“Yüzleşme için işkenceciler, çıkıp cesurca anlatsınlar”

17/09/2009 1 comment

nuricabirhaluk12 Eylül darbesinin en ağır uygulamalarına, en beter işkencelerinin ev sahipliğini yapmış olan Diyarbakır Cezaevi yine gündemde. Eski tutuklular buranın bir anıt müze olmasını istiyor, Diyarbakır Barosu da bu girişimi destekliyor. Fakat zulüm görmüş eski tutukluların asıl beklentisi, işkencecilerin tanıklığı.

FOTOĞRAFLAR: GÜVEN POLAT

“Geldiğimiz noktada en temel insani sorunlar bile söz konusu olduğunda hemen bölücülük yaftası yiyorsun. Kardeş, sen önce bana insan olma değerimi iade et. İtibarımı iade et. İnsanım diyebileyim. En temel insan haklarımdan yararlanayım. Seninle birlikte yaşamaya hazırım. Ama sen şiddetle yaklaşırsan olmaz. Ya herkes devlet gibi düşünecek ya da PKK gibi düşünecek. Devlet bunu istiyor. Ya silahı alıp dağa çıkacaksın ya da devletin yanında yer alıp yine dağa çıkacaksın. Takatim yok!”

Bu sözlerin sahibi Nuri Sınır. 1980-1983 yılları arasında Diyarbakır Cezaevi’nde ağır işkencelerden geçti. Davası 12 yıl sürdü ve suçsuz olduğu kanıtlanarak, beraat etti. Ardından devlete manevi tazminat davası açtı, bunu da kazandı. Fakat onun hayatı hiçbir zaman normal bir insanın hayatı gibi olmadı.

Diyarbakır Cezaevi, okula mı yoksa bir anıt müzeye mi dönüşsün tartışmaları sürerken, cezaevinde işkence görmüş eski tutuklularla görüşmek üzere Diyarbakır’a gittik. 12 Eylül darbesinin vahşi uygulamalarının akıl almaz boyutlara ulaştığı bu cezaevinde eziyet görmüş, zulme uğramış eski tutuklular “Diyarbakır 5 nolu Cezaevi Tutuklular Komisyonu” adında bir çalışma grubu oluşturdular. İşte bu komisyonda yer alan Haluk Yıldızhan, Nuri Sınır ve Cabir Yolbaş’la cezaevi yıllarını, sonrasında yaşadıklarını ve şimdi süren müze tartışmalarında aldıkları pozisyonu konuştuk.

İŞKENCECİLER MEKANİZMANIN TANIKLARIDIR

cezaeviÖncelikle belirtelim ki komisyon buranın bir anıt müze hâline gelmesini istiyor. Ancak bunun temel nedeni, toplumun 12 Eylül darbesiyle yüzleşememiş olması. Eski tutuklulardan Haluk Yıldızhan, işkenceye maruz kalmış, onurlarıyla oynanmış bu insanların senelerdir yüzleşmek için ortada olduğunu fakat muhataplarının karşılarına bir türlü çıkmadığını söylüyor. Bu yüzden de Diyarbakır Cezaevi’nin bir anıt müze durumuna getirilmesini istiyor. Haluk Bey’in konuya ilgili düşünceleri gerçekten dikkat çekici: “O uygulamaları bize reva gören yöneticiler hâlâ ayak diretecektir. Örneğin Kemal Yamak’ın böyle bir yüzleşmeyi yaşamadan ölmüş olması hâlâ içime sinmiyor. Ama bu zulmü uygulayan, uygulamak zorunda olanlar vardı. Astsubay, gardiyan, er… Onlar bir mekanizmanın tanığıdır. O yüzden onların da yüreklice ortaya çıkması önemlidir. Cesurca ortaya çıkıp yapılanlara tanıklık etmelidirler. Bu bir çağrıdır. Her kim bu işkenceleri yaptıysa ortaya çıkıp kussunlar. Biz travma yaşıyoruz tamam ama bakın bir arada onurumuzla yaşıyor ve konuşuyoruz. Onlar hiç travma yaşamadılar mı? Onlar da konuşsun.”

Biz ne kadar onları işkence günlerine döndürmemek ve bugün neler yapılabileceğini konuşmak istesek de, söz ister istemez o günlere geliyor. Cabir Yolbaş’ın anlattıklarını dinlerken bir yandan da kendimizi onların yerine koymaya çalışıyoruz. Olmuyor, olması da çok zor: “Koğuşta daha yatmamışız, akşam saat 7. Birden ‘Allah Allah’ sesleri duyuluyordu. ‘Ne oldu, Yunanlılar’la savaş mı çıktı’ diyorduk. Tamam başımıza bir işler geleceğini biliyorduk ama bu kadarını beklemiyorduk. Koğuşlarda üç kişi bir yatakta yatıyorduk ama uyuyamıyorduk. Temizlikte bir hata buluyorlardı, kalaslarla dövmeye başlıyorlardı.”

Bir taraftan da sonrasını  merak ediyoruz. Dışarıda ne oldu? Nuri Sınır yanıtlıyor: “Cezaevinden çıktıktan sonra, aynı okulda okuduğum arkadaşlarım bana selam vermekten korkar oldu. Beni gördüğünde kaldırım değiştiren insanlar oldu. Bir gün birinin yakasına yapıştım, ‘Ben kötü bir şey mi yaptım’ dedim. ‘Siz cezaevinde deşifre oldunuz’ dedi. Düşünebiliyor musun? Aynı sınıfta okuduğum arkadaşım. Sonra faili meçhuller başladı. Faili meçhuller deniyor ama failleri belli insanlardı. Bugün de oluyor. Önce biri öldürülüyor, sonra onun öldürüldüğünü gören öldürülüyor. Dicle kenarında bir torbanın içinde üç ceset bulundu, cadde kenarında üç ceset bulundu. Böyle böyle toplumun tüm değerleri allak bullak edildi.”

Yapılan işkenceler üzerine 78’liler Vakfı uzun bir çalışma yürüttü. İşkenceler anlatıldı ve kaydedildi. Serbesti dergisi bu konuya bütün bir sayısını ayırdı. Haluk Yıldızhan, bu kadar çok şey anlatmalarına rağmen, her şeyi anlatamadıklarını söylüyor. Soruyoruz:

Neden her şeyi anlatamıyorsunuz?
Çünkü uygulamalar o kadar çok ki, günlerce aylarca sürebilecek şeyler. Herkesin her anı programlanmış, düzenli işkence yapılıyor. Düşünebiliyor musunuz insanın tüm doğal ihtiyaçları işkence haline getirildi. Yemek işkence, sigara işkence, uyumak işkence, su içmek işkence, tıraş olmak işkence, yıkanmak işkence. İnsan bilmediği şeyi hayal edemiyor. Canlı fare yedirmeyi anlatamam. Ben size dayağı anlatamam, işkenceyi anlatamam. Yaşamanızı istemem ama anlatabilmem için yaşamış olmanız lazım. 5’e 10 kalasın sivri ucunu anlatmam lazım. Onun arkadan öne doğru gelişini anlatmak, kemikten çıkan sesi anlatmak zor. Önce copu anlatmak, sonra onun ters tarafıyla kolunuzdaki damarların üzerine inişini anlatmak, damarların kabarmasını anlatmak gerekir. Çok zor.

***

Nuri Sınır sözü tekrar alıyor:  “Devlet bizzat tahrik ediyordu. Cezaevinde herkes dibe vurmuştu. İnsanların onurlarıyla oynandı, her şey sıfırlanmıştı. Koğuşta bile bir şey düşünme şansımız kalmadı ki! 24 saat eğitim yaptırıyorlardı. 16 saat yerinde sayarak marş okumanın ne demek olduğunu sen hesap et: “Yıldırımlar yaratan bir neslin ahfadıyız” marşı. Tekrar tekrar. 50 insan. Tahrikler saldırılar oldu. Biz özetle diyoruz ki; insanca yaşama şartları olsun. Yoksa Kürtler çok meraklı değiller yani aman biz ayrılalım diye. Seninle şimdi, burada sohbet ediyoruz, içki de içeriz, plaja da gideriz. Geçmişten böyle gelmiş toplum. İnsanları bu şeylere mecbur eden devletin politikası.”

Ve Nuri Bey tüm olan biteni, açılım tartışmalarını, 12 Eylül tartışmalarını özetleyecek bir cümle kuruyor: “İşkenceyi, zulmü biz gördük ama cezasını tüm Türkiye çekti.”

Y.Aktüel

Peer Gynt Sahnede: Kör Umutların Hayali Kralı

peerPeer Gynt, çölde bir başına, beş parasız kaldığında şu sözleri söyler: “Hayat varsa, umut da var demektir.” Biz de Walter Benjamin’in selamını Peer Gynt’e iletelim: “Eğer elimizde umut diye bir şey hâlâ kalmışsa, bu umutsuzluk adınadır.”

Fotoğraf: Ali Güler

Tiyatro Oyunbaz’ın uzun bir çalışma döneminin ardından geçen sezonun sonunda sahnelediği Peer Gynt adlı oyun, 16 Eylül 2009 tarihinde sezonun ilk performansını gerçekleştirdi. 50 yıldır genel izleyiciye açık bir topluluk tarafından sahnelenmeyen Henrik Ibsen’in klasik eseri, orijinal metinlerine göre beş perdelik bir oyun olmasına rağmen, izlenme koşulları gözönüne alınarak, Tiyatro Oyunbaz tarafından iki perde olarak Bilgi Üniversitesi, Dolapdere Kampüsü’nde izleyiciyle buluşuyor.

Bu oyunu özel yapan kaç perde olduğu değil kuşkusuz. Peer Gynt’ün yazarı Henrik Ibsen, tiyatro ve edebiyat tarihi açısından son derece özel bir isim. 1828 doğumlu Norveçli yazar Ibsen, anarşist yazın açısından büyük öneme sahip.

Kapitalizmin teslim aldığı akıl

Gelelim Peer Gynt’ün (Per Günt) anlam ve önemine. Oyun her yıl, dünyanın en önemli tiyatro grupları tarafından sergileniyor. İşin ilginç yanı oyunun ilk performansı 1867 yılında Danimarka’da gerçekleşmiş ve günümüze kadar batı tiyatrosu Peer Gynt’ü hiçbir zaman gözden ırak tutmamış. Oyunun geçerliliğini koruması ve geçen zamanın bu oyunu daha güçlü bir metin hâline getirmesi boşuna değil.

Peer Gynt, hayalperest ve yalancı bir genç olarak yaşam öyküsüne başlar. Önceleri zengin olan ama parasını har vurup harman savurduğu için yaşamını hamal olarak sonlandıran bir babanın oğlu. Türlü kahramanlık öyküsünü başından geçmiş gibi anlatan Peer Gynt, yaşadığı  dağ köyünün insanları arasında alay konusudur. Fakat Peer Gynt, bir gün kral olmanın hayalini kurmaktadır. Gönlü Peer Gynt’te olan köyün en zengin adamının kızı, başka biriyle evlendirilecekken, herkes onunla alay ettiği için sinirlenen Peer Gynt, gelini bir ren geyiğinin sırtında dağa kaldırır ve onunla birlikte olur. Gelinle birlikte olduktan sonra sarhoş olduğunu söyleyerek birlikte olduğu kadını köye gönderir. Artık köylü tarafından dışlanır ve dağda yaşamaya başlar. Annesinin ölümünün ardından köyle tek bağı, Katolik ve dindar bir ailenin kızı Solveg’dir. Solveg düğün gecesi gönlünü Peer Gynt’e kaptırmıştır ve onun peşinden dağa gelmiştir. Fakat Gynt, cinli perili öykülerden kendine kalanı seçer ve Solveg’i dağda bir başına bırakarak Norveç’ten denizi olan ülkelere göç eder. Gemilerle ABD’ye köle, Çin’e put satan bir adam olarak güce ve paraya sahip olur. Bunu da cinlerden öğrendiği yöntemle gerçekleştirir. Peer Gynt’ün hedefi ömrü boyunca “kendi olmaktır.” Kendi olmayı, arzular, istekler ve amaçlarla donatılmış bir yaşam olarak tanımlar. Daha da ileri gider, “Ben kendimim çünkü param var” der.

Kirli yollardan paraya kavuşan Peer Gynt, elde ettiği güce rağmen, vicdanlı ve kötülük yapmayan biri olduğunu kendine ve tanrıya ara ara anlatır. Parası için ona dalkavukluk eden insanların servetini çalmasıyla çöllerde parasız ve şöhretsiz bir başına kalır Peer Gynt. Tek derdi kendine ayırabildiği az bir parayla Norveç’e dönmek hâline gelir. Gemi kayalıklara çarpar, tüm mürettebat ölür. Birinin canını almak pahasına hayatını kurtaran Gynt, nihayet kasabasına geri döner. Hayatının sonunda Azrail’le yaptığı hesaplaşmalarda, Azrail’in ona söylediği söz mühim: “Akıl ölmedi, kendi olmaktan çıktı.” Peer Gynt fakir bir adam hâline geldikten ve gözlerden uzak, dağlarda yaşayan birine dönüştükten sonra, yaşamasına rağmen ölü olarak bilinir. Peer Gynt’se kendi yalnızlığı ve yarım kalmış günahkârlığıyla sürekli vicdani hesaplaşmalar yaşar. Tanrı onu ne cennete ne de cehenneme alır. “Hatalı üretim” olarak kabul ettiği Gynt’ü tekrar dünyaya göndermeye karar verir.

Oyun kapitalizmin yalnızlaştırdığı ve tektipleştirdiği, aklını yitirmiş insanın, kapitalizm yaşadığı sürece mutsuzluğa ve tamamlanmamışlığa mahkûm biri olduğunu 1800’lü yıllarda söyleyecek kadar önemli bir tarihsel değere sahip. Plazadan, fabrikadan eve döndüğünde kendiyle buluşmayı aklına dahi getiremeyecek insanla, dönecek bir evi olmayan Peer Gynt çok mu farklı yaradılışa sahip acaba? Hayrettir ki; modernizmle beraber aklın yoluna girmiş olan insanlık tarihi, bu aklın doğurduğu ilerlemecilik hedefi nedeniyle, aklın iflasına yol açıyor. O gün köle ticareti yapanla, bugün devlet içinde çete kuranların arasında nasıl bir fark olabilir? O gün put tüccarlığı yapanlarla, bugün cemaatçilikle iktidar sağlayanları birbirinden ayırmak mümkün müdür?

Ibsen, döneminde çok eleştirilmiş bir yazar olmasına rağmen hâlâ sözü geçerliliğini koruyan bir anarşist durumundadır. Onun güncel değerini yitirmesi için, Azrail’in bu sömürü düzeniyle yüzleşmesi gerekiyor. Bu yüzleşme gerçekleştiğinde Ibsen de, bizler de aynı insan olacağız zaten.

Peer Gynt, çölde bir başına, beş parasız kaldığında şu sözleri söyler: “Hayat varsa, umut da var demektir.” Biz de Walter Benjamin’in selamını Peer Gynt’e iletelim: “Eğer elimizde umut diye bir şey hâlâ kalmışsa, bu umutsuzluk adınadır.”

Bianet

Categories: Kültür Sanat Tags: ,

“Hoş geldin yoldaş Livorno”

livorno1İtalya’da liman işçilerinin takımı olarak bilinen, komünizme bağlılığıyla tanınan Cristiano Lucarelli’nin kaptanı olduğu Livorno’nun yolu Adana’ya düştü. Türkiye’deki demiryolu işçilerinin takımı olan Adana Demirspor, bu Serie A takımına ev sahipliği yaptı. “Belki şehre bir film geldi, bir futbol panayırı oldu yazılarda.” Yeni Aktüel oradaydı.

Fotoğraflar: GÜVEN POLAT

Adana Havalimanı’ndayız, hava kararmadan az evvel… Tek tük taraftarlar, ulusal basından bir tek Yeni Aktüel var, yerel basındaki arkadaşlar da gelmiş. Yanlarına gidip tanışıyor, sohbet etmeye başlıyoruz. Bütün gezimiz boyunca duyacağımız “Adana Demirspor, Süper Lig’i hak ediyor” cümlesini ilk defa burada işitiyoruz. Kentte kimse Adana Demirspor’u (ADS) 2. Lig B Kategorisi’ne yakıştırmıyor. Genç bir taraftar geliyor ve birkaç saat sonra yaşanacakların ne anlama geldiğini daha işin başında anlatıyor: “Eskiden istasyonda Mersin’i bekliyorduk, şimdi havaalanında Livorno’yu bekliyoruz, işe bak.”

ADS, mazisi çok güçlü, Adana’da büyük kitleler tarafından desteklenen, demiryolu işçileri olarak tanındıkları için Türkiye’nin birçok kentinde sempatizanları bulunan bir kulüp. Son yıllarda özellikle ADS’nin etkili tribün grubu Şimşekler, dünyada filizlenen “Endüstriyel Futbola Tavır” hattına kulübü hızlı bir şekilde entegre etmişti. Livorno’yu beklerken Şimşekler Grubu’nun basın sözcüsü İbrahim Kandemir’le karşılaşıyoruz ve ondan Livorno maçı sürecini anlatmasını istiyoruz. Kısaca özetlemek gerekirse, yaklaşık iki yıldır taraftarlar arasında internet üzerinden yakınlaşma sağlanmış. “Forza Livorno” adlı internet grubu da bu yakınlaşmada önemli bir işleve sahip. İki tarafın da hayatı algılama biçimi benzerlikler gösterdiği için yazışırken dostluk maçı fikri ortaya çıkıyor, sezon açılışına yetişmese de 4 Eylül 2009 için kulüpler sözleşiyor. İbrahim Bey’e Adana Demirspor’un taraftarlar açısından solun adresi hâline gelip gelmediğini soruyoruz ve ilginç bir yanıt alıyoruz: “Adana Demirspor, endüstriyel futbola karşıdır ve taraftarlar da buna karşıdır. Bu durumun getirisi neyse bu yaşanacaktır. Çok keskin çizgiler çizmeye gerek yok. Bu ailenin içinde sosyalist olmayan insanlar da var. Bunu kabul etmeliyiz, onları görmezden gelemeyiz.”

Yer: Adana, adres: Düşler sokağı

Saatler 20:30’u gösterdiğinde havalimanına Livorno’nun uçağı iniyor. Yaklaşık 2 bin kişi, uçak sesiyle hazır kıta hâline geliveriyor. Cam kapıların ardından Livorno takımı göründüğü an, Livorno’nun resmi marşı olarak kabul edilen “Bella Ciao”, ADS taraftarları tarafından söylenmeye başlıyor. İtalyan futbolcular, fotoğraf makineleriyle ses ve görüntü kaydederken, İtalyanca yazılmış “Hoşgeldin Yoldaş Livorno” pankartını fark ediyorlar. Polis koridoru gevşiyor, ADS taraftarları başta Cristiano Lucarelli olmak üzere futbolcularla ardı ardına fotoğraflar çektiriyor. Adana’da bir futbol masalı yaşanmaya başlıyor.

livorno2Havaalanından, ADS Başkanı Bekir Çınar’ın düzenlediği yemeğe geçiliyor. İki kulübün yöneticileri ve futbolcularıyla biraradayız. Cristiano Lucarelli, hayatında bir ilke imza atıyor ve sıcak pideyi acılı ezmeye bandırıyor. Bu sırada ADS’li futbolcuların yanına geçiyoruz. Takım adına Kaptan Cem Hallaçeli’yle ilginç bir sohbet içinde buluyoruz kendimizi.

*Uzun zamandır beklenen bir maçtı. İnsan ne soracağını da şaşırıyor. Ne diyorsunuz olan bitene?
Biz de ne söyleyeceğimizi şaşırdık. Uzun zamandır Adana’ya bir Avrupa takımı gelmiyor. Başkanlarımız da böyle bir şey düşünmüşler, Livorno’yu davet etmişler. Onlar da kırmamış, gelmiş. Güzel yani, bakın onları yemeğe davet ettik. Yarın da bir maçımız var. Dostluk, kardeşlik çerçevesinde onları ağırlarız, maçımızı yapar ve yolcu ederiz.
*Alt liglerde top oynamak birçok futbolcu için “demotive” olma sebebi oluyor. Fakat siz Adana Demirspor’da büyük camia olmanın tadını alıyorsunuz. Adana Demirspor’da futbolcu olmak nasıl bir duygu?
Ben buranın altyapısından yetiştim. Bu kulüpte olmak çok güzel bir duygu. Bizim yerimiz Süper Lig ve Avrupa. Türkiye’nin birçok yerinde Demirspor’a sempati duyan insan var. Burası büyük bir camia. Bunu her yerde söylüyorum. Şimdi Livorno’yla maç yapıyoruz bakar mısınız?

***
Gerçekten de önemli şeyler söylüyor Cem Hallaçeli. Uzun dönemler Fenerbahçe’de forma giymiş olan ve şimdi ADS’nin teknik direktörlüğünü üstlenen Abdülkerim Durmuş, bu maçın sporcular açısından da farklı anlamları olduğunu anlatıyor. Genç oyuncular açısından bakıldığında ileride Süper Lig’de ve Milli Takımlarda uluslararası maçlara çıkma olasılığı yüksek oyuncular var ama belki de hayatında ilk ve son defa bir yabancı takımla maç yapacak olan oyuncuları da hatırlatıyor Abdülkerim Hoca. İşin böyle de bir insani boyutu var. Dile kolay: Bir Avrupa takımı 30 yıldır ilk defa Adana’ya uğruyor. Hem de bir sivil inisiyatifin neticesinde.

Maç günü gelip çatıyor. Livorno sabah saatlerinde, Aytaç Durak Tesisleri’nde bir ter antrenmanına çıkıyor. Ardından da Livorno yöneticileri, teknik heyeti ve Cristiano Lucarelli’yle ortak basın toplantısı yapılıyor. “Türk futbolunu tanıyor musunuz, Adana’yı nasıl buldunuz” gibi sorularla geçen basın toplantısının ardından aşırı sıcak nedeniyle takımlar dinlenmeye çekiliyor ama bu defa da taraftarlar sokakları hareketlendirmeye başlıyor. Kent merkezinden, Adana 5 Ocak Stadı’na doğru yol alınıyor. Ellerde Che bayrakları, dillerde devrimci sloganlar, Adana cadde ve sokakları adeta bir eylem merkezi gibi… Taraftarlar arasında sürekli bir bilgi akışı var. Bilenler bilmeyenlere Livorno’yu ve Cristiano Lucarelli aforizmalarını anlatıyor. En revaçta olan öyküyse zamanında Lucarelli’nin yaptığı “Benim milli takımım Livorno’dur” açıklaması.

livorno3Maç saati geliyor. Şimşekler grubu tribünlerde yeri göğü inletiyor. Che bayrakları, Deniz Gezmiş resimleri, orak çekiç figürleri. En güzeliyse, ortasında lokomotif bulunan “Raydan Çıktık” pankartı. Faşizmin, cemaatçiliğin ve parasal gücün bu derece hâkim olduğu futbol atmosferinde, raydan çıkmış bir takım ADS. Livorno’ysa onu kutsamaya, onun elinden tutmaya ve onunla dayanışmaya gelmiş. Futbolun Spartaküs’ü, sahaların Don Kişot’u Cristiano Lucarelli’yi tribünler çağırıyor. Lucarelli onları alkışlayarak selamlıyor önce. Birden sahaya Rafet adında bir çocuk atlıyor. Herkes bu ufaklığı çok iyi tanıyor, artık takımın maskotu olmuş. Rafet tutuyor Lucarelli’nin kolundan, götürüyor tribünlere. Cristiano, sol yumruğu havada tekrar selamlıyor Şimşekler’i.

Maç başlıyor, meşaleler yanıyor, itfaiye sıcaklayan tribünleri suluyor. Adana’da bir yaz gecesi, bir futbol düşü gerçek oluyor. Serie A’nın asi çocuğuyla, Adanalı işçi takımı buluşuyor. Sonuç 0-0 berabere ama kimsenin maçı izlediği falan yok. Adana’da dünya değişiyor. Başka bir futbolun mümkün olacağı anlaşılıyor.

LUCARELLİ: “BU KARŞILAMA BİZİM İÇİN BÜYÜK ONUR”

Maçtan bir gün önce akşam yemeğinde biraraya geldiğimiz Cristiano Lucarelli’yle hem Adana seyahati hem de futbolculuğu üzerine konuştuk.

*Adana Demirspor’dan ne zaman haberiniz oldu?
Maçtan 10 gün önce. Maçın kesinleştiği bilgisiyle beraber Adana Demirspor’dan haberimiz oldu.
*Havaalanı karşılamasında sizin marşınız olarak kabul edilen “Bella Ciao”yu duyunca neler hissettiniz?
Çok memnun oldum. Çok hoş bir karşılamaydı ve büyük bir sürpriz oldu. Bunu beklemiyorduk. Bu karşılama bizim için büyük bir onur.
*Livorno’nun İtalya’daki rolünü biliyoruz. Bunun Türkiye’deki karşılığı Adana Demirspor. Sol kültür açısından Livorno’nun liderlik yaptığını düşünüyor musunuz?
Liderlik demek yerine şunu söyleyebilirim, umuyorum ki bu iki takım arasında çok büyük bir dostluk kurulacak. Bunun sağlanması için buradayız ve birlikte özel bir şey yapıyoruz.
*Dergimizde portrenizi yayımladığımızda sizin için “Futbolun Spartaküs’ü” yazdık. Siz kendinizi böyle görüyor musunuz?
Bu sözleriniz için size gerçekten çok teşekkür ederim.
*Biraz da futbol konuşalım. Kariyerinizde 110 gol var ve yeniden Livorno’ya döndünüz. Kaç gol hedefliyorsunuz?
Bu sezon 15 gol atmayı hedefliyorum.
*Çok mütevazı bir futbolcusunuz ve liginizde Mourinho gibi kibirli bir teknik adam var. Mourinho’yu nasıl buluyorsunuz?
Onun çok önemli ve sempatik bir teknik adam olduğunu düşünüyorum. O her zaman doğru bildiğini söyleyen biri.
*Livorno kariyeriniz için son durak mı?
Evet, son durak.

Sahne Senin Tarantino! Göster Kendini!

soysuzlarcetesiTarantino’nun son filmi “Soysuzlar Çetesi” basbayağı belgesel gerçekliğine sahiptir. Tarantino’nun Hitler’e reva gördüğü ölümü desteklemek bizleri, kapitalist gerçekliğin soğuk nesnelliğinden kurtaracak reçete belki de…

Hitler çok nefret edilen bir faşisttir. Özellikle 2. Dünya Savaşı’nın üzerinden hatrı sayılır bir zaman geçtiği için artık insanların fazla da düşünmesine gerek kalmadı. Hitler çok nefret edilen kötü bir adamdır.

Öte yandan bakıldığında sıkça duyabileceğimiz başka bir düşünce daha var. İnsanlar (sağcısı-solcusu) rahatlıkla şunu da söyleyebilir: “Hitler çok zeki bir adamdı.” Bunu duymanın altındaki sebep de yine aynı galiba. Savaşın üzerinden hatrı sayılır bir zamanın geçmiş olması bunu da doğuruyor galiba.

Tabii ki konumuz Tarantino’nun “Soysuzlar Çetesi” adlı filmi. Fakat bu hatırlatmaları yaparak başlamakta yarar vardı çünkü anlaşılan o ki, zaman geçtikçe vahşetin gerçekliğinden de uzaklaşılıyor. Bir faşist hakkında kolayca nesnel değerlendirmeler yapılabiliyor modern zamanlarda. Öldürdüğü, katlettiği, işkence ettiği insanları sayısal veri olarak konuşup geçebiliyoruz. Çünkü kapitalist kültür üretim ağında gerçeklik yüzeyde görünen kadardır. Bilginin derinliği değil, değişim değeri önemlidir.

Bütün bunları göz önüne aldığımızda Tarantino’nun “Soysuzlar Çetesi” adlı filmini bir belgesel niteliğinde izlemek de mümkün. Filmden edinebileceğimiz tüm iletilerin birer “gerçek” olduğunu kabul etmekte bir sakınca yok. Evet bir Nazi subayının şapkasında korsan logosu vardır. Evet Hitler, Paris’te küçük bir sinema salonunda mahsur kalıp, kurşuna dizilerek, suratına onlarca kurşun sıkılarak öldürülmüştür. Gerçek budur.

Anlamların bağlamlarını yitirerek geçişli hâle geldiği, safların sürekli yer değiştirdiği bir ortamda bilgi kaynaklarının sorgulanmasının gereksiz hâle geldiği bir süreç içinde, Hitler’in ölümü bu şekilde gerçekleşmiştir. Türkiye’de bir ilköğretim çocuğunun Hitler’in yarattığı faşizmin neye benzediği konusundaki tek kaynağı, bir korsan DVD’den izlediği “Soysuzlar Çetesi” adlı film olabilir.

Tarantino, bu filmde tanrının simülasyonu olmaya soyunmuştur. Koskoca dünya tarihini baştan yazmış, Hitler gibi bir adamın sonunu kendi getirmek istemiştir. Filmde yarattığı dünyanın tamamı Tarantino’nun kurgusu şeklinde sunuluyor “Soysuzlar Çetesi’nde.” Tarantino bunu filmde defalarca vurguluyor. SS Subayı albayın cebinden çıkan gerçeklik görüntüsünden uzak pipoyla vurguluyor, bu subayın süt içişindeki gerçeküstülüğüyle bunu gösteriyor. Dahası mı?

Soysuzlar Çetesi tarafından alnına gamalı haç çizilerek, timinden kalan tek kişi olarak Hitler’in karşısına çıktığı sahneyi hatırlayın. Hitler, normal bir insan gibi “Soysuzlar Çetesi’nden” kimseye bahsetmemesini istiyor kurtulan askerden. Normalde bir diktatör bu vahşetten ölmeden çıkıp gelen askeri katlettirir. Tarantino’nun Hitler’i bunu akıl etmiyor. Tarantino’nun Hitler’i bir salak gibi, küçük bir sinema salonunda sıkıştırılarak öldürülüyor.

Tarantino bize bir mesaj veriyor. Artık Hitler’e “zeki bir adam demeyin” diyor. Hitler’i nesnel değerlendirerek ona “kahramanlara özgü bir ölümü” yakıştırmayın diyor. Çünkü anlamları üreten de öldüren de gösteri toplumudur artık. İşte Tarantino da gösterinin kendine ait olan kısmında, bir sinema salonunda tarihi kendi vicdanına ve imanına uygun bir şekilde yeniden yazıyor.

Jean Baudrillard’ın bir sözüyle devam edelim. “Artık hiçbir şey (Tanrı bile) sona ererek ya da ölümle yok olmuyor; hızla çoğalarak, sirayet ederek, doygunluk ve şeffaflık yoluyla, bitkinlik ve kökü kazınma yoluyla, simülasyon salgını ve ikincil varoluş olan simülasyona aktarılma yoluyla yok oluyor her şey.”

Tarantino her zaman ki gibi kendine başka bir sahne açıyor. Yeni bir tarih yazıyor, bilgilerin yerini değiştiriyor. Hitler bilgisini, kendi mesaj şifreleriyle doygunluğa ulaştırıyor. Ve Hitler’i kendi evine, bir sinema salonuna sokarak öldürüyor. Hem de yüzü Hitler’e en az benzetilmiş bir Hitler’e yapıyor bunu. Çirkin, saçma sapan, akılsız ve kötü bir Hitler’i, beyazperdede yakıyor.

Bianet

EXCLUSIVE: Cristiano Lucarelli Laments Alessandro Diamanti Loss For Livorno

lucaGoal.com caught up with the veteran striker, who has a penchant for finding the back of the net…

Livorno have returned to Serie A and in the summer brought back one of the club’s all-time greats in Cristiano Lucarelli. The former Shakhtar Donetsk forward is looking to help the Amaranto secure their Serie A status and was kind enough to speak with Goal.com about Livorno and the Serie A in general.

You told Livorno thet they had to sign new players for the upcoming season during the summer months. Now transfer season has finished. Have you changed your mind at all?
We will be a very successful team with our squad. I really believe that.
What do you feel about Alessandro Diamanti’s departure to West Ham?
It’s a bitter blow for Livorno and I am very disheartened. He was a very important player for us.
You have scored 110 goals in your Serie A career. Do you have any specific target for this campaign?
My goal is to score at least 15 goals this season.
Who will be the winner of Serie A this season?
I guess that Inter or Juventus will be the champions of 2009-10.
You’re a modest player and Jose Mourinho, who is known as a very proud person, is in the same league as you now. What is your opinion on him?
I think he’s very important and sympathetic manager. He always tell the truth.
Is Livorno the last stop of your career?
Certainly, it is.

Goal.com

BU NE BÜYÜK AŞK, ŞANLI “BEŞİKTAŞK”

bekir1Kapalı tribün, Beşiktaş’ın kalbi. Kapalı’yı Kapalı yapan, futbola paranın, rantın kirinin bulaşmadığı zamanın tribün lideri Amigo Bekir. Şimdilerde amansız bir hastalıkla mücadele ediyor ama onu Beşiktaş sevdası yaşatmaya devam ediyor.

Fotoğraflar: ERGUN CANDEMİR

Şimdiki gibi milyon avrolar konuşulmazdı o zaman. Endüstriyel futbolun soğuk dişleri, semtin gururlu, racon kesen ağır abilerini henüz ısırmıyordu. 70’lerden, 80’lerden bir tribün hikâyesi dinledik sizler için. Ayaktopunun masumiyet çağı henüz sürerken, tribünler rant alanı hâline gelmemişken, Anadolu’dan yola çıkıp, İnönü’nün Kapalı Tribünü’nde geçen bir ömürden söz ediyoruz; “Beşiktaş Kapalısı”nın Bekir Abisi’nin, Bekir Dönmez’in öyküsünden…

Amigo Bekir, 1988 yılında Beşiktaş tribünlerinden çekilmiş, arkadaşlarıyla beraber yerini Kapalı’nın yeni jenerasyonuna bırakmıştı. Şimdilerdeyse akciğer kanseriyle boğuşuyor. “Nasılsın abi, ne durumdasın” diye soruyoruz,
“Hastayım, kanser, Beşiktaşlının kaderidir” diyor. Biz iyi gördük kendisini, geçen onlarca yıla rağmen ağzından çıkan her kelimede, her jestinde Beşiktaş’a olan sevdasını gösteriyor. İnönü Stadı’nın önündeki büfede bize siyahlı, beyazlı yaşam öyküsünü anlattı Amigo Bekir.

Bekir Dönmez, Ankara doğumlu. Anadan doğma Beşiktaşlı, 10 yaşından beri de tribünlerde. Sokaklarda bulduğu gazetelerin spor sayfalarında Beşiktaş’ın kalın çizgili formalı fotoğraflarını toplarmış. Maça gitmek için Ankara 19 Mayıs Stadı’nın yan sahasından top kaçırıp, top karşılığı stada girerek başlamış tribün işlerine. O dönemlerde barkodlu biletler, elektronik okuyuculu turnikeler yok. Bir biletle iki kişi stada giriyor. Bekir de stada giren büyüklerden rica eder, kendini içeri aldırırmış. Sonra ailece Bursa’ya göçüyorlar. Bir gün babası Bekir’in eline bir çuval tutuşturup, talaş almaya yolluyor. Bekir, Beşiktaş’ın Ankara’daki maçına kaçıyor ve şöyle anlatıyor bu anıyı: “Elimde çuvalla maça gittim, çuvalla eve döndüm. İnanır mısın?”

Tribünün unutulmazı: Karagümrüklüler Grubu

Fakat olmamış bir türlü. Beşiktaş’tan uzak yaşamak ona çok zor gelmiş ve İstanbul’a yerleşmeye karar vermiş. “Çocukken devamlı Beşiktaş’la yaşıyordum. Baktım olmuyor, Beşiktaş’a yakın olayım diye her şeyi bıraktım, 69’da İstanbul’a geldim, Karagümrük’e yerleştim. O zaman tribün dernekleri falan yoktu. Karagümrük’ten arkadaşlarla maçlara gitmeye başladık. Bize “Karagümrüklüler Grubu” derlerdi. Sonraki senelerde Siyah-Beyaz derneği kuruldu, ona
katıldık. 1992’de de 1903 Derneği kuruldu, biz Mecidiyeköylülerle Siyah-Beyaz’da kaldık” diye anlatıyor Beşiktaş macerasını. 25-30 yıllık bu koca zaman diliminde neler yaşadığını merak ediyoruz…

– Bize “Beşiktaş Kapalısı”nın hikâyesini anlatır mısınız?
Biz maçlara geliyorduk, Beşiktaş nerede biz oradaydık. Musa, Rahmetli Gazi, Antepli İsmail, Kasap ve Amigo Şeref… Biz stada erken gelir, tribünü alırdık. Şeref maçın başlamasına beş dakika kala gelirdi. “Şeref yapma bunu” derdik, o da, “Nasıl olsa siz varsınız” derdi. Stadı kendi işimiz gibi organize ederdik. Kapalı’ya rakipleri sokmazdık. Eskiden tribünlerde karışık oturulurdu, ilk biz ayırdık. Yarı yarıya. Stadın ortası Kapalı, orası bizim beynimiz, kalbimiz.

– İnönü, İstanbul’un ortak stadıydı. Rakipler gelmez miydi oraya?
Diyarbakır 1. Lig’e yeni çıkmıştı. Biraz geç gittik o gün stada. Bir geldik, Diyarbakırlılar Kapalı’ya oturmuş, 15 kiloluk bir baba karpuzu da stadın ortasına dikmişler. Şaşırdık, “N’oluyo lan” dedik. Musa, İsmail ve ben, üç kişiyiz. Diyarbakırlıların hepsinde silah var. Gençliğin verdiği gazla üç kişi bir daldık oraya Kur’an çarpsın. Ortayı boşalttık. Yaşayanlar hâlâ bilir. Hâlâ aklım almıyor, nasıl girerler oraya?

bekir2– Eee, bir şey yapmadılar mı?
Diyarbakırlılar toplandı, beni vuracaklar. Bana haber uçurdular, “Kaç!” dediler. Sonra arkadaşlar beni aldı, soyunma odalarının kapısından Numaralı’ya kaçırdılar. Beşiktaş’la Bursaspor taraftarları arasındaki hır gür, son birkaç yıldır futbol kamuoyunun gündemine sıkça geliyor. Meğer bu ilk değilmiş. Bekirlerin döneminde de Bursa’yla “meydan muharebeleri” yaşanmış. Bekir anlatıyor: “Hacı Baba’yı bilir misin? Tribünün babası. Beraber Bursa deplasmanına gidiyoruz. Bizim kaleci Mustafa Abi, Milli Takım’a seçilmiş. Çilli Mehmet, Bursa’da oynuyor. Öyle bir havayla gittik ki, şampiyon olacağız. 5-0 mağlup olduk. Çilli, kendi kalesinden vuruyor, Mustafa Abi gol yiyor. Ama asıl mesele maçtan önce oldu. Bursalılar, Hacı Baba’yı saçlarından çekiştirdiler. Ben Bursa’da yaşadım, Bursa milletini iyi tanıyorum. Amigoları falan çok iyi arkadaşımdı. Bursalılar rövanşa gelecek bu sefer. Ben Beşiktaş-Bursa davasına bir hafta dükkâna uğramadım. Çalışanlara haftalıklarını verdik, hemen geri geldik. Puslu bir hava var, sabahtan Kabataş’ta bekliyoruz. İki-üç kişi yeşil atkıyla geliyor karşıdan. Üçünü de dövdürüyoruz ama adam “Valla ben Bursalı değilim” diyor. Sorduk soruşturduk, adamlar meğer Garanti Bankası’nda paspasçıymış, yeşil atkıyı da hanımı örmüş. Sonra gittik baktık, adamlar harbiden kapıda pas pas yapıyorlardı. Bursalı diye adamları dövdük, ne kadar üzüldük biliyor musun? Neyse bu defa harbi Bursalılar geliyor, 15 kişi falanlar. Bende de elektrikli olmayan tıraş makinelerinden var. Hacı Baba’nın saçından tuttulardı ya bunlar, hepsini tıraş ettik o makineyle. Hızımızı alamadık, stattaki Bursa bayrağını da indirdik. Rakibin bayrağı olmadan maç oynandı. Aksi gibi 1-0 da İstanbul’da mağlup olduk.” Bekir Dönmez’in her lafının sonuna eklediği iki cümleden biri “Biz bıçak, silah taşımazdık şimdikiler gibi”, diğeriyse “Biz stadı, evimiz, namusumuz bildik.” İşin tuhaf tarafı şu ki, statta birbirlerine küfür eden, girişte çıkışta kavga eden Beşiktaşlısı, Fenerlisi, Galatasaraylısı maçtan bir gün sonra ahbap olup çıkıyorlarmış. Nasıl oluyor bu iş diye soruyoruz: “Fener’in amigosu Yaşar, Galatasaray’ın amigosu Mehmet vardı. Abi kardeş bunlar, biri Fenerli, biri Galatasaraylı. Birbirlerine maçta ana avrat küfür ediyorlar. İnanın. İkisi de psikopattı, birbirlerine giriyorlardı. Mehmet’e bizim Beşiktaşlılar kan verdi hasta olduğunda. O zaman kan kardeş olduk. Fener-Galatasaray maçı vardı. Maç İnönü’de, polis başa çıkamıyor. Biz 10 kişiydik, tam Kapalı’nın ortasına geldik oturduk. Küfürü müfürü kestik. Ne o ona edebildi, ne o ona edebildi. Polis geldi bize ayran ısmarladı, ‘Siz bunları idare edin’ dedi. Biz onlara polisten çok sahip çıktık. Yaşar’a da Mehmet’e de sus derdik. Sefalar, Pepe Metinler hepsi bizim elimizden çıktı. Onlar bir ara Beşiktaşlı oldu. Kovaladık, gidin dedik. Bize gelen hakiki Beşiktaşlı olacak.” Bekir Dönmez’in meselesi hır gürle, küfür kâfirle değil. Raconu kesip ona göre hareket edeceksin. Silah yok, kulüpten rant aramak yok. Yönetimden bilet alanı derhal aralarından kovarlarmış, arkadaşları dahi olsa: “Gece 2:30’da geldik. Fenerliler, Kapalı’yı almaya gelmiş. Haydi giriştik. Kavga mı? Evet ederdik ama silah taşımazdık. Bıçak, zincir olmazdı. Göğüs göğüse kavga ederdik. Raconu biz kesiyorduk. Birkaç tane cepçilik yapmış, bıçak taşımış adam bulduk, hemen uzaklaştırdık. Sakın aramıza girme, tribüne girme diyorduk. Ne kavgalar olurdu ama bıçak, zincir asla.”

Şimdiyi soruyoruz. Artık Bekir ya Numaralı’nın Siyah-Beyaz locasında ya da Kapalı’da Suadiyelilerle izliyor maçları ve şimdinin tribünlerini anlatıyor: “Yok abicim taraftar bitmiş. Şimdi Beşiktaş’ı seven taraftar çok az. Beşiktaş için gelen taraftar dörtte bir. Hep menfaat için geliyorlar. Ben dışarıdan da gözetliyorum, tribünden de izliyorum. Herkes çıkar grubu olmuş. Çarşı tamam, çocuklar burada. Adam Bursa’dan, Kadıköy’den geliyor Çarşılı oluyor. Bizim Çarşı burasıdır. Tamam 500 kişiyle tribünü idare edecek hâlin yok, dışarıdan da gelecek ama menfaat olmayacak. Çok rant dönüyor. Hepsinin cebinde kombine, maç bileti, fazla fazla. Git Abbasağa Parkı’na, o biletlerin nasıl satıldığını görürsün.”

– Bunca konuştuk anlattınız Bekir Abi. Tribünde olmasaydınız hayatınız nasıl olurdu?

Tribündeki adamın aile ilişkileri kopuk olur. Dükkânım, arabalarım, dairelerim. Kaporta dükkânı vardı benim. Sonra Rıza Kumruoğlu’nun (Eski Beşiktaş başkanı) yanında şoför olarak çalışmaya başladım. Arabam vardı, sırf Beşiktaş için
gitti. Bir gün Mercan’da içiyoruz, herkes orada. İki kişi, 30 tane Fenerliyle kavga etmiş, kovaları geçirmişiz kafalarına. Körfez Restoran’ın oradayız. Hesap çıktı, o zamanın parasıyla 30 bin lira. Ödeyemedik, benim bir Ford’um vardı, toplama bir araba. “Piç Ford” derdik. Onu sattım, hesabı kapadık. Ertesi gün gelirdik buraya. Köfte alırdık, bira alırdık. Stankoviç “Çakmağı çaksam ağzından alev çıkacak” derdi. Öyle içerdik. Oralara gitti hep, deplasmanlarda dağıttık.

-Yapmasaydım diyor musunuz hiç?
Yoo, ben yaptıklarımdan çok mutluyum. Ben gidiyorum, Tekirdağ’a, “Bekir Abi” diyor, sarılıyorlar boynuma. Ben tanımıyorum. İzmir’e gidiyorum, öyle. Kuşadası’nda taksici tanıdı, “Unutur muyuz baba seni” diyor. Çünkü geçmişte çok güzel taraftarlık yaptık. Takımımıza sahip çıktık.

“Karanlıktan besleniyorum”

nuri1Türkiye’deki konservatuarlarda bir türlü kendine yer bulamayan kontrtenor Nuri Harun Ateş, yeteneği ve azmiyle Avrupa sahnelerine çıkınca birden ilgi odağı haline geldi. Kendisiyle Türkiye’de öteki olmayı, müzik eğitiminin hallerini ve hayat hikâyesini konuştuk.

Fotoğraflar: ERKİN ÖN

Şimdi sizi çok farklı biriyle tanıştıracağız. Nuri Harun Ateş bir ses sanatçısı, henüz Türkiye’de çokça tanınmıyor. Ancak bir defa dinlediğinizde irkiliyorsunuz, aniden dikkatiniz Harun’un sesine sabitleniyor. Harun bir kontrtenor ve bu ses kategorisi öyle her köşe başında duyabileceğimiz bir şey değil. Kadın sesine çok yaklaşan bir tenordan yani çok nadir rastlanan bir yetenekten söz ediyoruz.

Harun’un öyküsünü dinlediğimizde yine ülkenin haline dair ibretlik durumlarla karşılaştık. Benzer pek çok öyküde olduğu gibi Harun’un başarı öyküsünü de bir tesadüf tetiklemiş ve sonra, tıpkı domino taşlarının devrilmesi gibi başarılar ardı ardına gelmeye başlamış. Nuri Harun Ateş yıllardır Avrupa sahnelerinde dinleyicileri, akademisyenleri, tiyatrocuları kendine hayran bırakıyor. Birçok Türkiyeli sanatçı gibi onun kıymeti de yurtdışından başarı haberleri geldikten sonra anlaşılmaya başlamış. Gelin isterseniz lafı daha fazla uzatmayalım ve Harun’un öyküsünü sizlerle paylaşalım.

Önce Harun’un boynundaki “Ajda” dövmesini görüyoruz ve bu dövmenin anlamını soruyoruz. Harun çocukluğundan beri Ajda Pekkan hayranıdır ve ona imrenerek şarkıcı olmaya karar verir. Ateş, 1996 yılında şan dersi almaya başlar konservatuar sınavlarına hazırlanır. İzmirli sanatçı, liseden sonra 9 Eylül Üniversitesi’nin konservatuar bölümünü kazanır. Okulunda istediği eğitimi alamayan Harun, devamsızlıktan kalarak okuldan atılır. Kendisi o dönemi şu sözlerle anlatıyor: “Kontrtenor olmak istediğim için sorun çıkıyordu. O donanımda bir hoca ya da kontrtenor olmaya yönelik bir müfredatın olmaması benim motivasyonumu çok düşürüyordu. Barok müzikle ilgili bilgisi olan insan da azdı. Sonra Mimar Sinan’a geçtim. Kontrtenor müfredatı açılsın diye çok uğraştım. Orada Güzin Gürel’le çalışma fırsatım oldu. O beni çalıştırmayı kabul etti. Fakat okul idaresi bir türlü izin vermediği için başlayamadık ve oradan da ayrıldım. Sonra af çıktı, 9 Eylül’e geri döndüm. Orada bir sene daha okuyayım dedim fakat aynı sorunlar tekrar etti. Sadece tenor olmak için eğitim alabiliyordum. Bu defa bir yıl sonra Yıldız Teknik Üniversitesi’ni kazandım. İki ay kadar da orada vakit kaybettim. Aynı şeyler orada da yaşandı. Ondan sonra dedim ki: Galiba müzik bana göre değil.”

Tezgâhtarlıktan sahneye

nuri2Bunun üzerine Harun hayatını sürdürebilmek için Ada Müzik’te tezgâhtarlığa başlar. Kendi ifadesiyle, şarkı söyleyerek insanlara CD satmaya çalışır. O sırada müzik raflarını karıştıran bir adamla aralarında bir diyalog oluşur, ona iki saat boyunca müzik CD’leri tavsiye eder, adamın ilgisi sürdükçe Harun bir yandan kendinden söz eder, diğer yandan da ona şarkılar dinletir. Adam hiçbir CD’yi almadan dükkândan çıkar, bir süre sonra Harun da bu işinden ayrılır. Bu olaydan sekiz ay kadar sonra Harun, bu tanımadığı kişiyle Cihangir’de karşılaşır ve bu kişinin aktör Murat Daltaban olduğunu öğrenir. Murat Daltaban “Ben de sana uğrayacaktım, sen kontrtenordun değil mi” diye sorar ve 5. Sokak Tiyatrosu’nun Neos Cosmos isimli oyunu için bir kontrtenor arandığını söyler. Bunun üzerine Ateş, kendini dinletmek için 5. Sokak tiyatrosuna gider. Ünlü sanat yönetmeni Mustafa Avkıran, Sema Moritz, Övül Avkıran, Engin Yörükoğlu ve İhsan Kılavuz, Harun’u dinler ve çok beğendiklerini söylerler.

Bunları dinledikten sonra biz de heyecanla soruyoruz: “Eee? Sonra ne oldu?” Harun anlatmaya devam ediyor: “Çok beğendiklerini söylediler ve sonra bir yıl boyunca beni aramadılar. Ben İzmir’e yerleştim, maddi sıkıntılarım oldu. Derken Mustafa aradı, ‘Proje başlıyor, hâlâ istiyorsan gel’ dedi. İstanbul’a gelecek otobüs paramın bile olmadığını söyledim. ‘Ben sana yolluyorum biletini’ dedi ve atlayıp gittim. Üç ay boyunca çok yoğun bir çalışma oldu. Mustafa ve Övül Avkıran ile yoğun bir çalışma içine girdik. Oyun oluştu ve İstanbul Sanat Merkezi’nde sergiledik. Arkasından Zürih Tiyatro Festivali’ne turneye gittik. Orada oyunu dört defa sergiledik ve hepsi kapalı gişe oynadı. Çok büyük ilgi gördük. Festivalin özel performans ödülünü bana verdiler. Şoke oldum. Hiç böyle bir şey beklemiyordum. Ben arkada şarkı söylüyordum. müzik direktörlüğünü İhsan Kılavuz ve Sema’nın yaptığı bu oyunda, repertuarım etnik azınlıkların şarkılarından oluşuyordu. Daha sonra sahnelediğimiz Aşura oyununun ön sahnelemesi olarak kabul edebiliriz bunu.”

Bu ödülün ardından Harun’un hayatı ciddi biçimde değişir. Özellikle de konservatuarın tavrı. Nuri Harun Ateş bu defa Güzin Gürel’le okul dışında çalışmaya başlar. Harun’un yeteneğini fark edenlerden biri de Basel milletvekili Zeynep Yerdelen’dir. Zeynep Hanım, Basel’de bir burs olanağı sağlar ve Nuri Harun Ateş bir yıl İsviçre’de çok önemli isimlerden ses eğitimi alır. Buradan döndüğünde İstanbul Devlet Konservatuarı’nda artık kontrtenor müfredatı açılmıştır. Harun, üç yıl boyunca Güzin Gürel’le çalışmayı sürdürür. Bu esnada Neos Cosmos oyunundan sonra 5. Sokak Tiyatrosu ikinci müzikli oyununa başlar: Aşura. 2004-2006 yılları arasında bu oyun, Hollanda, Almanya, İsveç, İtalya, Danimarka, Belçika ve İsviçre’nin en önemli tiyatro festivallerinde sergilenir. Bu turneler sırasında dikkatleri üzerine çeken Nuri Harun Ateş, Kopenhag Hotel Proforma Tiyatrosu’ndan teklif alır ve grubun son projesi olan The Sand Child adlı filmde oyuncu olarak yer alır. Aynı yıl Nuri Harun Ateş, Siemens Opera Yarışması’nda jüri özel ödülünü kazanır.

2008 yılında Aşura, Kuzey Avrupa turnesindeyken Harun, Stockholm Pride Festival’den konser teklifi alır ve büyük beğeni toplar. Bu yıl Nuri Harun Ateş aynı festivalde Balkan Orkestrası’yla sahneye çıkıp, Ajda Pekkan’ın en bilinen şarkılarını seslendirecek. Harun şimdilerde yoğun bir çalışma temposu içinde. 4-5 Ağustos 2009’da başrolünü paylaştığı Glorious Death isimli oyunun prömiyerini gerçekleştirdi. Aynı oyun ile yaz boyunca Avrupa turnesinde. Rotterdam Opera günlerinde prömiyeri yapılan Murat İpek’in yazdığı, Ali Cem Köroğlu’nun yönettiği ve müziklerini Grup Kapsül’ün yaptığı Dar-ül Love isimli tek kişilik müzikli oyunsa Kasım ayında Garajistanbul’da sahnelenecek.