaya karar verir. Ateş, 1996 yılında şan dersi almaya başlar konservatuar sınavlarına hazırlanır. İzmirli sanatçı, liseden sonra 9 Eylül Üniversitesi’nin konservatuar bölümünü kazanır. Okulunda istediği eğitimi alamayan Harun, devamsızlıktan kalarak okuldan atılır. Kendisi o dönemi şu sözlerle anlatıyor: “Kontrtenor olmak istediğim için sorun çıkıyordu. O donanımda bir hoca ya da kontrtenor olmaya yönelik bir müfredatın olmaması benim motivasyonumu çok düşürüyordu. Barok müzikle ilgili bilgisi olan insan da azdı. Sonra Mimar Sinan’a geçtim. Kontrtenor müfredatı açılsın diye çok uğraştım. Orada Güzin Gürel’le çalışma fırsatım oldu. O beni çalıştırmayı kabul etti. Fakat okul idaresi bir türlü izin vermediği için başlayamadık ve oradan da ayrıldım. Sonra af çıktı, 9 Eylül’e geri döndüm. Orada bir sene daha okuyayım dedim fakat aynı sorunlar tekrar etti. Sadece tenor olmak için eğitim alabiliyordum. Bu defa bir yıl sonra Yıldız Teknik Üniversitesi’ni kazandım. İki ay kadar da orada vakit kaybettim. Aynı şeyler orada da yaşandı. Ondan sonra dedim ki: Galiba müzik bana göre değil.”

Tezgâhtarlıktan sahneye

nuri2Bunun üzerine Harun hayatını sürdürebilmek için Ada Müzik’te tezgâhtarlığa başlar. Kendi ifadesiyle, şarkı söyleyerek insanlara CD satmaya çalışır. O sırada müzik raflarını karıştıran bir adamla aralarında bir diyalog oluşur, ona iki saat boyunca müzik CD’leri tavsiye eder, adamın ilgisi sürdükçe Harun bir yandan kendinden söz eder, diğer yandan da ona şarkılar dinletir. Adam hiçbir CD’yi almadan dükkândan çıkar, bir süre sonra Harun da bu işinden ayrılır. Bu olaydan sekiz ay kadar sonra Harun, bu tanımadığı kişiyle Cihangir’de karşılaşır ve bu kişinin aktör Murat Daltaban olduğunu öğrenir. Murat Daltaban “Ben de sana uğrayacaktım, sen kontrtenordun değil mi” diye sorar ve 5. Sokak Tiyatrosu’nun Neos Cosmos isimli oyunu için bir kontrtenor arandığını söyler. Bunun üzerine Ateş, kendini dinletmek için 5. Sokak tiyatrosuna gider. Ünlü sanat yönetmeni Mustafa Avkıran, Sema Moritz, Övül Avkıran, Engin Yörükoğlu ve İhsan Kılavuz, Harun’u dinler ve çok beğendiklerini söylerler.

Bunları dinledikten sonra biz de heyecanla soruyoruz: “Eee? Sonra ne oldu?” Harun anlatmaya devam ediyor: “Çok beğendiklerini söylediler ve sonra bir yıl boyunca beni aramadılar. Ben İzmir’e yerleştim, maddi sıkıntılarım oldu. Derken Mustafa aradı, ‘Proje başlıyor, hâlâ istiyorsan gel’ dedi. İstanbul’a gelecek otobüs paramın bile olmadığını söyledim. ‘Ben sana yolluyorum biletini’ dedi ve atlayıp gittim. Üç ay boyunca çok yoğun bir çalışma oldu. Mustafa ve Övül Avkıran ile yoğun bir çalışma içine girdik. Oyun oluştu ve İstanbul Sanat Merkezi’nde sergiledik. Arkasından Zürih Tiyatro Festivali’ne turneye gittik. Orada oyunu dört defa sergiledik ve hepsi kapalı gişe oynadı. Çok büyük ilgi gördük. Festivalin özel performans ödülünü bana verdiler. Şoke oldum. Hiç böyle bir şey beklemiyordum. Ben arkada şarkı söylüyordum. müzik direktörlüğünü İhsan Kılavuz ve Sema’nın yaptığı bu oyunda, repertuarım etnik azınlıkların şarkılarından oluşuyordu. Daha sonra sahnelediğimiz Aşura oyununun ön sahnelemesi olarak kabul edebiliriz bunu.”

Bu ödülün ardından Harun’un hayatı ciddi biçimde değişir. Özellikle de konservatuarın tavrı. Nuri Harun Ateş bu defa Güzin Gürel’le okul dışında çalışmaya başlar. Harun’un yeteneğini fark edenlerden biri de Basel milletvekili Zeynep Yerdelen’dir. Zeynep Hanım, Basel’de bir burs olanağı sağlar ve Nuri Harun Ateş bir yıl İsviçre’de çok önemli isimlerden ses eğitimi alır. Buradan döndüğünde İstanbul Devlet Konservatuarı’nda artık kontrtenor müfredatı açılmıştır. Harun, üç yıl boyunca Güzin Gürel’le çalışmayı sürdürür. Bu esnada Neos Cosmos oyunundan sonra 5. Sokak Tiyatrosu ikinci müzikli oyununa başlar: Aşura. 2004-2006 yılları arasında bu oyun, Hollanda, Almanya, İsveç, İtalya, Danimarka, Belçika ve İsviçre’nin en önemli tiyatro festivallerinde sergilenir. Bu turneler sırasında dikkatleri üzerine çeken Nuri Harun Ateş, Kopenhag Hotel Proforma Tiyatrosu’ndan teklif alır ve grubun son projesi olan The Sand Child adlı filmde oyuncu olarak yer alır. Aynı yıl Nuri Harun Ateş, Siemens Opera Yarışması’nda jüri özel ödülünü kazanır.

2008 yılında Aşura, Kuzey Avrupa turnesindeyken Harun, Stockholm Pride Festival’den konser teklifi alır ve büyük beğeni toplar. Bu yıl Nuri Harun Ateş aynı festivalde Balkan Orkestrası’yla sahneye çıkıp, Ajda Pekkan’ın en bilinen şarkılarını seslendirecek. Harun şimdilerde yoğun bir çalışma temposu içinde. 4-5 Ağustos 2009’da başrolünü paylaştığı Glorious Death isimli oyunun prömiyerini gerçekleştirdi. Aynı oyun ile yaz boyunca Avrupa turnesinde. Rotterdam Opera günlerinde prömiyeri yapılan Murat İpek’in yazdığı, Ali Cem Köroğlu’nun yönettiği ve müziklerini Grup Kapsül’ün yaptığı Dar-ül Love isimli tek kişilik müzikli oyunsa Kasım ayında Garajistanbul’da sahnelenecek.