Archive

Posts Tagged ‘12 Eylül’

Av. Emin Aktar: “Devletin suç işlediği bir cezaevi topluma kazandırılmalıdır”

eminaktarDiyarbakır Cezaevi’nin anıt müzeye dönüştürülmesi çalışmalarında önemli rol oynayanlar arasında yer alan Diyarbakır Barosu Başkanı Emin Aktar’la, cezaevinin geçmişini, bugünkü çalışmaları ve cezaevlerindeki işkenceyi konuştuk.

Diyarbakır Cezaevi’nin okul mu yoksa müze mi olması  gerektiği tartışması var. Buraya gelene kadar cezaeviyle ilgili neleri konuşmak gerekir?
Diyarbakır Cezaevi neyi ifade ediyor onu görmek gerekir. Burası 12 Eylül zulmünün en yoğun yaşandığı yer. Dünyada işkence yönünden kötü üne sahip 10 cezaevi arasında. Kürt sorununun, Diyarbakır Cezaevi’nde yaşananlar neticesinde ortaya çıktığı yönünde genel bir kanı da var. “Burayı kapatırsak, sorunun kaynağını kuruturuz” diye düşünüyorlar anlaşılan ki, burayı okul haline getirmeyi düşünüyorlar. Bu vahşetin yaşandığı yerin, insan hafızasında varlığını koruması gerekiyor. Bu bir intikam alma fikri değil, bunun gelecek kuşaklarda tekrar yaşanmaması için hatırlanması gerekiyor. Bu nedenle buranın müze hâline gelmesi gerekiyor. Burada zulme göğüs germiş insanlar da böyle istiyor.
Okul olursa ne olur?
Bu ülkenin okullara ihtiyacı  var tabii. Okul yapacak çok arsa da var. Peki burası okul olursa, öğretmenler ne öğretecek. 30 yıl önce burada insanlar, sopalarla dövülerek öldürüldü, insanlara dışkı yedirildi, başları kanalizasyona sokuldu. Burada okuma yazma bilmeyen insanlara marş ezberletildi. Burası bir okuldu zaten. Kim çocuğunu böyle bir vahşetin yaşandığı yere gönderir? Ben göndermem.
Diyarbakır halkının bu tartışmadaki pozisyonu nedir?
Herkes müze olmasını  istiyor. Tüm sivil toplum örgütleri o vahşetin simgeleneceği bir müzenin hazırlanmasını talep ediyor.
Okul fikri nereden çıktı?
Bence kendiliğinden oldu. Yıllardır konuşuluyor, “PKK’yi büyüten bu cezaevinde yaşanan vahşettir” deniyor. Kürt sorununun çözümünü hedefleyen bir süreçte bu adımlardan biri olabilir diye düşünüldü. Artniyetli bir fikir değil. Sayın bakan (Mehdi Eker), 12 Eylül’de yaşananları eksik biliyordu anlaşılan. En kolay akla gelen hayır işi okul yaptırmak. O da onu düşünmüş.
Ülkeyi yöneten partinin, Diyarbakırlı bakanından söz ediyoruz. Nasıl eksik bilir?
Bilmesi gereken şu: Tanıklar sadece orada zulme uğrayanlar değil. Cezaevinde yatanların yakınları ve çevreleri de tanıktır. İnsanlar yakınlarıyla Kürtçe konuşamıyorlardı. Görüşe geldiklerinde, demirparmaklığın arkasında, iki askerin koluna girmiş şekilde görüyorlardı yakınları. İşkence görmüş şekilde görüşe çıkıyorlardı. O dönemde yaşayan avukat ağabeylerimiz, cezaevine yalnız ziyarete gidemediklerini anlatıyorlardı. 5 bin insan 80-84 yılları arasında o cezaevinden geçmişse, en az 200 bin kişi etkilenmiştir. Bu yakınların anlattıkları var. O dönemde cezaevinde yakını olmadığı hâlde, zulme, işkenceye karşı duran insanlar da etkilendi. Bakan beyin bunları bilmesi gerekir.
Hükümetle iletişim kurabiliyor musunuz? Bir dayatma hissediyor musunuz?
Böyle bir problemimiz yok. Orası yasal olarak bakıldığında cezaevi yapacak. Orası okul yapılacaksa da müze yapılacaksa bunun kararını yerel yönetim vermezse, iş tıkanacak. Diyarbakır’daki yerel yöntemlerin DTP’li olması nedeniyle buranın okul olma ihtimali yok bence.
Cezaevinin şu anki durumu nedir?
Adli tutukluların kaldığı bir yer şu an. Kadın ve çocuk koğuşu var.
Bu cezaevinde ve Diyarbakır’daki diğer cezaevinde şu anda bir denetleme sorunu ve işkence tehlikesi var mı?
Hayır. Aynı vahşet bir daha yaşanmaz.
Türkiye hâlâ darbe planlarının yapıldığı bir ülke. Cezaevlerinin durumunu bu nedenle merak ediyoruz. İşkenceye karşı tedbir var mı?
Bizim genel olarak A’dan Z’ye kadar ifade ettiğimiz cezaevi tiplerimiz var. Siyasi tutuklu ve hükümlülerin çoğu, D, E ve H tipi cezaevlerinde yatıyor. Tek kişilik ya da üç kişilik odalardalar. Tabii buralarda F tipleri belirli bir tecrit getiriyor. Sosyalleşme ortamı sağlanırsa koğuş sisteminden daha iyi. İnsan onuruna uygun davranmak gerekir.
Türkiye’deki siyasi suçlu sayısı nedir?
10 bin civarında.
Geçen yıl PKK’lıların işkenceye maruz kaldığı yönünde söylentiler vardı. İşkence ve kötü uygulamalar siyasi suçlular için geçerli mi?
Belli cezaevlerinde bu tür sıkıntılar var. En yaygın sorunlar beslenme ve sağlık konusunda. Son günlerde Güler Zere üzerinden insanların farkına vardığı konu bu. Tedaviler sürdürülemiyor. Milliyetçi eylemlerin güçlü olduğu şehirlerdeki cezaevlerinde bu uygulamalar yoğunlaşıyor. Örneğin Erzurum Cezaevi’nde çok önemli sorunlar var. Mahkûmlar hâlâ yakınlarıyla Kürtçe konuşamıyor. Bu bir pratik haline gelmiş. Mevzuat açısından serbest ama. Diyarbakır’da bazı yerel kanalların izlenmesine izin verilmiyor. Belli yerel gazetelerin içeri girmesinde sıkıntı var.
Terörle mücadele kapsamında cezaevinde bulunan çocuk sayısı  kaç?
20 civarında bu tür tutuklu var. Bu çocuklar tek koğuşta kalıyor. İyi bir havalandırmaya sahip değil, yaz aylarında hava çok sıcak. Çocuklar bu sıcağa dayanamıyor ve bu da eziyete dönüşüyor. Ama Diyarbakır’da işkence var mı derseniz, hayır yok, bu tür bir duyum almadık.
Cezaevleri nasıl olmalı?
Suç işleyen insanı  ayrı bir yere koyarsınız, bu yerin adı cezaevidir. Onun insan olarak hakları olmadığı var sayılamaz. Medeni ve siyasi hakları kısıtlanır. Örneğin oy kullanmak, aday olmak, çocuklar üzerinde velayet hakkını kaybeder, mal alıp satamaz. Ancak kendiyle ilgili hakları korunmak zorundadır. Vücut bütünlüğü, sağlık, eğitim, kültür hakları gibi. İnsan sosyal bir varlıktır ve bu ihtiyaç karşılanmalı. İdeal bir cezaevi diye bir şey yok. Ağır ve hafif cezalara göre ayrı cezaevleri tasarlanabilir. Temel amaç öc almak değil, topluma yeniden kazandırmak olmalı.
Suç  işlemiş bir cezaevini topluma nasıl geri kazandıracağız?
Topluma hizmet edebilir. Herkes lafta askeri darbelere karşı olduğunu söylüyor. Ama pratikte bunun böyle olmadığını görüyoruz. Belli kesimler askerden medet ummuşlardır. Diyarbakır Cezaevi bu nedenle anıt müze hâline gelmesi gerekiyor. O dönemi hatırlatması için orada durmalıdır, darbenin ne olduğunu sürekli göstermelidir.
Ne gibi fikirleriniz var müzeyle ilgili?
O dönemi çağrıştıran bilgiler bulundurulmalı. Kaç kişi işkence görmüş, neden? Kısa yaşam öyküleri, o dönemi anlatan kitapların bulunacağı kitaplar, döneme ait resim ve fotoğraf sergileri. Dönem filmlerinin sergilenmesi düşünülebilir. Hamamda katledilen insanlar var mesela, orayı anlatacak, gerçek bir vahşetin olduğunu gösterecek yer var. Bu tartışmaya açılsın daha çok fikir oluşur.
Eğer devlet bunu kabul eder ve burayı müze yaparsa, 12 Eylül darbecilerinin yargılanması  gerekmez mi? Suçu işleyen devlet sonuç  olarak.
Evet. Bu bir kanıttır ama tonla kanıt var. Bu ülkede 17 yaşında Erdal Eren asıldı. Devlet yasal olarak öldürdü, darbe mevzuatına göre yaptı bunu. Bu da kanıt. İşkencede onlarca insan öldürülmedi mi? Bunların tümü kanıt değil mi? Devlet, devlet olmaktan kaynaklı yetkilerini görevlileri aracılarıyla kullanır. O dönemin görevlileri 12 Eylül cuntacılarıydı. Yapılan 12 Eylül anayasasının 27. yılındayız. Geçici 15. maddeye göre azami zaman aşımı süresi 30 yıl. En uzun süre bu. Vahşet 80-84 yılları arasında yaşanmış. Son suçun 84 başında işlendiğini kabul edersek 25 yıldan fazla zaman geçmiş. CHP’nin geçici 15. maddeyi kaldıralım demesi komedidir. 25 yıldır bu işin yapılması gerekirdi ve artık yapılma şansı yok. Mesele toplumun geçmişiyle yüzleşmesidir. 90’lı yıllarda yaşanmış ve zamana aşımına uğramamış bir sürü mesele var. İnsanlar gözaltında kayboldu, asit kuyularına atıldı. Hayata Dönüş Operasyonu, 2001 yılında oldu. Bunlarla da yüzleşelim. Toplum bunları affedecek ama gerçeği bilerek affedecek.

Y.Aktüel

Advertisements

“Yüzleşme için işkenceciler, çıkıp cesurca anlatsınlar”

17/09/2009 1 comment

nuricabirhaluk12 Eylül darbesinin en ağır uygulamalarına, en beter işkencelerinin ev sahipliğini yapmış olan Diyarbakır Cezaevi yine gündemde. Eski tutuklular buranın bir anıt müze olmasını istiyor, Diyarbakır Barosu da bu girişimi destekliyor. Fakat zulüm görmüş eski tutukluların asıl beklentisi, işkencecilerin tanıklığı.

FOTOĞRAFLAR: GÜVEN POLAT

“Geldiğimiz noktada en temel insani sorunlar bile söz konusu olduğunda hemen bölücülük yaftası yiyorsun. Kardeş, sen önce bana insan olma değerimi iade et. İtibarımı iade et. İnsanım diyebileyim. En temel insan haklarımdan yararlanayım. Seninle birlikte yaşamaya hazırım. Ama sen şiddetle yaklaşırsan olmaz. Ya herkes devlet gibi düşünecek ya da PKK gibi düşünecek. Devlet bunu istiyor. Ya silahı alıp dağa çıkacaksın ya da devletin yanında yer alıp yine dağa çıkacaksın. Takatim yok!”

Bu sözlerin sahibi Nuri Sınır. 1980-1983 yılları arasında Diyarbakır Cezaevi’nde ağır işkencelerden geçti. Davası 12 yıl sürdü ve suçsuz olduğu kanıtlanarak, beraat etti. Ardından devlete manevi tazminat davası açtı, bunu da kazandı. Fakat onun hayatı hiçbir zaman normal bir insanın hayatı gibi olmadı.

Diyarbakır Cezaevi, okula mı yoksa bir anıt müzeye mi dönüşsün tartışmaları sürerken, cezaevinde işkence görmüş eski tutuklularla görüşmek üzere Diyarbakır’a gittik. 12 Eylül darbesinin vahşi uygulamalarının akıl almaz boyutlara ulaştığı bu cezaevinde eziyet görmüş, zulme uğramış eski tutuklular “Diyarbakır 5 nolu Cezaevi Tutuklular Komisyonu” adında bir çalışma grubu oluşturdular. İşte bu komisyonda yer alan Haluk Yıldızhan, Nuri Sınır ve Cabir Yolbaş’la cezaevi yıllarını, sonrasında yaşadıklarını ve şimdi süren müze tartışmalarında aldıkları pozisyonu konuştuk.

İŞKENCECİLER MEKANİZMANIN TANIKLARIDIR

cezaeviÖncelikle belirtelim ki komisyon buranın bir anıt müze hâline gelmesini istiyor. Ancak bunun temel nedeni, toplumun 12 Eylül darbesiyle yüzleşememiş olması. Eski tutuklulardan Haluk Yıldızhan, işkenceye maruz kalmış, onurlarıyla oynanmış bu insanların senelerdir yüzleşmek için ortada olduğunu fakat muhataplarının karşılarına bir türlü çıkmadığını söylüyor. Bu yüzden de Diyarbakır Cezaevi’nin bir anıt müze durumuna getirilmesini istiyor. Haluk Bey’in konuya ilgili düşünceleri gerçekten dikkat çekici: “O uygulamaları bize reva gören yöneticiler hâlâ ayak diretecektir. Örneğin Kemal Yamak’ın böyle bir yüzleşmeyi yaşamadan ölmüş olması hâlâ içime sinmiyor. Ama bu zulmü uygulayan, uygulamak zorunda olanlar vardı. Astsubay, gardiyan, er… Onlar bir mekanizmanın tanığıdır. O yüzden onların da yüreklice ortaya çıkması önemlidir. Cesurca ortaya çıkıp yapılanlara tanıklık etmelidirler. Bu bir çağrıdır. Her kim bu işkenceleri yaptıysa ortaya çıkıp kussunlar. Biz travma yaşıyoruz tamam ama bakın bir arada onurumuzla yaşıyor ve konuşuyoruz. Onlar hiç travma yaşamadılar mı? Onlar da konuşsun.”

Biz ne kadar onları işkence günlerine döndürmemek ve bugün neler yapılabileceğini konuşmak istesek de, söz ister istemez o günlere geliyor. Cabir Yolbaş’ın anlattıklarını dinlerken bir yandan da kendimizi onların yerine koymaya çalışıyoruz. Olmuyor, olması da çok zor: “Koğuşta daha yatmamışız, akşam saat 7. Birden ‘Allah Allah’ sesleri duyuluyordu. ‘Ne oldu, Yunanlılar’la savaş mı çıktı’ diyorduk. Tamam başımıza bir işler geleceğini biliyorduk ama bu kadarını beklemiyorduk. Koğuşlarda üç kişi bir yatakta yatıyorduk ama uyuyamıyorduk. Temizlikte bir hata buluyorlardı, kalaslarla dövmeye başlıyorlardı.”

Bir taraftan da sonrasını  merak ediyoruz. Dışarıda ne oldu? Nuri Sınır yanıtlıyor: “Cezaevinden çıktıktan sonra, aynı okulda okuduğum arkadaşlarım bana selam vermekten korkar oldu. Beni gördüğünde kaldırım değiştiren insanlar oldu. Bir gün birinin yakasına yapıştım, ‘Ben kötü bir şey mi yaptım’ dedim. ‘Siz cezaevinde deşifre oldunuz’ dedi. Düşünebiliyor musun? Aynı sınıfta okuduğum arkadaşım. Sonra faili meçhuller başladı. Faili meçhuller deniyor ama failleri belli insanlardı. Bugün de oluyor. Önce biri öldürülüyor, sonra onun öldürüldüğünü gören öldürülüyor. Dicle kenarında bir torbanın içinde üç ceset bulundu, cadde kenarında üç ceset bulundu. Böyle böyle toplumun tüm değerleri allak bullak edildi.”

Yapılan işkenceler üzerine 78’liler Vakfı uzun bir çalışma yürüttü. İşkenceler anlatıldı ve kaydedildi. Serbesti dergisi bu konuya bütün bir sayısını ayırdı. Haluk Yıldızhan, bu kadar çok şey anlatmalarına rağmen, her şeyi anlatamadıklarını söylüyor. Soruyoruz:

Neden her şeyi anlatamıyorsunuz?
Çünkü uygulamalar o kadar çok ki, günlerce aylarca sürebilecek şeyler. Herkesin her anı programlanmış, düzenli işkence yapılıyor. Düşünebiliyor musunuz insanın tüm doğal ihtiyaçları işkence haline getirildi. Yemek işkence, sigara işkence, uyumak işkence, su içmek işkence, tıraş olmak işkence, yıkanmak işkence. İnsan bilmediği şeyi hayal edemiyor. Canlı fare yedirmeyi anlatamam. Ben size dayağı anlatamam, işkenceyi anlatamam. Yaşamanızı istemem ama anlatabilmem için yaşamış olmanız lazım. 5’e 10 kalasın sivri ucunu anlatmam lazım. Onun arkadan öne doğru gelişini anlatmak, kemikten çıkan sesi anlatmak zor. Önce copu anlatmak, sonra onun ters tarafıyla kolunuzdaki damarların üzerine inişini anlatmak, damarların kabarmasını anlatmak gerekir. Çok zor.

***

Nuri Sınır sözü tekrar alıyor:  “Devlet bizzat tahrik ediyordu. Cezaevinde herkes dibe vurmuştu. İnsanların onurlarıyla oynandı, her şey sıfırlanmıştı. Koğuşta bile bir şey düşünme şansımız kalmadı ki! 24 saat eğitim yaptırıyorlardı. 16 saat yerinde sayarak marş okumanın ne demek olduğunu sen hesap et: “Yıldırımlar yaratan bir neslin ahfadıyız” marşı. Tekrar tekrar. 50 insan. Tahrikler saldırılar oldu. Biz özetle diyoruz ki; insanca yaşama şartları olsun. Yoksa Kürtler çok meraklı değiller yani aman biz ayrılalım diye. Seninle şimdi, burada sohbet ediyoruz, içki de içeriz, plaja da gideriz. Geçmişten böyle gelmiş toplum. İnsanları bu şeylere mecbur eden devletin politikası.”

Ve Nuri Bey tüm olan biteni, açılım tartışmalarını, 12 Eylül tartışmalarını özetleyecek bir cümle kuruyor: “İşkenceyi, zulmü biz gördük ama cezasını tüm Türkiye çekti.”

Y.Aktüel

“Suretim İnceden Güldü”

canik2Osman Canik’in şiir kitabı  “Suretim inceden güldü” kitapçı raflarındaki yerini aldı.  Giresunlu şair dağları, 12 Eylül’ü, 70’leri, 2006’da başkanlığını yaptığı “Deliler Derneği”ni ve masumiyet çağının masum çocuklarını anlattı.

Fotoğraflar: GÜVEN POLAT

“Denizi severim ama dağları başka severim. Ladin’i severim, Ladin çamını başka severim. Dünyada bana âşık olduğun iki şeyi söyle dersen, bir Ladin ağacı derim, bir Karayemiş derim. Yaprak dökmezler çünkü. Ladin ağacı nerede olursa olsun, dikine büyür. Eğer uç noktada gidecek yeri yoksa kendini ışığa eğmez, intihar eder. Ucunu kesmeye kalkarsan intihar eder. Başka bir ağaçtır Ladin ağacı.”

Osman Canik’le yeni kitabı  üzerine röportaj yapmak için telefonda görüştüğümüzde “İşiniz zor, ben öyle işleri bilmem” diye bir yanıt aldık. Söylediği kadar varmış, biz mi ona sorduk soruları, onun hayata dair sorularını anlamaya mı çalıştık karar sizin.

56 yaşında Canik. Giresun’un dağlarından, yaylalarından 19’unda gelmiş İstanbul’a. Salacak’taki öğrenci evindeyken yüreğinde devrim ateşi yanarmış. Şiirlerinde 12 Eylül’ün kirli elleri geziyor. Öğrenciliğindeki ateşi o eller mi söndürdü? “Değil” diyor, “Biz Fatsa’da, 78’de yenildik. Fatsa örneği yaşandığında, devrimciler yerel yönetimi aldı. O çok başka bir şeydi, o muhteşemdi, o alternatifti. Ondan evvel Çorum ve Sivas’ta birsürü şey oldu. Bu ülkeye en büyük ihanetleri eden adam Süleyman Demirel, o zaman ‘Çorum’u bırakın Fatsa’ya bakın’ demişti. Fatsa’da alternatif bir hayat kuruyordu o çok aşağıladıkları insanlar. Mahkeme kurulmuyordu, insanlar kendi aralarında hallediyordu meselelerini. Kapitalizmin en korktuğu şey oldu, özel mülkiyet sorgulandı orada. Türkiye’nin en büyük travması, Fatsa sendromudur. Türkiye devrimcileri orayı savunamadılar, Fatsa gitti ve Türkiye’de devrimci hareket yenildi. Devrimciler 12 Eylül’de değil, Fatsa’da yenildi. Fatsa düştü. Türkiye, tarihinin en büyük eylem ve organizasyonunu kaybetti. İtiraz yoktu uygulama vardı, kendi hukukunu koymuştu insanlar. Gönüllülük vardı. Meselemiz gönüldü. 12 Eylül kendi hesaplarıyla geldi, onları ben bilemem.”

EYLÜL 12’DEN VURUR

Osman Canik’e 12 Eylül’ü durduk yere değil “Eylül 12’den vurur” şiirinin dizelerini okuduk da sorduk. Şu dizelerle başlıyor şiir: soluklarımızı tutup / kısılan seslerimizle / açan güllerin tanıklığında / baharlardan koparıldık / rövanşsız bir maçla / hayatın dışına atıldık.

70’lerde gençliğini yaşamış insanlarda başka bir şey oluyor. İşkenceler, cani uygulamalar, siyasi cinayetler bir tarafa, başka bir şey var. O dönemi yaşamayanlar fazlaca bilmiyor. “Araziye Uyanlar” adlı şiirinde 70’lerdeki bazı dostlarına kızıyor Canik: en zekilerimiz / en muhaliflerimizdiler / en eğitimlilerimiz / kılıçtan keskinlerimizdiler / en gözü karalarımız / kahramanlarımızdılar / çok hızlı terk ettiler / en erken inip gemilerden / ilk perondan bindiler trenlere / hayatı keşfettiler / ehlileştiler.

Ehlileştiği vakit kızıyorlar dostlarına, işte öyle bir kuşaktan söz ediyoruz ve soruyoruz:
* Nasıl dostluklardı onlar? O kadar acı yaşanmış ama dostluklarınızdan söz ederken gözleriniz parlıyor ve onu anlatın istiyoruz. Ehlileşenlere bu kadar kızabilecek kadar dost olmaktan söz ediyoruz. Nasıl ehlileşiyor insan?
Yaşın kaç Onur?
* 80 doğumluyum.
O tarihi unutma bak. Şimdi reklam piyasasında gördüğün ne kadar abin varsa, vahşi kapitalin mamullerini pazarlamaya yönelik yeteneklerini, akıllarını, gönüllerini, vicdanlarını satan abilerinden söz ediyorum, onların hepsi eski solcudur. Ben onlardan tiksinmiyorum, “tiskiniyorum.”
Dostluklara gelince, biz de yaşayamayacağız bir daha. Hakikaten meram anlatma ustası değilim. Onu yaşamak lazım. Çünkü hesapsızsın, kitapsızsın. Hiçbir beklentin yok. Ben bunu mahallesinde birinden görüp devrimci, sağcı, solcu olmuş insanlar için söylemiyorum, biraz okuyarak kendi belirlediği hayatı yaşamak isteyenler için müthiş bir masumiyet vardı. Yani senin gerekçen ne olursa olsun devrimci ya da muhalif olmak için, oraya gelirken herkes masumlaşıyordu. O seni başka bir şey yapıyordu. İnsanlar çok şey bilmiyordu ama hakikaten masumdu.
* Tamamen apolitik bir çerçeveden bakın lütfen. Ertem Eğilmez’in filmlerinde, Sezen Aksu’nun şarkılarında da sözünü ettiğiniz masumiyet vardı. Sanki 70’lerin bir masumiyeti var. Bu masumiyet nasıl yitirildi? Anadolu’dan gelip İstanbul’da hayat kurmuş bir şairle konuşuyoruz şimdi. Hem de İstanbullu olamamış bir şair.
Aşkı kutsamış bir kuşak düşün. İstanbul’da eğitimini almış, Robert’lerde, Boğaziçi’lerde okumuş insanlar da arkadaşımızdı. Ama 70-80 arasındaki mücadeledeki insanların çoğu taşradan gelmişti. Bu insanlar gelirken yanlarında bir şeyler getirdiler. Bu saflığın vahşi kapitalizm tarafından giderek yok edildiğini gördüm, görüyorum. Sana belki bunu somutlayamam ama nefes alırken, koklarken bunu hissedebilirsin.
Misal; Yılmaz Güney hayranısın. “Umutsuzlar” diye bir filmini izliyorsun. Diyorsun ki “Bu en güzel aşk filmi.” Onu en güzel aşk filmi sanıyorsun. Yılmaz Güney, sevgilisini bir kere öpmüyor. Elinden tutup da saçlarını okşamıyor. Aşkı böyle öğrenmiş bir kuşağız biz. Biz o kadar korkak ve masumduk ki. Sevdiğimize sevdiğimizi söyleyemeyecek kadar yüreksizdik. Ama 100 kişinin içine dalabilecek kadar da cesurduk. Hangisi cesaret bunun? Sevdiğine sevdiğini söyleyemeyecek kadar yüreksizsen sonun yok. Oradan yenildik işte.

***

“Delinin başkanı” olmuş

Sohbetimizi Kadıköy’de bir kafeteryada gerçekleştiriyoruz. Dostları geliyor gidiyor, oturup sohbete katılıyor, Canik hakkında güzel sözler söyleyip gidiyorlar. En çok garsonlar seviyor onu. Bize güzel öyküler anlatıyor ama bu öykülerden bir tanesini biz de bilerek oturmuştuk o masaya. Çanakkale’de kurulan Deliler Derneği. 7 Haziran’da olağan kongresi var derneğin, Osman Canik, 2006 yılında başkanlık yapmış. Anlatmasını istiyoruz:

“Çanakkale’de safiyane bir pikniğe gitmiştik. O gün oldu dernek işi. Takdir edersiniz ki; tıbbi bir delilikten söz etmiyorum. 2006 yılında derneğe başkan olurken bazı vaatlerde bulundum. ‘Aklın zulmüne son vereceğiz’ dedim. Şu gördüğün dünyayı akıllılar yönetmiyor olsa bundan daha kötü olur mu? Akıl ne yapıyor bana söylesene? Edebi metinlerin dışında, Adorno’nun  derinliği (“Akıl için aklın fedası” adlı denemeye gönderme yapıyor) dışında bir fanteziydi. Acaba deliler yönetse dedik. Çıkar ve iktidar duygusunun olmadığı insan delidir herhalde. Akılla hesaplaşmam var, akılla kavgam var.  Belki insanlar bana ‘vasati zekâda olduğu için, zeki insanları kıskanıyor’ diyecekler, desinler. Zekâm yok, vasatım. Ama bu vasat zekâ beni çıkar ve iktidar duygularının dışında bırakacak kadar bir ahlak öğretti. Aklın faşizmi, aklın fetişizmi var. Buna isyan ettik orada.”

Osman Canik’in bir de derdi var. Milyonda bir görülen bir hastalığa yakalanmış; iki kalçasında kemik ölümü gerçekleşmiş, birine protez takmışlar birini ameliyat etmişler. Bastonla yürüyor. Hastalık değil Canik’e koyan. En sevdiği iki şeyi yapamamaktan şikâyetçi. Dereye girip alabalık tutamayacağına, bir de 2600-2700 metreye çıkıp dağlarda özgürce yürüyemeyeceğine yanıyor.

canik1NASIL ŞAİR OLUNUR?

Osman Canik, sohbetimizin başından sonuna kadar “Ben şair değilim, Küçük İskender, Murathan Mungan varken ben haddimi bilirim” dedi. Biz de sorduk:

* Neden şiir yazıyorsunuz o zaman?
Yakup’ta önemli edebiyatçılarla oturduk, rakı içiyorduk. Ben kimseyle edebiyatçı kimlikleriyle arkadaş olmadım ama oradalardı işte. Sene 89, Hürriyet’ten röportaja geldiler. Herkesi tanıyorlar, o yazar, bu şair, bana da sordular “Sen nesin” diye, dedim ki “Ben de vesair.” Neyse ertesi gün telefon çaldı. Giresun’dan annem arıyor: “Reziiil, sen ne biçim adamsın.” “Kadın ne oldu bir söyle”, rakı içerken yarım sayfa fotoğrafım çıkmış, üzerinde “Şair Osman Canik rakı içiyor” yazıyor. Mecburen şair olmak zorunda kaldım, “Yalanım, yalnızım, yanlışım” adında ilk kitabımı yazdım.
* Yok mu yazarken bir muradınız?
Bu kadar kepazeliğin içinde ses çıkarmak gerekiyor. Şiir olsun diye yazmadım. Ben şair değilim, haddimi bilirim. Ama insanın bir derdi olmalı, muradı olmalı. Ben bu düzeni değiştiremiyorum, bu üretim ilişkilerini değiştiremiyorum ama mahallemi değiştirebilirim, çevremdekileri değiştirebilirim.

“Türkiye’nin 28 yılı boşa geçti”

hb2Haluk Bilginer, “Nerede Kalmıştık” adlı  diziyle televizyon ekranlarına tekrar “merhaba” diyor. Usta oyuncu, dizide 12 Eylül darbesinden bir gün önce kafasını yere çarpıp komaya girerek, 28 yıl uykuda kalan Ateş karakterini canlandıracak. Bilginer’le 9 Ekim’de Turkmax ekranlarında başlayacak olan yeni dizisi, 12 Eylül ve darbeden bugüne geçen 28 yıl üzerine konuştuk.

Fotoğraflar: ERGUN CANDEMİR

* Hem İngiltere’de hem Türkiye’de dizi oyunculuğu yaptınız. İki ülkedeki televizyonculuk ve dizi sektörünü değerlendirir misiniz?
Orada televizyon Türkiye’deki gibi gelişmeye çalışan bir sektör değil. Ayrıca oradaki işleri sadece İngiltere’de değil, tüm dünyada gösterebiliyorlar. Dolayısıyla bu prodüksiyon ve bütçeye yansıyor. İşler daha titiz ve kaliteli yapılıyor. Türkiye’de her sezon 100 dizi başlıyor, ama 100 yönetmen var mı emin değilim.
* Türkiye’de birçok oyuncu kariyerine bu dizilerde başlıyor. Bu oyuncular için iyi bir başlangıç mı?
Televizyon bir kariyer değildir ama bazıları öyle sanıyor. Televizyonda oyunculuk falan öğrenemeyiz, televizyon kariyeri diye bir şey olamaz, televizyon çabuk üretilip tüketilen bir şey. Televizyon denen makine sizi buradan yiyip öbür taraftan tükürür. Bir daha adınızı bile hatırlamaz kimse. Bu nedenle fazla önemsememek ve eğlence aracı olarak görmek lazım. Hakkını da vermek gerekir, küçümsememek de lazım.
* Sizi hep uyarlama dizilerde görüyoruz. Özel bir nedeni var mı?
Pazartesi-salı dışında çalışamıyorum çünkü tiyatro var. Stüdyoda çekilebilecek dizi lazım, ona da iki gün ayırıyorum. Televizyona da iki gün yeter zaten. Hayatımızı onunla geçirmeyelim.
hb* Yeni başlayacak diziniz “Nerede Kalmıştık”a dönelim isterseniz. 12 Eylül darbesinden bir gün önce komaya girip, 28 yıl sonra uyanan ve hayatına devam eden Ateş adlı karakteri canlandırıyorsunuz. O gün Ateş değil de Kenan Evren komaya girseydi, hayatımızda ne değişirdi?
Yani o olmazdı da başkası  olurdu (Gülüyor). Kişilerle doğrudan ilişkili bir şey değildi tabii. İşi ona ihale etmişler. Evren uyusaydı yine aynı şey olurdu, benzer şeyler olurdu. Türkiye’nin yine içi dışına çıkardı. Öyle oldu çünkü. Uzun süreler kaybetti Türkiye. Hâlâ onun sıkıntılarını çekiyoruz ülke olarak.
* Oynadığınız Ateş karakterinin öyküsü nasıl?
Ateş, 11 Eylül 1980 günü  duş yaparken sabuna basıp, kafayı yere vurarak komaya giriyor. 28 yıl uyuyor ve uyandığında bambaşka bir Türkiye buluyor. Şu ilginç; para söz konusu olsaydı aynı parayı harcayacaktı, şimdi sıfırlar atıldı milyonları görmedi mesela. 28 yılda altı sıfır geçti hayatımızdan. Bu bize çok güzel malzemeler yaratıyor.
* Komaya kadar nasıl biri Ateş?
Öğrenci, liseyi yeni bitirmiş. Sevgilisiyle buluşacak ilk defa. Sevgilisinin annesi babası evde yok, onun doğum gününü kutlamaya gidecek. Sevgilisini de bu işin mürüvvetini de göremeden komaya giriyor zavallı. Yani uyandığında 50’sine merdiven dayamış bakir bir adamla karşı karşıyayız.
* Kimler oynuyor?
Celal Kadri Kınoğlu, Deniz Arcak, Füsun Erbulak ve Şebnem Dönmez var. Beş kişilik ana kadro bu. Çok da iyi bir kadro olduğunu düşünüyorum. Birbirine yakışan bir grup oldu. Birkaç bölüm sonra da başka karakterler gelecek, ama esas bu beş karakterle dönüyor.
* Celal Bey’le Tatlı Hayat’ta da komşuydunuz, bu dizide de komşusunuz. Gerçek hayatta nasıl bir ilişkiniz var?
Çok yakın arkadaşız. Evlerimiz yan yana, balkonu ortak kullanıyoruz. Balkondan geçiyoruz birbirimizin evine. Diziye gelirsek ben 28 yıl uyumuşum da Celal’in karakteri ne yapmış? O da uyanık kalmış, ama 12 Eylül çocuğu olarak yaşamış. Bir fark yok. Onu da uyumuş kabul edebiliriz.
* 12 Eylül günü Haluk Bilginer ne yapıyordu?
12 Eylül’de İngiltere’deydim. Bir dostumun eşi telefonla arayıp, yarım yamalak Türkçesiyle sabahın köründe arayıp “Paşalar geldi” dedi. Ben de “Türkiye’den misafir bekliyordunuz da bizim mi haberimiz yok” dedim. Sabahın sekizinde öğrendik. Çok can sıkıcı bir dönemdi. 1977’den beri yurtdışındaydım ve 1992’ye kadar orada kaldım.
* Türkiyeli bir sanatçı, İngiltere’de bu olanları nasıl yaşadı?
İngiltere’de sokaktaki insanın umurunda değildi, ama orada yaşayan Türkler çok tedirgindi. Ülkenin geleceği hakkında belirsizlik vardı. İnsanlar ne yapacağını bilemedi. Ondan sonra yurtdışından takip eder olduk, gazeteleri bulmaya çalıştık. Oranın gazetelerindeki küçük haberlerden, BBC World’den bir şeyler anlamaya çalıştık. İnsanlar tutuklandıkça kendi aramızda konuşuyorduk. Sıkıntılı bir süreçti.
Türkiye bu süreçle yüzleşebildi mi?
Türkiye’nin en büyük sorunu bu süreçle yüzleşememek, hesaplaşamamak oldu. Bunun hesabını daha veremedik. Bu ülkenin tarihini anlamamak ve bu konuda ısrarcı olmak gibi bir inadı ve sorunu var. Kendimizle yüzleşsek, hesaplaşsak çok daha sağlıklı bir gelecek bizi bekliyor olurdu.
* Böylesine hassas bir konudan yola çıkıp durum komedisi yapmak risk değil mi?
Yani 40 yaşın altındaki insan aslında ne demek istediğinizi tam olarak anlayamaz. 12 Eylül’de 12 yaşında olan biri şimdi 40 yaşında. Bu insan darbenin ilk birkaç yılını yaşadı ama ne olduğunu kavramadan yaşadı. 12 Eylül’ü anlatan bir dizi olsaydı ancak 40 yaşının üstündekiler ilgiyle izlerdi. Tamam insanlar okudu, ağabeylerinden ablalarından öğrendi. Türkiye’nin geçirdiği evreleri herkes biliyor tabii ki. Bu dizi, 12 Eylül sonrasını uyuyarak geçirmiş bir insanın neyle karşılaşacağı sorusunu soruyor. O nedenle o tür bir sorun yok.
* Biraz rolünüzden söz edelim. Daha önce “Tanrı” rolünü oynamıştınız, şimdi de yaşanmamış bir süreci oynuyorsunuz. Yaşanması imkânsız şeyleri oynamaya kendinizi nasıl hazırlıyorsunuz?
Altı ay Tanrı’yla yaşamıştım o rol için (gülüyor). Şimdi bu role gelince adam uyanınca cep telefonunu çakmak sanıyor. Uzaktan kumandayı bilmiyor. Kızlara “Bizim evde renkli televizyon var” diye hava atıyor. Her şey tuhaf geliyor. Düşünün işte ne internet var ve diğer yeni iletişim araçları. “İnternet kim, öyle bir arkadaşınız mı var” diye soruyor. Süleyman Demirel’i başbakan sanıyor. Gerçi haksız da sayılmaz, hâlâ başbakan sayılır. Son 28 yılda olup bitenler açısından, adamın her sürprizle karşılaşası yeni şeyler öğrenmesi anlamına geliyor. Kılık kıyafetlerden çok komedi unsuru çıkıyor. Bir çocuk gibi oynamak gerekiyor. Hüzünlü bir yanı da var tabii. O kadar çok şey yaşanmamış ki.
* Sizce Türkiye o 28 yılı nasıl geçirdi?
Çok boş geçirdi. Renkli televizyonla, cep telefonuyla olacak iş değil tabii ki. Güya iletişim çağındayız, kimse kimseyle konuşmuyor. Duygularımızı döktüğümüz kalemi kağıdı da bıraktık. Bu işin gündelik tarafı. Fakat yeni yetişen çocuklar öyle bir yetiştirildi ki; “bunlar bir şeye bulaşmasın, bunlar bir şeyi bilmesin” diye yaklaşıldı. Onları ilgilendirmeyen şeylerle ilgilenmelerini sağladılar. Hayatlarını doğrudan ilgilendirmeyen bir sürü şeyle ilgilenilmesi tavsiye edildi.
* Nelerle ilgilenmedi 12 Eylül gençleri?
Bir kere “Bana ne siyasetten” diyen bir kuşak yetişti. Siyasetin doğrudan yaşamlarını ilgilendirdiğinin farkında değiller. Aldığı nefesin, yediği ekmeğin, gittiği okulun, sevgilisiyle kurduğu ilişkinin doğrudan siyasetle ilgili bir şey olduğunu anlamadılar. Siyaset yaşamı doğrudan düzenliyor. Böyle olunca çocukların tutunacak bir şeyleri de kalmadı. Bir umut da yok. Ağır bir nihilizm var. Düzenleyemediği ve etkin olamadığı bir şey içinde yaşıyor. Bunu değiştirecek bir öneriyi sağlayacak altyapısı da olmadığından ya çok ilkel ve basit değerlere tutunmaya çalışıyor ya da hiçbir şeye tutunmadan sıfır umutla gününü gün etmeye gidiyor. Seçim yapamıyorlar, düş kuramıyorlar. Böyle gelecek tahayyül edilmez. Birsürü gencimizi boşlukta bıraktık. 12 Eylül’ün armağanıdır. Toparlamamız şart. Yeni bir şey söylemiyorum şu anda ama her fırsatta bunu tekrarlamamız lazım. Düşsüzlük çok tehlikeli.
* Bir korku toplumunda yaşıyoruz ve sizin de küçük bir kızınız var. Bu toplumda yaşayan hem bir sanatçı hem de bir baba olarak sizin ne tür korkularınız var?
Nerede eğitilecek, kimlerle arkadaşlık yapacak, geleceği ne olacak? Bunlar büyük soru işaretleri. Türkiye’deki eğitim zaten skandal. Özel dershane ne demek? Eğer böyle bir şey varsa sözün bittiği yerdeyiz demek ki. Böyle bir eğitimin olduğu ülkede ne yapacak? Yabancı dilde eğitim diye bir saçmalık var. Büyük paralar karşılığı yabancı dilde eğitim verilen okullara çocuklar gönderiliyor. Bu ancak sömürge ülkelerinde olur. Türkçe’yi kim öğretecek? İngilizler gibi İngilizce konuşmaksa ders, aynı cümleleri 24 saatte Çince de söylersiniz. Her ana-babanın bu ortamda telaşı ve soru işaretleri oluyor. Daha zamanımız var, onun kendi seçeneklerini belirleyebileceği bir yaşam kurmaya çalışacağız.
* Birlikte oynadığınız  genç oyuncular sizden çok şey öğrendiğini söylüyor. Biraz da eğitimci yönünüzden söz eder misiniz? Eğitimcilik bir yıldız için lüks değil mi?
Sağolsunlar. Ben eğitimciliği sevmeme rağmen zaman sorunum var. Çünkü bu iş ciddi sorumluluk işi. Bahçeşehir Üniversitesi’nde master hocasıyken bir ders bile kaçırmadım. Ancak bu beni çok engelliyor. Turne yapamıyorum, İstanbul dışında film çekemiyorum. Bir de gelmeyen öğrenciler olunca insan şaşırıyor. Onların daha titiz olması gerekmiyor mu diye düşünüyorum. Eğitim disiplin ve süreklilik işi. Arada bir seminerler yapmayı tercih ediyorum.
* Jenerik şarkısını bu dizide de siz söylediniz. Şarkı söylemeyi seviyor musunuz?
Şarkı söylemekten hoşlanıyorum. Müzikallerde de çok oynadım. Şarkıcı değilim, ama söylemeyi seviyorum. Güzel de yapıyorum gibi geliyor. O nedenle jenerik şarkısını bana söylettiler. Canlandırdığım karakter de zaten Cem Karaca hayranı. Long play’leri var.
* Turkmax geniş kitlelere hitap etmiyor. Bu sizde bir sıkıntı yaratmayacak mı?
Tam tersi çok mutluyum. Ben en çok tiyatro salonunda ne kadar izlendiğime bakıyorum. Diğeri eğlence. Özel kanallarda reyting telaşı yaşayacak bir durumum yok. Burada yıl sonuna kadar kaç bölüm çekeceğimi, hangi bölümün ne zaman yayınlanacağını biliyorum.

“Mağdurlar toplumla birlikte iyileşecek”

kaptanogluÜstünden 28 yıl geçti ama 12 Eylül’ün, sadece direk mağduru olan yüz binlerce insanın değil tüm toplumun üzerindeki hastalıklı etkisi sürüyor. Osmangazi Üniversitesi Psikiyatri Anabilim Dalı öğretim üyelerinden Prof. Dr. Cem Kaptanoğlu’yla, darbenin yaşattığı sosyal travmalar üzerine konuştuk.

FOTOĞRAF: KORAY IŞIK

* 12 Eylül sürecinde pek çok insan, aile ağır travmalar yaşadı. Bu insanlar bugün aramızda. Yaşanan travmaların etkilerini, izlerini toplumda nerelerde görüyoruz?

12 Eylül darbesi, solda yer alan insanlara, sosyalistlere en ağır kişisel acıları yaşattı. Yaşamlarını yitirenler dışında, işkence gören, kaybedilen, sevdiklerini yitiren, ruhsal bedensel sağlıklarını kaybeden yüz binlerce insan var. Aileler dağıldı, on binlerce insan yurtdışında sığınmacı olarak yaşadı, öldü. Acıları, çaresizlikleri gelecek kuşaklara bilinçli veya bilinçdışı olarak aktarıldı. “12 Eylül”ü geçmişe gömemememiz, toplum olarak onunla yüzleşip, duygusal, düşünsel yüklerinden arınamamamızın en ağır etkilerini 12 Eylül’ün bu bireysel mağdurları yaşıyor. Onların eski yaraları yıllardır her işkence haberi, her siyasal cinayet, her darbe girişimiyle tekrar tekrar kanatılıyor. Tek başlarına bu travmanın etkilerinden kurtulabilmeleri mümkün değil. İyileşmeleri toplumla birlikte, toplumun tanıklığıyla olabilir. İyileşme sürecinin gecikmesi öç fantezilerini, şiddeti veya duyarsızlaşıp içe kapanmayı, ruhsal iç patlamaları getirir. Bu tür toplumsal travmalardan sonra bu travmanın etkilerinin yalnızca birinci dereceden mağdurlarıyla sınırlı kalmadığını biliyoruz. Annesinin gözlerindeki hüzünden, babasının televizyondaki bir habere verdiği tepkiden, 12 Eylül’de katledilmiş, cezaevinde ölmüş, yurtdışına kaçmış bir amcanın, yeğenin acıklı öykülerinden genç kuşakların ikincil mağdurlar olarak travmatize olmamaları mümkün değildir. Toplumun çok geniş bir kesimi benzer travmatik anıları doğrudan yaşamış veya tanık olmuştur. İnsanların bir travmadan etkilenmeleri için mutlaka onu yaşamış olmaları gerekmez. Haberdar olmak, bilmek yeterlidir.
* Toplumu, yaşayan canlı bir varlık olarak kabul edersek, toplum askeri bir darbeden nasıl etkilenir, darbe toplumsal olarak nasıl anlamlandırılır?
Darbecilerin söyleminde genellikle ön plana çıkarılan bir “öteki” (komünist, bölücü, dinci vb) olmakla birlikte, toplumu çatışmasız, “tek bir yumruk gibi bir ve bütün” hale getirme, toplumsal çekişmelere son verme arzusuyla yanıp tutuşan darbeciler, toplumun kendi hayallerindeki ideal topluma benzemeyen her farklılığını hızla ötekileştirirler. Askeri yönetimler, bu imkânsız arzularını gerçekleştirmek için şiddet uygularlar, hapsederler, asarlar, yasaklarlar. Toplum mühendisliğinin bu en acımasız biçimi toplumu hiçbir zaman “tek ses, tek vücut” haline getiremez ama toplumu örseler, özgüvenini, gelecek hayallerini, umutlarını elinden alır. Acımasız yasaklarla, cezalarla şartlanmış toplum, tesadüfen birisi elini kaldırsa, tokat yememek için kaçan, örselenmiş çocuk gibidir. Akıldışı yasaklar iç dünyalarına sinmiştir.
* 12 Eylül darbesi ve darbenin getirdiği yaşama kültürü, Türkiye toplumunda ne tür travmatik etkilere yol açtı?
12 Eylül darbesi 28 yıl  önce olmuş ve geçmişte kalmış bir olay değildir. “12 Eylül” bir metafordur, yani yalnızca 12 Eylül 1980 darbesini çağrıştırmaz, temsil etmez zihinlerimizde. O nedenle, “12 Eylül zihniyeti”, “12 Eylül hukuku”, “12 Eylül rejimi” derken olup bitmiş bir darbe, rejim değil kast ettiğimiz. Bu tanımları özel bir devlet-toplum ilişkisinin yerine geçenleri olarak kullanıyoruz. Toplumun kendisi için iyi olanı seçebilecek yeterlilikte olmadığına inanan ve toplum üzerinde onun iyiliği için tahakküm kurup sürdüren bir umutla doğrunun, iyinin tek sahibi narsistik devletle bu ilişkinin mağduru toplum ilişkisinin metaforudur “12 Eylül”. Osmanlı’dan bu yana süregelen bir travmatik devlet-toplum ilişkisinin 28 yıllık adı olmuştur. “12 Eylül”ün 28 yıl sonra bile hâlâ devam ediyor olması, tabii ki bu tarihi takvimdeki yerinden söküp çıkarıp tarihsiz kılan en önemli etkendir. 28 Şubat, 27 Nisan, Sarıkız, Ayışığı, Eldiven… Bunlar “12 Eylül” zihniyetini tekrar iktidara getirmek için değil onun iktidardan düşmesini engellemek için yapılmış veya planlanmış askeri müdahalelerdir. Bu bağlamda Türkiye toplumu geçmişte kalmış bir darbenin travmatik izlerini taşımıyor. Toplum olarak “oh geçti” dememize ve yavaş yavaş güvenlikte olduğumuz, kendi özgür tercihlerimizi yapabileceğimiz duygusunu yaşamamıza izin vermeyen bu kesintisiz darbe rejiminin, 28 yıldır sürdüğünü Ergenekon’la bir kez daha gördük.
* 12 Eylül’ün kendine has uygulamaları neler oldu?
Her darbe başlangıçta, tek güç olduğunu göstererek toplumu teslim alır. Ülke büyük bir cezaevine çevrilir. Özellikle direnmeye çalışanlar ibret olsun diye acımasızca ezilir. 12 Eylül 1980 sonrası bütün bu “şok operasyonları” toplumun gözleri önünde, göstere göstere yapıldı. Güneydoğu’da çok daha uzun ve acımasız olan bu süreçte insanlar “ötekiler”den biri olmadıkları, yani işten atılmadıkları, siyasi mülteci olmadıkları, polisin jandarmanın eline veya cezaevine düşmedikleri, işkence görmedikleri için şanslı olduklarını düşünüyorlardı. Böyle dönemlerde darbecilerin “iyi vatandaş” tanımının dışına çıkmamak hayatta kalmanın temel koşuludur. Saçınız, sakalınız, kitaplığınızdaki kitap, okuduğunuz gazete, dinlediğiniz müzik, konuşurken kullandığınız kelimeler, birlikte görüldüğünüz insanlar, her şeyiniz gözaltındadır artık. Televizyonlarda okunan bildiriler, “ölü ele geçirilmiş” insan cesetleri, yasaklanmış yayınlar sıradan vatandaşların, dolayısıyla toplumun ne yapması nasıl olması gerektiğinin, tersini yaparsa başına nelerin geleceğinin mesajını verir. Kısacası toplum esir alınmıştır. Her darbe topluma, halka karşı yapılır. Darbecileri rahatsız eden toplumun kendi otoritesinin dışında onun için tehdit oluşturan “yıkıcı unsurların oyununa gelmesi”, baştan çıkmasıdır.
* Darbeci zihniyetin korkuları yok mu?
Gerçekte darbecilerin korktukları, toplumun vesayetlerinden çıkacak olgunluğa ulaşmasıdır. Onlar toplumun hep çocuk kalmasını isterler, halkın seçimlerini aşağılarlar, sürü olduğunu, koyun olduğunu söylerler ama yaptıkları her darbe de öncelikle toplumun en bilinçli kesimlerini öncelikle ezer. Askeri darbe yaşamış toplumlar, özgüvenlerini kaybeder, toplumsal taleplerde bulunmanın, bunlar için mücadele etmenin boşuna olduğunu, nasılsa hiçbir şeyi değiştiremeyeceklerine inanmaya başlarlar. Buna psikolojide “öğrenilmiş çaresizlik” deniyor. Her nasıl olursa olsun güçlü olmanın veya güçlüden yana olmanın biricik çözüm olduğuna inanırlar. Şiddetin sorunların çözümünde etkili bir yöntem olduğunu, toplumu akıldışı bir şiddete boğmuş devletin rol modelliğinde kolayca içselleştirirler. Bu gün eğer, ne uğruna olursa olsun “Kurşun atanın da yiyenin de şerefli olduğu” bir ülkede yaşıyorsak bunu “12 Eylül”e borçluyuz.

Y.Aktüel