Archive

Posts Tagged ‘Bakiniz.com’

Murat Şeker Geliyorum Demez

murat-seker-ask-geliyorum-demezAşk Geliyorum Demez, 6 Kasım’da gösterime girdi. Biz de filmin yönetmeni Murat Şeker’le eğlenceli bir söyleşi yaptık. Biz soru sormadan o yanıtlamaya başladı. Onun yanıtıyla başlıyoruz, yanlış anlaşılma olmasın.

Popüler filmde fazla derine inmemek gerekiyor ama çok sığ bir iş yapmak da bize ters. Biz o kadar sığ adamlar değiliz. Bu filmde ben bu ayarı tutturduğumu düşünüyorum. Popüler bir film yapmış olmak, bir filmin altmetni olmayacağı anlamına gelmez.

Sinemada yüzümüzü sokağa dönmek gerekiyor galiba. Film için bir Mahmutpaşa öyküsü seçmiş olmanız sizle ilgili ipucu veriyor. Maslak’ta, Nişantaşı’nda, Cihangir’de sürüp giden hayattan kafanızı çıkarıp, Mahmutpaşa’ya dönme sebebiniz nedir?
En acıklısı şu: Filmin basın gösterimi City’s’de oluyor, galası İstinye Park’ta ama biz Mahmutpaşa’nın filmini yapıyoruz. Yaşadığımız açmazın benim açımdan da göstergesi oldu bu durum. Benim İstanbul’dan anladığım zaten Suriçi, Sultanahmet, Mahmutpaşa. Gerçek İstanbul’u işlediğimizde iş başka şeye dönüyor. Şimdi sitelerde yaşam anlayışı farklı, kenar mahallede farklı ama esas İstanbul’u İstanbul yapan semt kültürü hâlâ var. Bakın dizilerde bile mahalleye girenler başarılı oluyor. Oraya yüzümüzü çevirdiğimiz zaman ne göreceğimiz de yönetmenin kim olduğuna bakıyor. Şimdi ben 20 yıldır Beyoğlu’ndayım. Mekanım var, barım var. “Beyoğlu’nun Arka Sokakları” diye film yapmaya kalksam harika bir film yaparım. Ama kendimi o noktaya atmak istemiyorum. Haberleri bir izliyorsun, felâket, acı, ölüm, cinayet… Ben şimdi buna soyunmak istemiyorum.

Neden?

Bunun manipüle edilmesinin sıkıntısını zaten yaşıyorum. Film yaparken de güleryüzlü bir şeylerle uğraşalım, maksadımız kan, şiddet olmasın, güldürme olsun istedim. Mizahın bir gücü var. Eleştiri de yapabilirsin, güzel olay örgüsü yaptın mı sıkı altmetinler oluşturabilirsin. Gülmek-güldürmek daha da kıymetli bugünlerde. Domuz gribi, Demokratik Açılım vs. her yerde… Biz de güldürelim. Ha ama ileride bir suç filmi yapacağım. Beyoğlu’nda geçen, antin kuntin bir sürü hikaye var. Ama onu da yaparken mizahtan uzak durmayacağım. Toparlarsak sokağa yüzümüzü çevirdiğimizde de iki yol var. Ya onun pisliğini, çarpıklığını ortaya koyabilirsin, ya da toplumsal dayanışmayı gösterebilirsin.

Aşk Geliyorum Demez’de çok sayıda deneyimli oyuncular var. Eski jenerasyon sokağı daha mı iyi biliyor?
Hayır, oraya inanıyor. O dayanışmayı yaşamış, özlemiş ve onun tadına varmış insanlar. Dolayısıyla seve seve oynadılar. Ben 36 yaşımdayım, yine mahallede top oynama dönemine yetiştim. Şimdi Cihangir’de büyüyen çocuk ne yapacak? Bilgisayar başında ne kadar iyi hoş bir çocuk olsa da, ruh hastası manyak olacak. Biz bu filmde mahallede büyümüş adamlarla çalıştık. Zeki Abi de öyle bir insanmış meğer, Altan abi de, Tolgahan da öyle, ben de böyle.

Fenerbahçeli olduğunuzu filmlerinizde göstermekten çekinmiyor musunuz?
Allah’ın bildiğini kuldan esirgemeyelim. Seviyoruz ne yapalım? Handa erkek ağırlıklı bir film çekiyorsun. Maç muhabbeti yapmadan olur mu? Aşk Tutulması’nda sataşma yoktu. Ama handa itişmek lazım. Belli bir çıtada tuttuk. Aslında benim içimden neler geçiyor ama işte…

Ercan Saatçi’nin yaptığı şey gibi mi?
Ya insanlar ona neden o kadar şaşırdı anlamıyorum. Zaten Galatasaraylılar, Fener’i yendiği zaman da böyle konuşmuyor mu; “nası koyduk” falan. Herkes böyle konuşuyor. Bu ülkenin sevinç nidası bu. Küfür ederek seviniyoruz, hepimiz öyle yapıyoruz. Ama biz filmde dozajında tuttuk.

6 Kasım’da gösterime girdiniz. Tesadüf mü?
Şöyle tesadüf. Benim ortağım Timur, Galatasaraylı ama ben gibi koyu bir taraftar değil. O bana “6 Kasım tarihi güzel görünüyor, orada girelim mi filmi” dedi. “Eyvallah, tamam ne yapalım” dedim. Renk belli etmedim. Aradan bir ay falan geçti, Timur öğrenmiş bunu. “Oğlum niye söylemiyorsun, 6-0′ın tarihiymiş” dedi. Sonra “Eee, geçen sefer de Fener filmi yapmıştın zaten” dedi, güldük. O da tam kofti Galatasaraylı. Ama Türk sinemasında zaten Fenerbahçe geleneği var. Hababam Sınıfı’ndan tut Zeki-Metin filmlerine kadar Fenerlilik durumu var filmlerde. Seyirci yabancısı değil yani. Madem Yeşilcam geleneğini devam ettirelim dedik, değil mi?

murat-seker-roportajYeşilçam sinemasını bilmeyen birine bu geleneği nasıl anlatırsınız? Matematiği nedir Yeşilçam’ın?
En temel diyebileceğimiz, orta ve alt sınıf insanların hikayesi. Bu merkezde sosyal çatışma ve sınıf çatışması bulunur. Teknik kaygısı çok güdülmeyen sinematografi, biraz traş olması gerekiyor. Biraz abartalı oyunculuklar ama Hint sineması kadar değil. Biraz büyük oynamak gerekiyor ama tiyatral değil. Sıcak, Akdenizli, yükselişleri ve düşüşleri keskin bir film yapısı.

Hababam Sınıfı’nın yeniden çekilmesi kötü sonuç vermişti. Bu tespite katılıyor musunuz?
Kesinlikle öyle.

Bu durum gözünüzü korkutmadı mı?
Onun kastingi yanlıştı, dili yanlıştı ama benim filmim öykünen bir film değil. Böyle film seyretmeyi de yapmayı da seviyorum. O zamanlar öyle oluyormuş, şimdi böyle oluyor. Benzer dediğimiz şeyler öykünerek değil, hangi konuyu nasıl seçtiğim ve işlediğimle ilgili. Yeni Hababam Sınıfı -mış gibi. Benim yaptığım işi beğenen olur, beğenmeyen olur ama -mış gibi değil. Aşk Geliyorum Demez’de çok iyi bir kast seçimi yapıldı.

Filmin seti de öyküsü gibi sıcak mıydı?
Sabah 8.00′de kalkıyor, öf pöf demeden, “Hadi set var gidiyoruz” diye gidiyordum. Sete herkes öyle gelmiş. Yılmaz Gruda 84 yaşında, yaz günü çekiyoruz, bir gün de gelip “Ben yoruldum” demedi. Yine geliyor kendi üslubuyla “Evet hocam n’apıyoruz” diyor, ben de “Allahına kurban” deyip başlıyorum. Zeki Abi için ters derlerdi, o da öyle. Kadronun tamamı hergelelerden oluştu, Bergüzar da dahil buna. Herkes birbirine sürekli bir şeyler anlatıyor. Altan Erkekli, 25 yaşında biri gibi. Normalde olduğundan yaşlı birini oynadı. Ama rol bitti mi hemen “Muratçım” diye gelip yeni fikirler söylüyor. Ben bu filmde o çok sevdiğimiz Yeşilçam filmlerinin yapım ortamının da aynı sıcaklıkta olduğunu öğrendim.

Zeki Alasya’nın arabadan inip, plaza katlarını çıkmasıyla “Yaşar Usta geliyor” dedik. Sizce geldi mi? Münir Özkul’un yerini tuttu mu?
O sizin ve seyircinin bileceği bir şey tabii ama, evet Yaşar Usta’dır yani o. Zeki Abi birebir o zamanları yaşamış olan adam. Gitti konuşmasını yaptı işte.

Siz neler seviyorsunuz? Hangi yönetmenleri izliyorsunuz?
Yönetmen olma kararını bana verdiren film Tarkovski’nin Stalker’ı. TRT 3′te izlemiştim. Bir de o zamana kadar öyle bir film izlememiştim, büyülendim. Sonra yurtdışından videosunu falan buldum. Çocukken de Orson Welles’in filmini izlemiştim: Dava. O film de izlerken şeytanın içimize girdiği filmlerdendir. Çocukken izledim ama sonradan izleyince tekrar tekrar “neymiş bu” dedim.

Siz yönetmenliğe başladığınızda sizden beklentiler matematik ürünlerden ziyade özgün işlerdi çünkü, o nedenle sordum. Son iki filmde başka bir yolda olduğunuz görünüyor, doğru mu?
İki Süper Film Birden’de ben mizahi bir yol seçeceğimi anladım. O yoldan gidersem kimseye yaranamayacaktım. Bütün festivallere çağırıyorlar, ödül mödül yok, festivalin gülü olup geliyorsun. Alkışlıyorlar. Antalya’da yer gösterici gelip tebrik etmişti, “Bu bunalım filmlerin arasında yüzümüzü güldürdün” demişti. İleride biz oraya döneceğiz ama takkeyi önüme koyduğumda Türkiye’de normal film yapmaya çalışan kimsenin olmadığını gördüm. Ya Avrupa filmlerinin çizgisinde, arthouse filmler ya da kötü ticari filmler yapılıyor. Ben de normal film yapayım dedim. Annem de izlesin, bakkal da izlesin, çok burnubüyük değilse Cihangir’deki entel kardeşlerim de izlesin.

Yeşilçam filmlerini 30 sene sonra televizyonlar yayınlıyor, yine reyting alıyor. Aşk Geliyorum Demez’den böyle bir beklentiniz var mı?
Evet.

Yeşilçam sineması deyince en önemli yönetmen sizce kim?
Mimar Sinan’da okudum ben. Türk sinemasının birçok önemli isminden eğitim aldım. Bir tek yanından bile geçemediğim Ertem Eğilmez oldu. Lütfi Hoca’nın, Yılmaz Güney’in filmleri çok önemli. Lütfi Hoca’nın en iyi filmini al, Yılmaz Güney’in en iyi filmini al, Ertem Eğilmez’in en iyi filmini al. Türk filmi diye halkın sahiplenip onlarca defa izlediği, Ertem Eğilmez’in filmidir. Eğri oturup doğru konuşmak lazım. İkinci kişi Atıf Yılmaz’dır. Benim ulaşmak istediğim seviye bu. En çok sevdiğin kim diye sorarsan, Metin Erksan. O zaten Tarantino. Tarantino’nun şimdi yaptığını adam 40-45 sene evvel yapmış. Suçlular Aramızda diye bir filmi vardır. 10 numara filmdir. Herkes Sevmek Zamanı falan der ama Kadın Hamlet diye bir filmi var, kimse şimdi çekmeye cesaret edemez. Kadın Hamlet nedir ya? Uçmuş adamlar zamanında.

Yönetmen olarak neyin peşindesiniz?
Artistlik yapmak istemiyorum, kaba tabiriyle ekmeğimin peşindeyim ama 20 yıl sonra da çoluk çocuk yaptığım filmi izlemek istiyorum. Kalıcı olsun istiyorum. Cihangir’in, Ulus’un, Radikal gazetesinin övgülerine mazhar olmak için bu işi yapmıyorum. Bu da övünülecek bir şey değil ama politik olarak da o noktada değilim.

Bunu biraz açar mısınız?
Şu an Türkiye karmaşık bir süreçten geçiyor ya. Bu nedenle özgürlük ve demokrasi adına saçmalamak da istemiyorum.

Sizin filminizde de bir politik okuma yapmak mümkün. Mizahi bir film de olsa, sözü edilebilecek bir sınıfsal ayrım koymuşsunuz.
“Zengin kız-fakir oğlan klişesine” çok klişe diyenler olabilir. Diyorum zaten, bu da “hayatın klişesi.” Karl Marx bunun adını koyduğundan beri net, ondan önce de muğlâk olarak devam eden bir durum. Filmin temel meselesinin bu olması gerektiğini düşünüyorum. Yoldan geçen her cipin arkasından en az 10 tane “..mına kodumun zengini” diye küfür sallanıyor. Türkiye’de de böyle dünyadaki her yerde de böyle. Bu bir hınç. Dolayısıyla ben uzun vadede geldiğim yeri ve insanları unutmadan, orta sınıf bir ailenin, orta sınıf bir çocuğu olarak bu noktada durmak istiyorum. “Orta sınıf kaypak, maykap” derler ama herkes orta sınıfta tutunabilmek için yaşar. Oraların sağduyusu ülkeleri ayakta tutuyor. Türkiye’de şu anda bu sağduyuyla oynanıyor. Ben çok rahat orduyu madara edecek bir film yapabilirim. Tam da zamanı, köşeyi de dönerim. Midnight Express’i Türkiye’den yaptım der çıkarım. Ama hayat öyle değil ki.

Sinemasever biri olarak soruyorum. Plaj’da filmi için Sinan Çetin’le çalıştınız. Neden böyle yaptınız?
Necati Tüfenk biliyorsun kendi filmini çekmek için, bir porno film yapımcısıyla anlaşıyordu. En temel iki sebep vardı. İki Süper Film Birden’den kalan laboratuar borçları vardı. Sinan Çetin’den para almak zor derlerdi, peşin aldım, borçları kapatıp rahatça filmi yaptım. Cinsellik meselesi çok tadını çıkarabileceğim bir mesele. Sinan Çetin’i tanıyorum, reklam filmi çekmiştik. Huyunu suyunu da biliyorum fakat işime karışmadı. Ama sonunda filmin afişine bir popo koydu, bir fragman falan… Filmin plajda bir iki sahnesi var. Cinsellik dediğin 30 saniye plajda popolar görünüyor. Gerisi mavra zaten, gırgır. Filmin adı, afişi ve imajı olarak filmi bu hâle getirdi. Filmin zaafları var. Filmi Antalya’da tamamlayamadık, hava bozdu. Kalktık İstanbul’da bitirdik. Kendimiz Necati Tüfenk olursak ne oluyormuşuz onu gördük, bir de borçları kapattık.

Advertisements

İki Dil Bir Bavul: “Biz filmi Türkiye için yaptık”

Altın Portakal öncesinde yarışmacı filmlerden İki Dil Bir Bavul‘un iki yönetmenindeozgur-dogan-iki-dil-bir-bavuln Özgür Doğan‘la İstanbul’da ilginç bir söyleşi yaptık. Diğer yönetmen Orhan Eskiköy aramızda değildi ama her iki genç yaratıcının samimiyeti ve angajmana bu kadar açık bir meseledeki bağımsızlıkları net bir şekilde ortadaydı. Bakınız’ın bu özel röportajıyla sizleri baş başa bırakıyoruz.

Fotoğraf: Ali Güler

Filme nasıl karar verdiniz?
2003te Ankara Üniversitesi’nde bir kısafilm montajı yapıyorduk. Bizim okuldan mezun Bingöllü bir arkadaş o sırada bizi ziyarete geldi. Başından geçenleri anlatıyordu. Köyde sobayı yakmak için çocuklardan gaz istiyor, çocuklar da kerpeten getiriyor. Kürtçede gaz, kerpeten demek. Bunu duyunca, “buradan bir film çıkar” dedik. Ben de benzer bir süreçten geçmiştim. 7 yaşıma kadar kürtçe konuştum, sonra okulda türkçe öğrendim. Demek ki hiçbir şey değişmemiş. Hem öğretmenlerin hem çocukların başından geçen bir film yapmaya bu şekilde karar verdik.

Film yapıldığı zaman ne TRT 6 vardı ne de açılım meselesi konuşuluyordu. Filmi yaparken çekinceleriniz oldu mu?
Açıkçası filmin bu kadar tanınacağını tahmin etmiyorduk ama amatör bir iş yapmayacağımızı biliyorduk. Ne yapıp edip 35e basmak istiyorduk. Bunun için saniyede 24 kare çeken bir kamera aldık. İki katı para verdik kameraya. Bir montaj sistemine ihtiyacımız vardı. Ama bu kadar ilgi göreceğini tahmin etmiyorduk. Üç beş kopyayla girebilelim istiyorduk. Şimdi filmin geldiği yer bizi aşmış durumda.

Oldukça gezgin bir eğitim hayatınız olmuş. Kendi deneyimlerinizden yola çıkarak Türkiye’deki eğitim hayatını nasıl yorumluyorsunuz? Çünkü sadece kürtlerin yoğun olduğu yerlerde okumamışsınız.
Bizim köyde sadece ilkokul vardı. Şimdi o da yok. Annemle babam da ne yapıp edip, okumamı istiyordu. Altı amcam var. Her biri bir yerde. Biz de dört kardeş, dönüşümlü olarak onların yanında okuduk. Ben ortaokula başladığımda Trabzon’a gittim, bir yıl orada okudum. O amcamın maddi durumu iyi değildi, bu sefer Konya’daki amcamın yanına gittim. İki yıl orada okudum, lise için Ankara’ya gittim. Benim açımdan şöyle bir sıkıntı oldu: 5. sınıfı bitirdiğimde anca türkçeyi öğrenebilmiştim. Trabzon’a gittiğimde okulun ikinci haftasıydı. İlk ders türkçeydi ve öğretmen şöyle bir soru sordu: “Bir elin nesi var, iki elin sesi var” atasözüyle ilgili bir kompozisyon yazın. Ben atasözü ne demek bilmiyorum, sözü geçen atasözünü ilk defa duyuyorum, kompozisyon ne demek bir fikrim yok. Oturdum ağlamaya başladım. Bu travma dışarıdayken gerçekleşti. Köydeyken daha korunaklıydım, herkes eşit koşullardaydı. Ne zaman ki oradan kopup şehre geliyorsunuz, uçurumu görüyorsunuz.

Kürtlerin yoğun olduğu bölgelerde türkçe bilmeyen çok insan var. Devletin resmi dili türkçe. Bunun bir eksiklik olduğunu düşünüyor musunuz? Türkçe bilmemek de bir sıkıntı değil mi yöre insanı için? Tersten de bakmak gerekmez mi? Türkçe öğrenmeyi istememek kürtler açısından bir reflekse dönüştü diyebilir miyiz?
Benim için bu geçerli değil ama çoğu insan için geçerli. Ben şanslı azınlıktanım; “türkleşmiş kürtlerdenim.” Köydeki arkadaşlarıma kıyasla iyi şartlarda okudum, iyi okullara gittim. İki defa üniversiteye girdim, master yaptım, doktoraya başladım. Bu benim iyi türkleşmiş olmamdan kaynaklanıyor. Ailem bunu çok istedi.

Kürtler tarihsel süreçte çok acı çekti. Bu nedenle ailelerden okumamak üzerine bir telkin geliyor mu?
Ben şunu tercih ederdim. Anadilimde yani kürtçe okuma yazmayı öğrenseydim de ondan sonra türkçe öğrenseydim hayat çok daha rahat olurdu. Ama şöyle düşünün bir de. Hâlâ bu ülkede insanların türkçeyi düzgün konuşamaması, şiveli konuşması alay konusu yapılıyor. Kürt gençlerinin en büyük sorunlarından biri budur. Üniversitelerde söz alıp konuşmak meseledir bizim için. Ben türkçemi düzelttim, rahatım. Dün bir arkadaşla tanıştım, çocuk üniversitede ve konuşmasını düzeltmek için türkçe kursa gitmiş. Kabul edilmek için başka bir yola başvuruyorsunuz. Benim türkçemle dalga geçiliyor. Aynı yurtdışında ortadoğuluların, yani hem türklerin, hem kürtlerin, hem de arapların, ingilizcesiyle alay edilmesi gibi. Bu ırkçı bir yaklaşım. Haydi bu anlaşılabilir bir durum diyelim, biz kürtler ve türkler aynı ülkede yaşıyoruz. Bu kabûl edilebilir bir şey değil.

Köyünüzü anlatır mısınız biraz?
Bizim köy, Muş’un en uçtaki köyü. Altı ay yol kapanır kardan dolayı ve açılmaz. Hâlâ sabit telefon çok nadir bulunur, cep telefonu sadece tepelerden çeker. Annemle iki haftada bir konuşuyoruz. Annem tepeye çıkacak da beni çaldıracak da konuşacağız. Sabah CNN Turk’te canlı yayın var, “anneni arayıp haber versene” diyorlar. Nasıl vereyim ki? Biz de aslında film için böyle bir köy arıyorduk ama bulamadık.

Neden kendi köyünüzde çekmediniz?
Söylediğim gibi; köyde okul yok. Varto’da çekecektik, devlet anaokulu açmış, o nedenle çocuklar çat pat türkçe konuşuyor artık. O nedenle sorunun daha net olduğu bir yer aradık ve Urfa’da çektik. Bizim dönemimizde şartlar çok daha sertti. Şimdiki çocuklar daha şanslı. Bizim öğretmen gerçek bir faşistti. Bizim kürtçe konuşmamız yasaktı. Dedem, ninem türkçe bilmiyor. Asıl otorite de onlar. Haydi yiyorsa onlarla türkçe konuş. Kürtçe konuşmazsan anlamıyor, cevap vermesen olmuyor. Bir de ispiyoncular vardı, kapı pencere dinlerlerdi. Diğer gün öğretmenin elinde liste olurdu, sıra dayağından geçerdik. O dönemde bu herkesin başından geçmiştir. 12 Eylül’ün etkileri de çok fazlaydı.

Başka nedenle de dayak yer miydiniz?
Tabii. Yangın için, içinde kum olan kovalar olurdu ya. Tek ayakta onları taşırdık ceza olarak mesela. Konuştun, tenefüste kavga ettin mesela. Hemen sıra dayağı. Tırnak kesmedin, dayak. Geceleri öğretmen evleri dolaşırdı; ayakları yıkadın mı yıkamadın mı diye.

Bu filmin belgesel bir iş olduğunu söyleyebilir misiniz?
Yakın. Birebir gerçek değil. Elimizde 70 dakikalık bir malzeme var, yaratıcı bir formda bunu nasıl kullanabiliriz diye baktık. 3 saatlik bir kaba kurgumuz var ama izlenebilir bir şey değil. Dengeli, hem öğretmeni hem çocukları anlayan, izlenebilir bir iş peşinde olduk. Diğer türlü tek taraflı olurdu. Kürtler çok sever sahiplenir diğerleri sevmezdi, öğretmen için de “Faşistin teki, asimile etmeye gelmiş” derdik. Çok daha kolay olurdu. Diğer seçenek; “Bütün kürtler gerizekalıdır, yazık bu öğretmene” de dedirtebilirdik. Bu da olmazdı. Biz ısrarla bunlardan kaçırdık. Montajımız üç ay sürdü.

Kürtlerin meselelerini ele alan filmler arttı. Kürtler açısından bir rahatlama var diyebilir miyiz?
Evet diyebiliriz. Son üç dört aydır konuşulanlara bakar mısınız? 10 yıl önce bu lafları etseydik idam sebebiydi. TRT 6 açılmış, anayasaya aykırı. Ama devlet yapıyor bunu. Yasalar değişmese de uygulama değişiyor. Benim yorumum şu: Kürtlerin artık kaybedecek hiçbir şeyi kalmadı. O kadar çok canlar yandı ki. Bunu en rahat Diyarbakır’da gözlersiniz. Olan zaten olmuş. 10 yaşında çocuk da ölmüş, işkence de görülmüş, her evde cenaze var. O nedenle kürtler daha rahat. Bu tarafta da politika daha rahatladı. AKP’yle de ilgili bir durum değil, dünyanın gidişatıyla ilgili bir durum.

AKP’nin yaklaşımına nasıl bakıyorsunuz?
AKP üzerinden değerlendirmiyorum durumu. Soru işaretlerim yok, ben bu konuda çok umutluyum çünkü mesele AKP’yi aşmış durumda. AKP bunu yapabilecek durumda değil eğer bunu soruyorsanız. Dünyadaki genel sistem, bu işi anlatabilecek kurumun AKP olduğunu düşünüyor. Devlet, AB’ye girmeye karar verdi. Bu ülke muhafazakâr ve islâmcı bir ülke. Bu kitleyi iknâ edebilecek tek parti de AKP olduğu için onlar görevde. AB önündeki en önemli sorun kürt sorunu, o yüzden de çözülmek zorunda. Seneye bu mesele çok makûl bir düzeyde olur.

AB’ye girilmesini istiyor musunuz?
Evet girilsin tabii.

Küresel kapitalizmle ilgili bir sorununuz yok mu?
Çok ciddi sorunlarım var. AB kötünün iyisi.

Çok festivale gittiniz. Hangi festival film için kırılma noktası oldu?
Adana. İstanbul’da yarışmada değildik. Orası olmayınca “beceremedik” dedik. Yabancı festivallere gittik ama biz filmi Türkiye için yapmıştık. Adana’da öngörmediğimiz bir ilgi gördük. Jüri özel ödülü aldık, yazarlar yazdı, öğretmenler geldi.

Hakkınızda yazanlarla neredeyse tanışmıyorsunuz. Yeni tanıştıklarınız oldu. Hangisi sizi çok heyecanlandırdı?
Yaşar Kemal. Filmi beraber izledik. O bir idol. Yanında el pençe divan durduk öyle izledik. Filmi çok beğendi. Çok onore etti bizi.

Filmin dikkat çekici bir konusu var. Film sinemasal becerisiyle mi konusu itibarıyla mı öne çıktı?
Bu sorun ülkenin en ciddi sorunu. Direkt eğitim açısından olmasa da bu konuda yapılmış filmler var. Bu kadar ilgiyi sağlayan filmin dili, sinematografisi ve dengesidir. En faşiste de gösterseniz karşı taraftakine de gösterseniz, o insani duyguyu inkâr edemiyor, filmden kaçamıyor. Herkeste empati duygusu oluşuyor.

Sizi bu kadar ılımlı tutabilen ne oldu?
Bizi Orhan’la bir arada tutan şey bu. Çok tartışabildik hayatlarımız hakkında. Politik olarak bir yerlere angaje değiliz. Duyarlı olduğumuz meselelerimiz var. Gerçi duyarlılık da çok klişe gibi oluyor ama…

Neden öyle dediniz?
Çok klişe, duyarlılık kelimesi içi boş ya da dolu çok kullanılıyor. İnsani bir noktadan, bildiğimiz konularla ilgileniyoruz. Genele mâl edilebilecek gibi işlemeye çalışıyoruz. Yaptığımız hikayeleri çok iyi biliyoruz, özüne uygun davranıyoruz. Çok kötü iki filmimiz var. Montajı sabaha doğru bitiriyoruz genelde. Eğer sarılıyorsak kalktığımızda iş iyi oluyor, “kapat bir daha açmayalım” diyorsak kötü olduğunu biliyoruz.