Archive

Posts Tagged ‘makale’

Mardinli ocakçı, Dersimli taksici

Memleketin tepesindeki kurumlar, partiler, sıradan vatandaşın aklının almayacağı, almasının da hiç gerekmediği işlerle uğraşıyor. Artık yüzümüzü bu ülkenin ezilen insanlarına çevirmenin vaktidir.

Güzel yurdumuzda bu güzelliğe gölge düşürecek her şey yaşanıyor. Bir takım siyasi partiler var, bunların liderleri var; kimi savcılığa soyunuyor, kimi avukatlığa. En faşist bildiklerimiz seçim meydanlarında urgan fırlatıyor, kendine “sol” diyen gruplar “Onu da asacağız, bunu da asacağız” diye afişler bastırıyor. Devletin koca koca kurumları silahlarıyla siyasete bulaşıyor… Ordu mensupları çetecilikle, emniyet mensupları cemaatçilikle itham ediliyor. Evet bir de cemaatler var. Din temelinde teşkilatlanıp, siyasi rant karşılığında ekonomik rant dağıttıkları iddia ediliyor. Tüm bu manzara karşısında sızdırma belgeler üzerinden gazetecilik kariyerleri yapılıyor. Kimsenin giremediği “gizli ve yetkili” odalara girmek marifet sayılıyor. Gammazcılık, iftiracılık, rantçılık, yandaşlık gibi iddialar altında gazetecilik de her geçen gün itibarını kaybediyor. Sıradan insanların aklının, vicdanının alamayacağı türden olaylar oluyor. Çok yukarılarda bir yerde, aklımızın yetmeyeceği dolaplar dönerken, sıradan insanların günlük hayatları önemsiz birer ayrıntı sadece.

Bunları durduk yere esip gürlemek için hatırlatmıyorum. Zaten hatırlatmaya gerek de yok; her gün gözümüze gözümüze sokulan şeylerden söz ediyorum. Gelin isterseniz biraz da gözümüzden uzak kalanlara bakalım. Geçen hafta yaşadığım iki diyalog ve iki insandan söz edeceğim: Biri taksici, biri ocakçı. Biri Mardinli, diğeri Dersimli.

***
Geçen haftasonu bir spor etkinliği nedeniyle düzenlenen basın gezisi kapsamında Mardin’e düştü yolum. Uçaklar rötar yapınca gece 01.00 sularında kente vardık. Mardin’in o güzel yemeklerinden tatmak için akşam öğünümüzü ufak atıştırmalarla geçiştirdik ama bir de baktık saat gece yarısını geçmiş. Kentte her yer kapanmıştı haliyle, bir çorbacıyı dükkânı kapatırken yakaladık. Bir süre daha açık kalmasını rica ettik. Dükkân sahibi de polislerden izin istedi ve polis gözetiminde yemeğin başına oturduk. Güneydoğu’ya ilk defa gelen bir spor muhabiri, ocakçının yanına giderek kentin güvenli olup olmadığını sordu. Adam bu sorudan öyle sıkılmış ki hepimize dönerek “Ağabeylerim, biz vallah terörist değiliz. Mardinliler terörist değil, etmeyin gözünüzü sevem” dedi. Öyle çok duymuş ki bu soruyu, nasıl teselli edeceğimizi şaşırdık. Ocakçı sözlerine devam etti: “Yok mudur adam öldüren, eli silahlı adam? Vardır. Sizin geldiğiniz yerde adam öldürmüyorlar mı? İstanbullular terörist mi?”

***

Görüyor musunuz? Ne kadar masum bir soru gibi görünüyor oysa: “Buralar güvenli midir?” Ne hâle gelmişiz, baksanıza. Çorbacıdan çıkıp otele dönerken, İstanbul’da kendimi uzunca bir sohbetin içinde bulduğum taksinin şoförü geldi aklıma. Onun da çocukken terk etmek zorunda kaldığı kentin adı Dersim. 1990’da göç etmişler. Tarlaları ve hayvanları varmış ama yöredeki baskılar yüzünden babası malı mülkü satıp, İstanbul’a yerleşmiş. Onun arabasına da gece geç bir saatte, boğazdaki ihtişamlı eğlence merkezlerine yakın bir yerde bindim. Arabaya binip inen insanların ağır parfüm kokuları araca sinmiş, bu nedenle alerjisi tutmuş, öksürüyordu. Camı çerçeveyi açtık, laf da lafı açtı, öyküsünü dinledim. O zamanlar örgüt, ailelerin kız çocuklarını birer haftalığına dağa götürüp, getir götür işlerine baktırır, yemek yaptırır, hizmet ettirir ve haftanın sonunda evine geri bırakırmış. Bazen de bırakmazmış ya da giden kalırmış. Taksici anlatıyor: “Adam ‘keleşle’ geliyor. Babam kendi hâlinde bir adam. Nasıl vermeyeceksin evlâdını? Verince terörist oluyor devletin gözünde, kızının derdi cabası. Vermeyince var hâlini sen düşün. Yapamadı, kaçtı geldi İstanbul’a. Dayımı da çağırdı senelerce, dayım ‘ben yaşayamam oralarda’ dedi, gelmedi. Ayrı düştüğümüze mi yanarsın, ne haber gelecek oradan bilmiyorsun, ona mı yanarsın? Dayımlar çok zorluk çekti ama şimdi diyorum ki cesur olacaksın. Toprağını, memleketini terk etmeyeceksin. Memleketin mis gibi havasını bıraktık, burada parfüm kokusundan nefes alamıyorum. Her türlü mahkûm oluyorsun işte.”

***

İşte o uzun girişi bu iki diyalog yüzünden yazdım. Türkiye çelişkilerin ülkesi. Memleketin cümle parkında tuhaf bir şekilde “Çimlere Basmak Yasaktır” tabelaları durur lâkin filler tepişirken ezilen çimenlik olur. Yukarıda ne oluyorsa aklımız ermiyor işte. Bırakalım şu “belgesel” haberciliği de artık yüzümüzü bu ülkenin insanlarına dönelim. Çimenlik çok ezildi, yıprandı. Artık onu sulayıp yeniden yeşertmenin zamanı gelmedi mi?

Categories: Politika Tags: , ,

Ya Demokrasi Böyle Bir Şeyse

Ülkede olan biten belli. Devletin ettiklerini devletten iyi kim bilir? Eğer bir açılım olacaksa, devletin vazifesi bellidir. Ya öyle değilse? Ya demokrasi dediğimiz sadece bir algı yanılsamasıysa? Bu ülkenin mağdurlarını demokrasi, yani bir “yöntem” kurtarır mı?

Bu açılım sürecinde bir tuhaflık var. “Hükümet ortaya bir laf attı, içi boş çıktı” deyip sıyrılmak gibi bir kastımız yok tabii. Bizim gerçekten bir demokratikleşme sorunumuz mu var, yoksa daha başka mı derdimiz?

Biz, yani bu ülkenin insanları, nelerden mağduruz? Adalet karşısındaki müzmin eşitsizlikten mağduruz. Kürt mağdur, solcu mağdur, yoksul mağdur, sıradan vatandaş mağdur. Sağlık hizmetlerinde adaletsizlik var. Zenginle yoksulun sağlığının kıymeti farklı. Eğitim hizmetlerinde adaletsizlik var. Toplumdaki her alt sosyo ekonomik tabandan gelen çocuklar, eğitim hizmetlerinden daha kötü şartlarda yararlanıyor. Esnaf mağdur, öğrenci mağdur. Kadınlara ve eşcinsellere karşı uygulanan cinsiyet ayrımcılığı, çocuklara vurulan “terörist” damgası, Alevilerin üvey evlat sayılması. İşte toplumun mağduriyetleri. Fazlası var, eksiği yok.

“Demokrasi açılımı” sözü ortaya atıldığından beri, Kürt sorunu, Ermeni sorunu ve darbecilik sorunu tartışılıyor. Bu meselelere çözüm bulunması gerektiği ifade ediliyor. Doğru, meselelerimiz bunlar. Bu sorunların nedenleri de yukarıdaki ve benzeri mağduriyetler, hakkaniyetsizlik, adaletsizlik. Biz aylardır yöntem konuşuyoruz. Demokrasi olsun, nasıl olsun, açılım yapalım ama nasıl yapalım?

Devletin hükümetinin başı, yani başbakan, devletten kaynaklanan bir dizi sorunun çözülmesi için kamuoyundan, partilerden öneri istiyor. “Bu hükümet değil, devlet politikası” diyor. Öyleyse önce devlet çıkacak, ettiği ve pişman olduğu yanlışları, vatandaşlarına itiraf edecek. Darbe girişimini suç olarak gördüğü için soruşturma yürütenler, sadece girişimleri değil, vuku bulmuş olanlarını da yargılayacaklar.

“Kürt olduğu için kendi vatandaşıma eziyet ettim” diyecek, Diyarbakır Cezaevi’ni, Güneydoğu’nun dağlarını, o dağlarda derinden derine dönen dolapları anlatacak. Bizim vatandaş olarak hiç bilmediğimiz, bu yapı sürdüğü sürece de bilemeyeceğimiz, bize edilenleri çıkıp itiraf edecek. “Pişmanım bunları yaptığım için ey vatandaşım” diyecek. Zulmettiklerine itibarını geri verecek. Sadece Kürtlere değil, Tuzla’daki işçisine de, elinde ürünüyle ortada kalan köylüsüne de, parasızlıktan okuyamayan gencine de itibarını iade edecek. “Ben ettim, gayrı siz etmeyin” diyecek. Devletin işlerini yürütenlerin başı, yani başbakan, önce devletin ettiklerini diyecek.

Ama iş sadece Güneydoğu’da terör bitsin, Ermenistan’la sorun kalmasın, enerji hatları, NATO üsleri güvenli bir hat içinde kalsın diye, herkesin elindeki avucundaki neyse ortaya atacağı ve toplumun bir kısmına ayrıcalıklar tanınıp, bu kesimlerin sesini kesmesini sağlayacağı bir hâle gelmekse, biz daha çok bekleriz. Üstelik demokrasi denen “yöntemin”, yukarıda belirttiğimiz talepleri sağlayacağını nereden biliyoruz? Haksızlığa, adaletsizliğe, otoriteryan ve organize zulümlere son verme ihtimali olan bir “yöntem” demokrasi. En azından öyle olduğu varsayılıyor.

Oysa Ortadoğu’ya barış getireceğini söyleyen Bush ve Cumhuriyetçiler de A.B.D. kamuoyunun ortak beklentilerinin, yani demokratik usullerin neticesiydi. Putin’in gelişi de demokratik talepti, Almanya’da Merkel’in gelişi de. Sarkozy’yi getiren, demokratların en yücesi Blair’ı getiren, o çok önemsediğimiz, bizde olmasını istediğimiz “Batı demokrasisi” değil mi? Hatta, Hitler Almanyası’nı doğuran da demokratik ortam değil miydi?

Deriz ya hep: “Tamam ama gerçek demokrasi olsa böyle olmaz.” Ya demokrasi dediğimiz şey gerçekten böyle bir şeyse. Önce darbe yapan, sonra darbe girişimini yargılayan adaletin zeminiyse demokrasi ne olacak? Önce ülke sınırlarındaki bir etnik gruba karşı tavır alan, sonra da açılım getiriyoruz diye bu insanların ağzına bal çalansa demokrasi. Sadece Kürtler değil cezaevlerinde o ağır zulümlerden geçen. 18 yaşında okumak için girdiği üniversitede, memleketine karşı kendinde aydın sorumluluğu gören solcu da “hayata dönüş operasyonlarından”, “tecritlerden” geçti. Onlara da bir açılım gerekmez mi o hâlde? Sadece cinsiyetinden dolayı ya da dini olmadığı için ya da sadece bir sima benzerliğinden dolayı ölümün kollarına bırakıverilenlere… Onlara da bir açılım gerekmez mi?

Demokrasi sadece boru hatları  için mi lazım, yoksa derinlerde bir oyuncu değişikliği var da onun yerüstündeki sarsıntılarını mı görüyoruz? Eğer derdimiz yöntem değil, meselelerin kendisiyse, tek yol liberal demokrasiden mi geçiyor? Başka bir dünyanın mümkünü yok mu?

Categories: Politika Tags: , ,