Archive

Posts Tagged ‘Diyarbakır Cezaevi’

Av. Emin Aktar: “Devletin suç işlediği bir cezaevi topluma kazandırılmalıdır”

eminaktarDiyarbakır Cezaevi’nin anıt müzeye dönüştürülmesi çalışmalarında önemli rol oynayanlar arasında yer alan Diyarbakır Barosu Başkanı Emin Aktar’la, cezaevinin geçmişini, bugünkü çalışmaları ve cezaevlerindeki işkenceyi konuştuk.

Diyarbakır Cezaevi’nin okul mu yoksa müze mi olması  gerektiği tartışması var. Buraya gelene kadar cezaeviyle ilgili neleri konuşmak gerekir?
Diyarbakır Cezaevi neyi ifade ediyor onu görmek gerekir. Burası 12 Eylül zulmünün en yoğun yaşandığı yer. Dünyada işkence yönünden kötü üne sahip 10 cezaevi arasında. Kürt sorununun, Diyarbakır Cezaevi’nde yaşananlar neticesinde ortaya çıktığı yönünde genel bir kanı da var. “Burayı kapatırsak, sorunun kaynağını kuruturuz” diye düşünüyorlar anlaşılan ki, burayı okul haline getirmeyi düşünüyorlar. Bu vahşetin yaşandığı yerin, insan hafızasında varlığını koruması gerekiyor. Bu bir intikam alma fikri değil, bunun gelecek kuşaklarda tekrar yaşanmaması için hatırlanması gerekiyor. Bu nedenle buranın müze hâline gelmesi gerekiyor. Burada zulme göğüs germiş insanlar da böyle istiyor.
Okul olursa ne olur?
Bu ülkenin okullara ihtiyacı  var tabii. Okul yapacak çok arsa da var. Peki burası okul olursa, öğretmenler ne öğretecek. 30 yıl önce burada insanlar, sopalarla dövülerek öldürüldü, insanlara dışkı yedirildi, başları kanalizasyona sokuldu. Burada okuma yazma bilmeyen insanlara marş ezberletildi. Burası bir okuldu zaten. Kim çocuğunu böyle bir vahşetin yaşandığı yere gönderir? Ben göndermem.
Diyarbakır halkının bu tartışmadaki pozisyonu nedir?
Herkes müze olmasını  istiyor. Tüm sivil toplum örgütleri o vahşetin simgeleneceği bir müzenin hazırlanmasını talep ediyor.
Okul fikri nereden çıktı?
Bence kendiliğinden oldu. Yıllardır konuşuluyor, “PKK’yi büyüten bu cezaevinde yaşanan vahşettir” deniyor. Kürt sorununun çözümünü hedefleyen bir süreçte bu adımlardan biri olabilir diye düşünüldü. Artniyetli bir fikir değil. Sayın bakan (Mehdi Eker), 12 Eylül’de yaşananları eksik biliyordu anlaşılan. En kolay akla gelen hayır işi okul yaptırmak. O da onu düşünmüş.
Ülkeyi yöneten partinin, Diyarbakırlı bakanından söz ediyoruz. Nasıl eksik bilir?
Bilmesi gereken şu: Tanıklar sadece orada zulme uğrayanlar değil. Cezaevinde yatanların yakınları ve çevreleri de tanıktır. İnsanlar yakınlarıyla Kürtçe konuşamıyorlardı. Görüşe geldiklerinde, demirparmaklığın arkasında, iki askerin koluna girmiş şekilde görüyorlardı yakınları. İşkence görmüş şekilde görüşe çıkıyorlardı. O dönemde yaşayan avukat ağabeylerimiz, cezaevine yalnız ziyarete gidemediklerini anlatıyorlardı. 5 bin insan 80-84 yılları arasında o cezaevinden geçmişse, en az 200 bin kişi etkilenmiştir. Bu yakınların anlattıkları var. O dönemde cezaevinde yakını olmadığı hâlde, zulme, işkenceye karşı duran insanlar da etkilendi. Bakan beyin bunları bilmesi gerekir.
Hükümetle iletişim kurabiliyor musunuz? Bir dayatma hissediyor musunuz?
Böyle bir problemimiz yok. Orası yasal olarak bakıldığında cezaevi yapacak. Orası okul yapılacaksa da müze yapılacaksa bunun kararını yerel yönetim vermezse, iş tıkanacak. Diyarbakır’daki yerel yöntemlerin DTP’li olması nedeniyle buranın okul olma ihtimali yok bence.
Cezaevinin şu anki durumu nedir?
Adli tutukluların kaldığı bir yer şu an. Kadın ve çocuk koğuşu var.
Bu cezaevinde ve Diyarbakır’daki diğer cezaevinde şu anda bir denetleme sorunu ve işkence tehlikesi var mı?
Hayır. Aynı vahşet bir daha yaşanmaz.
Türkiye hâlâ darbe planlarının yapıldığı bir ülke. Cezaevlerinin durumunu bu nedenle merak ediyoruz. İşkenceye karşı tedbir var mı?
Bizim genel olarak A’dan Z’ye kadar ifade ettiğimiz cezaevi tiplerimiz var. Siyasi tutuklu ve hükümlülerin çoğu, D, E ve H tipi cezaevlerinde yatıyor. Tek kişilik ya da üç kişilik odalardalar. Tabii buralarda F tipleri belirli bir tecrit getiriyor. Sosyalleşme ortamı sağlanırsa koğuş sisteminden daha iyi. İnsan onuruna uygun davranmak gerekir.
Türkiye’deki siyasi suçlu sayısı nedir?
10 bin civarında.
Geçen yıl PKK’lıların işkenceye maruz kaldığı yönünde söylentiler vardı. İşkence ve kötü uygulamalar siyasi suçlular için geçerli mi?
Belli cezaevlerinde bu tür sıkıntılar var. En yaygın sorunlar beslenme ve sağlık konusunda. Son günlerde Güler Zere üzerinden insanların farkına vardığı konu bu. Tedaviler sürdürülemiyor. Milliyetçi eylemlerin güçlü olduğu şehirlerdeki cezaevlerinde bu uygulamalar yoğunlaşıyor. Örneğin Erzurum Cezaevi’nde çok önemli sorunlar var. Mahkûmlar hâlâ yakınlarıyla Kürtçe konuşamıyor. Bu bir pratik haline gelmiş. Mevzuat açısından serbest ama. Diyarbakır’da bazı yerel kanalların izlenmesine izin verilmiyor. Belli yerel gazetelerin içeri girmesinde sıkıntı var.
Terörle mücadele kapsamında cezaevinde bulunan çocuk sayısı  kaç?
20 civarında bu tür tutuklu var. Bu çocuklar tek koğuşta kalıyor. İyi bir havalandırmaya sahip değil, yaz aylarında hava çok sıcak. Çocuklar bu sıcağa dayanamıyor ve bu da eziyete dönüşüyor. Ama Diyarbakır’da işkence var mı derseniz, hayır yok, bu tür bir duyum almadık.
Cezaevleri nasıl olmalı?
Suç işleyen insanı  ayrı bir yere koyarsınız, bu yerin adı cezaevidir. Onun insan olarak hakları olmadığı var sayılamaz. Medeni ve siyasi hakları kısıtlanır. Örneğin oy kullanmak, aday olmak, çocuklar üzerinde velayet hakkını kaybeder, mal alıp satamaz. Ancak kendiyle ilgili hakları korunmak zorundadır. Vücut bütünlüğü, sağlık, eğitim, kültür hakları gibi. İnsan sosyal bir varlıktır ve bu ihtiyaç karşılanmalı. İdeal bir cezaevi diye bir şey yok. Ağır ve hafif cezalara göre ayrı cezaevleri tasarlanabilir. Temel amaç öc almak değil, topluma yeniden kazandırmak olmalı.
Suç  işlemiş bir cezaevini topluma nasıl geri kazandıracağız?
Topluma hizmet edebilir. Herkes lafta askeri darbelere karşı olduğunu söylüyor. Ama pratikte bunun böyle olmadığını görüyoruz. Belli kesimler askerden medet ummuşlardır. Diyarbakır Cezaevi bu nedenle anıt müze hâline gelmesi gerekiyor. O dönemi hatırlatması için orada durmalıdır, darbenin ne olduğunu sürekli göstermelidir.
Ne gibi fikirleriniz var müzeyle ilgili?
O dönemi çağrıştıran bilgiler bulundurulmalı. Kaç kişi işkence görmüş, neden? Kısa yaşam öyküleri, o dönemi anlatan kitapların bulunacağı kitaplar, döneme ait resim ve fotoğraf sergileri. Dönem filmlerinin sergilenmesi düşünülebilir. Hamamda katledilen insanlar var mesela, orayı anlatacak, gerçek bir vahşetin olduğunu gösterecek yer var. Bu tartışmaya açılsın daha çok fikir oluşur.
Eğer devlet bunu kabul eder ve burayı müze yaparsa, 12 Eylül darbecilerinin yargılanması  gerekmez mi? Suçu işleyen devlet sonuç  olarak.
Evet. Bu bir kanıttır ama tonla kanıt var. Bu ülkede 17 yaşında Erdal Eren asıldı. Devlet yasal olarak öldürdü, darbe mevzuatına göre yaptı bunu. Bu da kanıt. İşkencede onlarca insan öldürülmedi mi? Bunların tümü kanıt değil mi? Devlet, devlet olmaktan kaynaklı yetkilerini görevlileri aracılarıyla kullanır. O dönemin görevlileri 12 Eylül cuntacılarıydı. Yapılan 12 Eylül anayasasının 27. yılındayız. Geçici 15. maddeye göre azami zaman aşımı süresi 30 yıl. En uzun süre bu. Vahşet 80-84 yılları arasında yaşanmış. Son suçun 84 başında işlendiğini kabul edersek 25 yıldan fazla zaman geçmiş. CHP’nin geçici 15. maddeyi kaldıralım demesi komedidir. 25 yıldır bu işin yapılması gerekirdi ve artık yapılma şansı yok. Mesele toplumun geçmişiyle yüzleşmesidir. 90’lı yıllarda yaşanmış ve zamana aşımına uğramamış bir sürü mesele var. İnsanlar gözaltında kayboldu, asit kuyularına atıldı. Hayata Dönüş Operasyonu, 2001 yılında oldu. Bunlarla da yüzleşelim. Toplum bunları affedecek ama gerçeği bilerek affedecek.

Y.Aktüel

“Yüzleşme için işkenceciler, çıkıp cesurca anlatsınlar”

17/09/2009 1 comment

nuricabirhaluk12 Eylül darbesinin en ağır uygulamalarına, en beter işkencelerinin ev sahipliğini yapmış olan Diyarbakır Cezaevi yine gündemde. Eski tutuklular buranın bir anıt müze olmasını istiyor, Diyarbakır Barosu da bu girişimi destekliyor. Fakat zulüm görmüş eski tutukluların asıl beklentisi, işkencecilerin tanıklığı.

FOTOĞRAFLAR: GÜVEN POLAT

“Geldiğimiz noktada en temel insani sorunlar bile söz konusu olduğunda hemen bölücülük yaftası yiyorsun. Kardeş, sen önce bana insan olma değerimi iade et. İtibarımı iade et. İnsanım diyebileyim. En temel insan haklarımdan yararlanayım. Seninle birlikte yaşamaya hazırım. Ama sen şiddetle yaklaşırsan olmaz. Ya herkes devlet gibi düşünecek ya da PKK gibi düşünecek. Devlet bunu istiyor. Ya silahı alıp dağa çıkacaksın ya da devletin yanında yer alıp yine dağa çıkacaksın. Takatim yok!”

Bu sözlerin sahibi Nuri Sınır. 1980-1983 yılları arasında Diyarbakır Cezaevi’nde ağır işkencelerden geçti. Davası 12 yıl sürdü ve suçsuz olduğu kanıtlanarak, beraat etti. Ardından devlete manevi tazminat davası açtı, bunu da kazandı. Fakat onun hayatı hiçbir zaman normal bir insanın hayatı gibi olmadı.

Diyarbakır Cezaevi, okula mı yoksa bir anıt müzeye mi dönüşsün tartışmaları sürerken, cezaevinde işkence görmüş eski tutuklularla görüşmek üzere Diyarbakır’a gittik. 12 Eylül darbesinin vahşi uygulamalarının akıl almaz boyutlara ulaştığı bu cezaevinde eziyet görmüş, zulme uğramış eski tutuklular “Diyarbakır 5 nolu Cezaevi Tutuklular Komisyonu” adında bir çalışma grubu oluşturdular. İşte bu komisyonda yer alan Haluk Yıldızhan, Nuri Sınır ve Cabir Yolbaş’la cezaevi yıllarını, sonrasında yaşadıklarını ve şimdi süren müze tartışmalarında aldıkları pozisyonu konuştuk.

İŞKENCECİLER MEKANİZMANIN TANIKLARIDIR

cezaeviÖncelikle belirtelim ki komisyon buranın bir anıt müze hâline gelmesini istiyor. Ancak bunun temel nedeni, toplumun 12 Eylül darbesiyle yüzleşememiş olması. Eski tutuklulardan Haluk Yıldızhan, işkenceye maruz kalmış, onurlarıyla oynanmış bu insanların senelerdir yüzleşmek için ortada olduğunu fakat muhataplarının karşılarına bir türlü çıkmadığını söylüyor. Bu yüzden de Diyarbakır Cezaevi’nin bir anıt müze durumuna getirilmesini istiyor. Haluk Bey’in konuya ilgili düşünceleri gerçekten dikkat çekici: “O uygulamaları bize reva gören yöneticiler hâlâ ayak diretecektir. Örneğin Kemal Yamak’ın böyle bir yüzleşmeyi yaşamadan ölmüş olması hâlâ içime sinmiyor. Ama bu zulmü uygulayan, uygulamak zorunda olanlar vardı. Astsubay, gardiyan, er… Onlar bir mekanizmanın tanığıdır. O yüzden onların da yüreklice ortaya çıkması önemlidir. Cesurca ortaya çıkıp yapılanlara tanıklık etmelidirler. Bu bir çağrıdır. Her kim bu işkenceleri yaptıysa ortaya çıkıp kussunlar. Biz travma yaşıyoruz tamam ama bakın bir arada onurumuzla yaşıyor ve konuşuyoruz. Onlar hiç travma yaşamadılar mı? Onlar da konuşsun.”

Biz ne kadar onları işkence günlerine döndürmemek ve bugün neler yapılabileceğini konuşmak istesek de, söz ister istemez o günlere geliyor. Cabir Yolbaş’ın anlattıklarını dinlerken bir yandan da kendimizi onların yerine koymaya çalışıyoruz. Olmuyor, olması da çok zor: “Koğuşta daha yatmamışız, akşam saat 7. Birden ‘Allah Allah’ sesleri duyuluyordu. ‘Ne oldu, Yunanlılar’la savaş mı çıktı’ diyorduk. Tamam başımıza bir işler geleceğini biliyorduk ama bu kadarını beklemiyorduk. Koğuşlarda üç kişi bir yatakta yatıyorduk ama uyuyamıyorduk. Temizlikte bir hata buluyorlardı, kalaslarla dövmeye başlıyorlardı.”

Bir taraftan da sonrasını  merak ediyoruz. Dışarıda ne oldu? Nuri Sınır yanıtlıyor: “Cezaevinden çıktıktan sonra, aynı okulda okuduğum arkadaşlarım bana selam vermekten korkar oldu. Beni gördüğünde kaldırım değiştiren insanlar oldu. Bir gün birinin yakasına yapıştım, ‘Ben kötü bir şey mi yaptım’ dedim. ‘Siz cezaevinde deşifre oldunuz’ dedi. Düşünebiliyor musun? Aynı sınıfta okuduğum arkadaşım. Sonra faili meçhuller başladı. Faili meçhuller deniyor ama failleri belli insanlardı. Bugün de oluyor. Önce biri öldürülüyor, sonra onun öldürüldüğünü gören öldürülüyor. Dicle kenarında bir torbanın içinde üç ceset bulundu, cadde kenarında üç ceset bulundu. Böyle böyle toplumun tüm değerleri allak bullak edildi.”

Yapılan işkenceler üzerine 78’liler Vakfı uzun bir çalışma yürüttü. İşkenceler anlatıldı ve kaydedildi. Serbesti dergisi bu konuya bütün bir sayısını ayırdı. Haluk Yıldızhan, bu kadar çok şey anlatmalarına rağmen, her şeyi anlatamadıklarını söylüyor. Soruyoruz:

Neden her şeyi anlatamıyorsunuz?
Çünkü uygulamalar o kadar çok ki, günlerce aylarca sürebilecek şeyler. Herkesin her anı programlanmış, düzenli işkence yapılıyor. Düşünebiliyor musunuz insanın tüm doğal ihtiyaçları işkence haline getirildi. Yemek işkence, sigara işkence, uyumak işkence, su içmek işkence, tıraş olmak işkence, yıkanmak işkence. İnsan bilmediği şeyi hayal edemiyor. Canlı fare yedirmeyi anlatamam. Ben size dayağı anlatamam, işkenceyi anlatamam. Yaşamanızı istemem ama anlatabilmem için yaşamış olmanız lazım. 5’e 10 kalasın sivri ucunu anlatmam lazım. Onun arkadan öne doğru gelişini anlatmak, kemikten çıkan sesi anlatmak zor. Önce copu anlatmak, sonra onun ters tarafıyla kolunuzdaki damarların üzerine inişini anlatmak, damarların kabarmasını anlatmak gerekir. Çok zor.

***

Nuri Sınır sözü tekrar alıyor:  “Devlet bizzat tahrik ediyordu. Cezaevinde herkes dibe vurmuştu. İnsanların onurlarıyla oynandı, her şey sıfırlanmıştı. Koğuşta bile bir şey düşünme şansımız kalmadı ki! 24 saat eğitim yaptırıyorlardı. 16 saat yerinde sayarak marş okumanın ne demek olduğunu sen hesap et: “Yıldırımlar yaratan bir neslin ahfadıyız” marşı. Tekrar tekrar. 50 insan. Tahrikler saldırılar oldu. Biz özetle diyoruz ki; insanca yaşama şartları olsun. Yoksa Kürtler çok meraklı değiller yani aman biz ayrılalım diye. Seninle şimdi, burada sohbet ediyoruz, içki de içeriz, plaja da gideriz. Geçmişten böyle gelmiş toplum. İnsanları bu şeylere mecbur eden devletin politikası.”

Ve Nuri Bey tüm olan biteni, açılım tartışmalarını, 12 Eylül tartışmalarını özetleyecek bir cümle kuruyor: “İşkenceyi, zulmü biz gördük ama cezasını tüm Türkiye çekti.”

Y.Aktüel