Archive

Archive for the ‘Toplum Yaşam’ Category

Yaşamıyoruz, çalışıyoruz

yasamiyoruzİşlerimiz hayatımızın kendisi haline gelmiş. O kadar çok çalışmışız, o kadar çok çalışmışız ki, çalışmadan geçecek günlerin hayalini kurmak bile “tatlı bir rüya” olarak tanımlanıyor. Kariyer basamaklarının başından en üst katlara kadar hep aynı dert: İşimiz hayatımız olmuş!

Kari Marx’a damat olmak kolay mı? “Tembellik Hakkı” adlı kitabın yazarı Paul Lafargue kendisinin damadı. Böylesine ulvi ve insani bir hakkın savunuculuğunu yapmış Lafargue. Bu manifesto gibi kitabın üzerinden yıllar yıllar geçti. Her yer plaza, herkesin hayatı iş. Öylesine ki; işsiz insan olmak Kendinizi kötü hissettiren bir sosyal durum halini almış durumda. Çalışmıyorsanız ve işiniz gücünüz yoksa, lafınızı, sözünüzü dinletmek bile oldukça güç. İşsiz olmak bir dert, iş sahibi olmak başka bir dert. Biz de Lafargue’ın izlerini sürüp, Pınar Öğünç’ün yeni yazdığı ince İş” (İletişim Yay.) adlı kitaba ka-îar çıktık. Hayatı işi haline gelmiş, kendini işiyle tanımlayan metropol insanının hâllerini, dertlerini dinlemek için yoğun çalışan, krizden etkilenen, iş dünyasını yakından inceleyen, işi iş dünyası olan insanlara tembellik hakkını işkolik olmayı ve uzun bir tatilin düşüü sorduk. Tipine vanıflar aldık

Pınar Öğünç -Gazeteci “ince iş” adlı kitabın yazarı

» Kitabınız için farklı mesleklerden insanlarla görüştünüz. Bu insanlar genel olarak kendilerini işleriyle mi tanımlıyorlar?
Hiç şaşırtıcı değil, evet öyle diyebilirim. Bu da memleketin ahvaliyle ilgili. İradeniz dışında şekillenen çalışma saatlerinin ötesinde, kendi kendinizin patronu bir es nafsanız dahi ekonomik mecburiyetlerden kepengi öyle istediğiniz zaman indiremiyorsunuz. Bir de işe ulaşmak için harcadığınız zamanı ekleyin, günün yarısını, seneler içinde ömrün yarısını verdiğiniz bir meşguliyetten söz ediyoruz. İnsanlar kendilerini işleriyle tanımlamıyor bunun neticesinde, işleri onları tanımlar hale geliyor. “İnce İş” kitabı için 80’e yakın kişiyle görüştüm. Hiç öncesini bilmediğim bu insanları dinlerken, yaptıkları işlerin onların mizaçlarını bile nasıl değiştirdiğini fark ediyorsunuz. Bir ambulans şoförünün ölümle kurduğu ilişkiyle bir ağdacınınki farklı. Ellerin, tırnakların biçimi, midedeki ülser, ciğerdeki kum, beldeki fıtık, bunların hepsini o işler ediyor insana.
» Yine gözlemlerinizden yola çıkarak; tembellik etme isteği, boş zaman arzusu ne boyutta?
Rutin çok yapışkan, zehirli bir şey. Kana bir karıştı mı, tevekküle endeksli bir hayata dönüyor. Bir yorgancıya, işi dışında ne yaptığını sormuştum. “Evde televizyon izliyorum” dedi. “Başka? Kendiniz için bir şey?” dediğimde çok afalladığını hatırlıyorum. Gerçekten yoktu çünkü, bir sene evvel Boğaz’a inip denize baktığını söyledi bir saatliğine. 0 adamın tembelliğe ihtiyacı yok mu, var. Ama işte kendi evrim sürecinde tembellik organı kullanılmaya kullanılmaya yok olmuş sanki. 0 adamcağızı değil, tembellik hakkını elden alan sistemi suçlamak lazım burada.
» Kendi çalışma hayatınıza ilişkin durum nasıl? Gazetecilik yapıyorsunuz ve sürekli bir gündemle iç içe oluyorsunuz. Şöyle bir aylığına hiçbir şey yapmak istemediğiniz oluyor mu?
Benim ertesi gün işe gitmeyi istediğim zaman yok ki… Ben yine okurum, yine yazarım, heyecanlandığım bir yazı, kitap için çok da çalışırım. Mesele o değil. İçinde gerçek oksijenin olmadığı binalar, bipleyen kartlar, dönen bir sürü ertrikaya, lüzumsuz birsürü insana, üstelik emeğinizin tam karşılığı olmayan bir para için tahammül etme mecburiyeti bana çok koyuyor. Bakacağım bir çaresine…
» İşi olmayan insanlar toplumumuzda ayıplanıyor mu?
Sadece bizim toplumun değil, hangi aşamasında olursa olsun bütün kapitalist ülkelerin meselesi bu. İşsizlik kişisel bir yetersizlik nişanesi. Hatta kariyerinde yükselmek için yeterince arzu duymayan hırstan azade insanların da kendilerini eksik hissetmeleri için elinden geleni yapan bir sistem bu. Tembellik bunların ortasında bir lüks kalıyor. Bambaşka bir konu için söyleşi yaptığım Edirneli genç bir adama ne kadardır işsiz olduğunu sormuştum, üç aymış. “Daha önce ne yapıyordunuz” dedim “Aylaktım” diye cevap verdi. Çok şahaneydi… Böyle bir genişliğe ihtiyaç var belki…

Burçak Güven- Forbes Dergisi Genel Yayın Yönetmeni

• Mesleğiniz gereği iş dünyasıyla içli dışlısınız. İşkolik olma durumu kariyer yükseldikçe artıyor mu?
İşkoliklik hem işadamlarında hem de yöneticilerde sık rastladığım bir durum. Yöneticinin unvanı ve pozisyonu yükseldikçe işkolikliği artıyor. Ama burada yumurta – tavuk hikâyesi var. işkolik olan mı yükseliyor yoksa yükselince mi işkolik oluyorlar, söylemek zor. İkisi için de makul sebepler var aslında. İş hayatında yükseldikçe, piramidin üst ama dar kısmına doğru geçtikçe kaybedilecekler ve riskler artıyor. Yönetici koltuğunu, dolgun maaşını, yan olanaklarını, iş dünyasındaki, toplumdaki ve ailesinin gözündeki statüsünü kaybetmekten daha fazla korkar oluyorlar. Çünkü başarı, güzel bir yaşam ve saygınlık getiriyor. Kaybedeceklerinin miktarı ve değeri artıyor. Bir de piramidin üst kısmında alternatifler azalıyor. Yani üst düzey bir pozisyondan düşünce, yapabileceği fazla iş kalmıyor. Çünkü kaç tane banka genel müdürü var ki? Ve de kaç banka yeni genel müdür arıyor ki kendisine? Ya da benzer bir pozisyonu kaybetmiş birini, kim bankasına genel müdür yapmak ister ki? Geri dönüp bir alt pozisyondan başlamak da kolay değil. Hatta birçokları için kabul edilebilir de değil. O yüzden birini işkolik yapmak istiyorsanız verin mevkiyi, iyi maaşı, bakın bakalım ne oluyor.
• İş adamlarında durum nasıl?
İşadamları arasındaki işkoliklik ise biraz daha farklı. Birinci nesil yani işi akıl eden, kuran, geliştiren, büyüten, paraları kazanıp başarılı olan işadamı işkolik oluyor. İkinci kuşağa geçildiğinde durum aniden değişiyor. Çünkü genelde ikinci kuşak Batı’da eğitim alıyor ve oralarda iş-özel yaşam dengesi felsefesi önemli. Spor, aile hayatı vs. önem verilen kavramlar. Zaten ikinci kuşak zorluğa ve yokluğa da doğmuyor. Bu yüzden işkolik olması, yırtmayı istemesi gerekmiyor. Kanıtlaması gereken tek şey, babasının gölgesinde kalmayacağı oluyor ikinci kuşağın. Ama babanın gölgesinde kalınca da dünyanın sonu gelmiyor çünkü o zaman da imdada pahalı oyuncaklar, hobiler, şöhret vs. yetişip teselli ediyor. İkinci kuşakta işkolikliğin devam ettiği -benim bildiğim- tek ligiyle çok meşhur bir işadamı. Oğlu Murat Ülker -medyadan çok uzak durduğu için detayına hâkim değiliz ama yanılmıyorsam ve holdingin performansı gösteriyor ki işkoliklik konusunda babasıyla yarışabilir.
• Siz görüştüğünüz, karşılaştığınız insanlarda bir yorgunluk ya da işten uzaklaşma isteği hissediyor musunuz?
Bu tip insanlarda yorgunluk ve işten uzaklaşma isteği gördüğümü söyleyemem çünkü genelde bu tip insanlar zaten işten, çalışmaktan, para kazanmaktan, başarıdan motive oluyorlar. Zaten bunlardan motive olmayan birini zorla işkolik yapamazsınız. Emeklerinin karşılığı da başarı olarak geldiğinde zaten bu, bir yaşam biçimine dönüşmüş oluyor. Tersine bu adamları işten uzaklaştırılanız esas o zaman çöküyorlar. Ya sağlıkları bozuluyor, hastalanıyorlar ya sudan çıkmış balığa dönüp mutsuz oluyorlar. Kalp krizi falan geçiriyorlar ya da koşa koşa işe dönüyorlar ve “Artık hayatımı yaşamak istiyorum, işten çekiliyorum” diyerek yerlerine getirdikleri profesyonelleri kovup eski hayatlarına geri dönüyorlar.
• İşe bağımlılık sizce çalışan insanları tek tipleştiren bir durum mu?
İşe bağımlılık çalışanları tek tipleştirmi-yor bence. Çünkü bunların her biri son derece zeki, yetenekli ve yaratıcı insanlar. Sadece ilgi ve enerjilerini bir alana kanalize ediyorlar. İşim gereği bu tip insanlara yakından baktığımda büyük farklar ve ilginç hikâyeler görüyorum ve onları çok renkli buluyorum. Ama yakın çevreleri, aileleri olmak zor ve sıkıcı olsa gerek. Çünkü o mesafeden tek tip ve çekilmez olduklarına ve sürekli iş konuşup, düşündüklerine eminim, ki hu Ha çekilmez bir durum…

Şule Atabey Şamlı-Eti Pazarlama Grup Başkanı

’10 günlük bir tatil…”

»İşiniz hayatınızda ne kadar yer kaplıyor?
İşim pazarlama olduğu için sadece mesai saatlerimle kısıtlı kalmıyor. Sokaktan geçen insanları, girip çıktığım mağazaları, gezdiğim yerleri de mesleğimin gözünden görüyorum. Çalışma tempomuz da oldukça yoğun.
» Peki işinizi seviyor musunuz?
Çok severek yaptığım bir işim var.
»İşiniz nedeniyle hayatınızda eksik kalan şeyler olduğunu düşünüyor musunuz?
Eksik kalmak değil ama ben bir anneyim ve her zaman çocuğumla daha çok zaman geçirmek isterim.
» Rahatça tatil yapma fırsatınız olsa ilk yapmak isteyeceğiniz şey nedir?
Ailemle beraber en az bir hafta ya da 10 günlük bir tatile çıkabilmek.

Ali Düzgün-Pazarlama Uzmanı

“Tersanelerde insanlar ölürken tembellik hakkı mı?”

» İşiniz hayatınızda ne kadar yer kaplıyor? İşinizle nasıl bir ilişki kuruyorsunuz?
İş, pek çoğumuzun olduğu gibi benim de hayatımın zaman olarak büyük kısmını kaplıyor. Çalışma saatlerimin belirli olmasına karşın işe gitmek ve dönmek için harcadığım zamanı da eklersek günün yarıdan fazlasını iş için harcıyorum. Kurduğum ilişkiye gelince; iş ve dışında kalan zamanları birbirinden ayırmaya özen gösteriyorum. Ancak bilgi transferi denen kavrara da katılıyorum. Gündelik hayatımda ya ia iş hayatımda edindiğim deneyimleri diğer tarafa uygulamaya çalışıyorum.
> “Çok yoruldum biraz nefes alıp kendimle ilgilenmek istiyorum” dediğiniz amanlar oluyor mu?
Kriz nedeniyle yaşadığım son iş değişikliğinde yeterince nefes alıp kendimle ilgilendim. Bir süredir böyle bir gereksinim issetmedim diyebilirim.
» Tembellik hakkı diye bir şeye inanıyor musunuz?
Tembellik hakkından ziyade ülkemizde yasal çalışma saatlerinin yeniden düzenlenmesi ve pratikte bunun daha sıkı denetlenmesi gerektiğine inanıyorum. İnsanların çalışırken hayatlarını kaybettiği, tersanelerde, ağır sanayide ölümüne çalışan insanlar varken tembelliğin hak olup olmadığının bir üst seviyede yani temel hakların sağlandığı düzeyde düşünülmesi gerekir diyebilirim.

Yusuf Müftüoğlu-Lorbi PR / iletişim Danışmanı

“Cep telefonumu almadan…”

» İşiniz hayatınızda ne kadar yer kaplıyor?
Hayatımın neredeyse yüzde 80’ini kaplıyor.
» Bu durumdan şikâyetçi misiniz?
Yok ben bunu hak ettim. İşime fazla odaklı yaşadım. Şaka bir yana şikâyetçiyim tabii ki. İnsanın kendine daha çok zaman ayırabilmesi, kendini daha çok dinleyebilmesi gerekiyor.
» Uzunca bir tatil yapma fırsatınız olsa ilk yapmak isteyeceğiniz şey nedir?
Şöyle yanıma cep telefonumu almadan çok sessiz bir yere gidip 10 gün hiçbir şey yapmadan yatmak istiyorum.

Simge Kızıltan-Reklamcı

“Çarşamba da tatil olsun, hafta sonu çabuk gelsin”

» İşiniz hayatınızda ne kadar yer kaplıyor?
Haftada 55 saat civarı ofis mesaim oluyor.
» Eve iş götürüyor musunuz?
Çok sık yapmamaya özen gösteriyorum ama işim gereği ofis dışında da çalışmam gerekiyor ve bu saat artıyor.
» Sizce insanların tembellik hakkı olmalı mı?
Tabii ki olmalı. Mesela ben cuma günleri ofise geldiğimde arkadaşlarıma “Size müjdem var, yarın işe gelmiyoruz” diyorum. Ayrıca çarşamba günlerinin de tatil edilmesini istiyorum. Böylelikle hafta son ha çabuk gelir. Buradan Ali Taran’ı da s te çalışma zorunluluğunu kaldırıp, çal:; larının evden çalışmasını sağladığı tebrik ediyorum. Bu karar umarım nek olur.

Şekip Mosturoğlu-Avukat-Fenerbahçe SK Yöneticisi

“Tembellik tatlı bir rüya”

»İşiniz hayatınızda ne kadar yer kaplıyor?
Haftanın altı gününde en az 7-8 saat çalışıyorum.
» Bu kadar çalışmaktan boğulduğunuz olmuyor mu?
Olmaz olur mu…
» Peki insanların tembellik hakkının ı duğunu düşünüyor musunuz?
Düşünüyorum da tabii ki bu tatlı bir riı Kulağa hoş geliyor ama gerçekte böyle birşey yok.
» Uzun bir ara verme şansınız olsa, ilk yapmak isteyeceğiniz şey nedir?
Çocuklarımla çok uzak bir yere gidip, onları dinleyebilmek, onlarla daha fazla ko şabilmek ve daha çok şey paylaşabilmek isterim.

Sibel Tekin-İnsan Kaynaklan Uzmanı

“Çalışmasam kendime zaman ayırabilirim”

» İşiniz hayatın ne kadarını kaplıyor?
İşim hayatımın’ 80’ini kaplıyor.
» Mesai saatleri dışında çok çalışıyor musunuz?
Çok değil.
»İşinizin hayatınızı çok etkilediğini şünüyor musunuz?
E tabii ki. Tüm hayatımı etkiliyor.
» Bir boşluk olmasını ister misiniz? Mesela iki ay çalışmayıp kaldığınız yere devam etmek ister misiniz?
Evet. Çalışmasam kendime daha çok zaj man ayırabilirim. Hafta sonlarımı koşturarak geçirmek zorunda kalmam. Sevdiklerrimle daha rahat görüşebilirim.

Y.Aktüel

Categories: Toplum Yaşam

“Levrek sevmiyorsanız, bu levreği bağlamaz”

vedatmilorVedat Milor, dünyanın en iyi üniversitelerinde eğitim almış sıra dışı bir akademisyen. Ancak biz onu şarap ve yemeğe olan ilgisi ve bu konudaki yazılarıyla tanıyoruz. Milor’la ilginç yaşam öyküsü, yeme içme ve tabii ki şarap merakı üzerine konuştuk.

Fotoğraflar: KORAY IŞIK

Akademiye başka bir meslek bilmediği için girmiş, kendini girişimcilik ve para kazanma yönünde beceriksiz buluyor, böyle bir formasyonu olmadığını söylüyor. Yazdığı tez, ABD’de en iyi doktora tezi seçilmiş ama çocukluğundan beri hayatını zenginleştirmek gibi bir prensibi olduğunu söylüyor ve süreci şöyle anlatıyor: “Nasıl bazı insanlarda müzik kulağı olur, bende de sanırım koku alma duyusu gelişmiş. Şarap benim çok ilgimi çekti, onun çok boyutluluğu büyük haz verdi. Şaraptan başlayıp yemeğe doğru kaydım.”
Şimdi gelin isterseniz sizi ünlü gurme Vedat Milor’la yaptığımız son derece “leziz” sohbetle baş başa bırakalım.

*Siz sadece krem tabakanın gidebileceği yerlerde değil, herkesin gidip yemek tadabileceği restoranlarda da yemek yiyorsunuz. Nedir iyi yemeğin alamet-i farikası? İyi yemek nereden bulunur?
İyi yemek güzel bir kadın gibi en umulmadık, aşk gibi hiç beklemediğiniz bir zamanda ortaya çıkıyor. Bu işin bir formülü yok gerçekten. Yemeğin en önemli tarafı sevgi. Adeta o mükemmeliyetçiliği ve sevgiyi tabağa yansıtmak. Çok severek, çok isteyerek yapmak. Malzemede en mükemmeli aramak. Denemek, yanılmak ve belki bir yemeği 30 kere yapmak. Bazı insanların koku alma duygusu kuvvetli oluyor, işi severek yapıyor. Bu sosyetik lokantalarda da olabiliyor, bir esnaf lokantasında da. Sahtecilikse hemen belli oluyor. Gerçekten o yemeği yapanın heyecanı tabağa yansıyor mu, ona bakıyorum.
vedatmilor2*Peki sizin kişisel beğenileriniz fikrinizi etkilemiyor mu?
Bazen “Ne yapsan daha iyi olamaz” dersiniz. O zaman gerçekten mükemmeldir. Bir de elmayla armudu kıyaslamayacaksınız. Diyelim ki ben şu anda bir levrek balığı yiyorum. Bu belki olabilecek en iyi levrek, en iyi malzemeyle, en doğru şekilde yapılmış. Fakat diyebilirsiniz ki ben levrek sevmiyorum. Bu sizin beğeninizle ilgilidir, levreği bağlamaz. Bence bu levrek hafif şarap ve sirkeyle daha güzel olabilir. O ayrı meseledir. O nedenle “fine dining” denen kategoriyle esnaf lokantasındaki yemeği aynı bakışla değerlendirebilirsiniz. Zeytinyağlı enginar yiyorsunuz, taze bezelye zamanında konserve bezelye kullanmışlar. Olmaz.
*Yeme içmeye ve özellikle şaraba olan ilginiz nasıl başladı, gelişti?
Ben genç yaşta yurtdışına çıktım ve çok iyi şaraplar denedim. Bu şaraplarla hangi yemek daha iyi gider diye düşünmeye başladım. Tamamen doğal bir şekilde planlamadan gelişti ve şu anda görünen duruma geldim. Bana okurlar “nasıl gurme olunur” diyorlar. Gerçekten hiçbir fikrim yok. Ne bileyim herhalde bu da sanat dalları gibi bir konu. Yemeği sanat olarak görüyorum. Koku alma duyunuz ve merakınız önemli ve sık sık dışarıda yemek yemeniz. Daha doktora öğrencisiyken yurtta radyo alacak param yoktu ama en azından haftada bir kere iyi yemek yemeye gayret ettim. Bunu da dostlar alışverişte görsün diye yapmadım. Zevk verdiği için yaptım. Hiçbir zaman iyi bir araba alayım diye bir merakım olmadı ama akademik bir tebliğ sunacağım ve mesela, Sevilla’ya gidiyoruz. O zaman her türlü taşı kaldırırım, en iyi yemek nerede yenir diye. Ne var ne yok, ürünleri nelerdir, İspanyollar nereye gidiyor derim. Aynı şey şarap için de geçerli. Böyle gelişti. Ama böyle bir kariyer peşinde olmadım.
*Yazmak daha farklı bir şey. Oradaki motivasyonunuz nedir?
Yazmaktan da büyük zevk alıyorum. Eğer yemek konusunda yazıyorsanız, sanat ve hayat konusunda da yazabilirsiniz. Bir yerde dünya görüşünüzü bu yolla ortaya koyabilirsiniz.
vedatmilor3*Nasıl bir bağ bu?
Temelinde kültür ve yaşam stili var. Tamamen insanların doğa ve tarih etkileşimini, gerek coğrafyayı yansıtan gerek tarihi birikim ve kültürlerini, o zenginliği yansıtan bir konu. Belki de en önemlisi gittiğiniz yerde yemeği beğendiğinizde, o ülkenin kültürü hakkında daha derinlemesine bilgi edinmeniz gerekiyor. Böylelikle o yemekle ilgili de daha iyi değerlendirme şansınız oluyor. Yemek ve içmek bu kriz döneminde, zor dönemde insanları birbirine bağlayan, ortak bir projede birleştiren bir konu oluyor. O nedenle gittiğim yerlerde iyi dostlar edinmiş de olabiliyorum. Bu gittiğiniz esnaf lokantasında yan masada konuştuğunuz bir insan da olabilir. Kendi dünyanızın dışında başka dünyalarla da tanışmış oluyorsunuz ve iletişim kurmanın kestirme bir yolunu bulmuş oluyorsunuz.
*Hayatında şarap diye bir şeyden haberi olmayan birine şarabı anlatmanız gerekse nasıl anlatırsınız?
Klişelere mahal bırakmayan bir soru bu. Dürüstçe yapılmış, kaliteli bir şarapta her yudumda yeni bir boyut keşfedersiniz. Değişik benzetmeler yapıyorsunuz ve sizi mutlu ediyor. Adeta esrarengiz, efsunlu bir içki. Sürprizlere gebe. Öyle ki ben size bir şarap kursu vereyim, şarabın inceliklerini bir yıl boyunca size anlatayım, konunun yüzde 90’ını öğrenirsiniz. Fakat bir yüzde 10’u kalıyor ki; bunu öğrenmek için hiçbirimizin ömrü yetmeyecektir. Şarap demek toprak demek, tabiat demek, doğa demek. Doğanın sürprizleri sonsuz. Aynı iklimde, aynı üzümden farklı sonuçlar alabiliyorsunuz ve bu mükemmeliyeti fark ediyorsunuz. Çok iyi bir şarabı su gibi içemezsiniz. Gerek aroması gerek lezzeti için dört önemli öğe var. Dokusu, derinliği, dengesi ve dürüstlüğü. Yani aşırı makyajlı olmaması ve fazla manipüle etmemek. Asit ve tanin dengesi önemli. Burada o kadar çok varyasyon var ki; insanın hayatı şarabı tam tanımaya yetmiyor.
*Bir de yıllanma meselesini konuşalım. Şarabın illa ki yıllanması mı lazım?
Çoğu şarap yıllanmaz, bozulur. Nasıl bazı hanımlar vardır, orta yaşa geldiğinde daha güzelleşir daha çekici hale gelir, en güzel şaraplar öyle oluyor. Bunu son derece mucizevi buluyorum. Yaşayan bir şey; gelişiyor, değişiyor. Bir şarap içiyorsunuz hoşunuza gidiyor, beş yıl sonra düşüşe geçiyor ve sonradan en mükemmel hale dönüşüyor. İnanamıyorsunuz o aromaya, o kokuya. Şarap sarhoş da etmez. Bir yudum alırsınız o üç dakika aklınızda kalır.
*O zaman şarabı açma ânı için, bir risk diyebilir miyiz?
Tabii ki. Bozulmuş da olabilir. Her zaman çok iyi şaraplarda bile 10 şişede bir tanesi mantardan dolayı bozulmuş olabilir. Bir hikâye anlatayım; doktoramı yazmak için Fransa’ya gitmiştim, akademik çalışma yapıyorum. 20 metrekarelik bir stüdyoda yaşıyorum. Haftada bir kere zamanın en iyi lokantalarından birine gidiyorum ama pahalı şarap ısmarlayamıyorum, param yetmiyor. Bir gün çok öte bir masada bir şarap açıldı. Ortaya gül kokusu yayıldı. Sordum garsonlara, “Bu nedir” dedim. “Bu bir Echezaux” dediler. Henri Jayer’in ürünü, almam mümkün değil. Öyle bir koku yayıldı ki ama “günün birinde bunu ne yapıp edip içeceğim” dedim.
*Yemek programlarıyla beraber, yemek konusu da yerlerde sürünmeye başladı ve “popüler” oldu. Yemek yapmak, yemek yemek sizce nasıl bir etkinlik. Buradan gerilim çıkar mı?
Ben o programı hiç izlemedim ama açıkça söyleyeyim; dışarıdan gelen etkilere açık olmak önemlidir. Modern çağda kapalı olamazsınız. Japonlar yabancı kültürlerin iyi taraflarını alıp kötü taraflarını almaz ya, bizde tam tersi. Şimdi Batılı ülkelerin ekonomik gelişme düzeyinin nedeni oradaki rekabet ortamı. En mükemmel olanın en üste çıkması önemlidir. Bizde daha fazla gürültü yapan, daha fazla istismar eden, daha fazla taciz edenler ön plana çıktı. Bayağı bir rekabet düzeyi bu.
*Siz de Türkiye medyasında yer alıyorsunuz. Popüler kültürün bu tuhaf haline rağmen siz de bunun bir yerinde duruyorsunuz. Bu yapının içinde yer almak size rahatsızlık veriyor mu?
Bana hem mutluluk hem de rahatsızlık veriyor. Rahatsızlık veren taraf yalakalık. Biz daha tebaayken, “yurttaşsınız” durumuna gelmişiz ama daha yurttaş olamadık. İnsan farkında değilken bir tebaa olduğunun etkisini taşıyabiliyor. Ben yapıcı olsun ya da olmasın saygılı bir eleştiriyi isterim. Benim yargılarımın mutlak doğru olarak kabul edilmesini istemem. Tartışılsın isterim. Bizde tebaalık ve yalakalığın getirdiği inanılmaz bir alaturkalık anlayışı var. Bunun sonucunda belli noktalara gelmiş insanlar horozlanmaya başlıyor.
*Çok mu “horoz” var medyada?
Ne yazık ki! Sadece medyamızda değil, her alanda. Birdenbire insanlar baş tacı ediliyor ve bir anda da yere çarpılıyor. Bilgi birikimi uzun bir süreçtir. Bu birikime yeme-içme konusunda katkı yapıyorsam çok sevinirim. Ama idolleştirilirsem rahatsız olurum. Öte yandan beni mutlu eden, bizim gibi gerçekten yemeyi içmeyi seven, bu işe meraklı çok az toplum var. Bu bizi birleştiriyor. Ailelerin toplanma yeri akşam yemeğidir. Bu konuda siz bir şeyler yapmaya çalıştığınızda duyarlı insanlardan pozitif mesajlar alınca, milyar dolar kazanmaktan daha büyük zevk alıyorum. Bunu görünce güzel bir karnıyarık bizi bu kadar mutlu ederken, nasıl birbirimizin boğazına bu kadar kolay yapışıyoruz bilemiyorum. Yeri gelince karnıyarığı nasıl savunuyoruz değil mi?
*Yemeden ölmeyin dediğiniz yemek, içmeden ölmeyin dediğiniz şarap, görmeden ölmeyin dediğiniz bir ülke var mı?
Çocukluktaki tat ve zevkler daha önemli oluyor. Taze maya kokusu, odun fırınında pişmiş ekmek ve tandır kokusu çok önemlidir. Biraz önce bahsettiğim Echezaux şarabı mesela. Bourgogno’ların kokusu benim için nefis. Adeta onlara geyşa gibi şarap derim. Kadife eldiven içinde demir yumruk gibi. Gerçekten bel kemikleri güçlü ama dışardan kadifemsi görünen bir şarap. Onun yanında Konya tandırı ve tandır ekmeği gerçekten çekici oluyor. Ne kadar kızsak da Boğaz’ın verdiği zevki dünyada hiçbir yer vermez. Kendi çocuğun gibi. Mesela Boğaz’da bir balık yemek, rakı içmek inanılmaz bir zevk.
*35 yaşından sonra hukuk gibi zor bir bölüm okudunuz. Oradan yola çıkarak gelecek tasarılarınızı merak ediyoruz.
Hukuk ABD’de en zor tahsildir ve çok başarılı bitirdim. Ama hayat önceden planlanılırsa zevkli olmuyor. İleri teknoloji alanında eşim bir şirket kuruyordu, ona yardımcı olmak için okudum. Ama 20 yaşında insanlar emeklilikte ne yapacağını düşünüyor. Hayat kaotiktir ve planlar büyük oranda tutmaz. Prensipler önemlidir. Kendi prensiplerinize sahip olup, kendini başkalarına beğendirmeye çalışmadan yaşamak önemli. Bence yeni şeyler denemek için hiçbir zaman geç değildir. Ne yaparsanız yapın, merak etmelisiniz, kendinizi eleştirmelisiniz. Çıtayı yükseltirken etrafınızı dalkavuklarla değil, sizi yapıcı olarak eleştirecek insanlarla doldurmalısınız.

Y.Aktüel

Domates ve enginarın eğitime faydaları

enginar1Okan Şahin, Manisa Şehit Gürkan Gökçek İlköğretim Okulu’nun müdürü. Okulun bahçesinde öğrencilerle birlikte yetiştirdiği domates ve enginarların geliriyle, tam donanımlı bir eğitim yuvası haline getirdiği bu köy okulunun, resim atölyesi, fen laboratuvarı, spor alanları ve hızlı internet bağlantısı bile var! Yeşilköy’ün çocukları artık geleceğe daha umutlu bakıyor.

Manisa’ya bağlı Yeşilköy’de bulunan Şehit Gürkan Gökçek İlköğretim Okulu, domates ve enginarın eğitime de faydalı sebzeler olduğunu kanıtladı. 2004’te okula müdür olarak atanan ve eşiyle beraber Manisa’da yaşayan Okan Şahin, köyde yalnız kalınca boş zamanlarını değerlendirmek ve köyün verimli topraklarından yararlanmak için önce okulun arkasındaki bahçeye domates ekmiş. Daha sonra bunun okuldaki şartları iyileştirmek için maddi kaynak oluşturabileceğini fark eden Şahin, geçen yıl domates ekiminden elde ettiği 7 bin YTL gelirle,  şimdi kütüphane ve bilgisayar laboratuvarı olarak kullandıkları ek binaların masrafını çıkarmış. Ek bina inşaatıyla beraber ekim alanı azalınca, daha fazla gelir getiren enginar ekimine geçilmiş. Okulun temel ihtiyaçları şimdi enginarların satışından gelen parayla karşılanıyor.

Yaptıklarıyla okulun ve köyün çehresini değiştiren müdür Okan Şahin’le görüşmek ve neyin ne olduğunu yerinde görmek için Manisa yollarına düşüyoruz. Milli Eğitim’de hiyerarşi önemlidir biliyorsunuz, dolayısıyla biz de ilk iş olarak Manisa Milli Eğitim Müdürlüğü’ne gideceğiz. Okulda yapılanlarla ilgili bir ön bilgi istediğimiz Milli Eğitim Müdür Vekili Müşahit Bey, okulda 2004’ten beri yapılan değişikliklerle ilgili bir yazılı belge veriyor önce, ardından “Başarının mimarları köyde. Hem biz ne yaptık ki, asıl konuşması gereken onlar” diyerek Yeşilköy’e gitmemizi söylüyor. Bunun üzerine hiç vakit kaybetmeden yola çıkıyoruz.

enginar2Köyde bizi bekleyen Okan Öğretmen’le birlikte çevre temizliği etkinlikleri nedeniyle Gediz kıyısında olan öğrencilerin yanına gidiyoruz. Çocuklar bu işi angarya olarak görmesinler diye öğretmenleri bir piknik organize etmiş. Kahkahalar atarak nehir çevresini temizleyen çocuklar ve öğretmenlerin yanına giderken Okan Şahin, “Biz her şeyi eğlenerek yapmaya alıştık” diyerek söze başlıyor.

Önce köy hakkında bilgi ediniyoruz. Yeşilköy verimli toprakları nedeniyle göç alıyormuş… Yazları Güneydoğu’dan çalışmak için gelen işçilerin bir bölümü de buraya yerleşmiş. Köyün yerlileri Yörük, bir de Balkan göçmenleri var. Ezberlerimiz bize bu etnik grupların arasında sorun çıkacağını söylüyor. Ancak okulun öğretmenleri birlikte oynayan çocukları gösterip “Sorun var gibi mi görünüyor?” diyorlar.

Pikniğin sonuna yetişmişiz, okula dönüyoruz. Çocukların bir kısmı bizimle okula geliyor. Öğretmenler, öğrenciler ve okulun emektarlarıyla bahçede çay içerken domates ve enginar yetiştirme meselesini soruyoruz. Okan Öğretmen anlatmaya başlıyor: “2004’te okula tayinim çıktı. Bu benim bir köy okulundaki ilk görevimdi. Ama ben de köy çocuğuyum, Kahramanmaraş’ın bir köyünde altı kardeşimle büyüdüm. Hepimiz okumaya çok hevesliydik ve öyle öğretmen oldum. Buraya geldiğimde iki bina vardı, ana bina harabe halindeydi. İdare odası olarak muhtarlığın deposunu kullanmaya başladık. Harabenin yıkımı için bir sürü yazışma yapılmış ama sonuç alınamamış. Bakanlıkta işi takip edince iki ayda binanın yıkımını tamamladık. İnşaat artıklarını satarak kâr bile ettik. Harabeden temizlenen alanı, çocukların oyun oynayabilmesi için hemen çim saha haline getirdik. Bakımı zor olduğu için sonradan toprak sahaya döndük ama olsun.”

Şu anda okulda sahanın haricinde, bilgisayar odası, fen laboratuvarı, resim atölyesi ve anasınıfı var. Okan Şahin bu olanakların nasıl yaratıldığını şöyle anlatıyor: “Aklıma İzmit’te depremden sonra kullanılıp kalıcıları yapıldıktan sonra boşaltılan prefabrik konutlar geldi. Gerekli izinleri aldık, yıkımdan elde ettiğimiz gelirle 10 prefabrik konut alıp okulun bahçesine yerleştirdik. Dördü bizim için yeterliydi, kalanları çevredeki köy okullarına dağıttık. Asıl mesele domates ekmek değil buydu.” İş bu atölyelerin, kütüphanenin ve laboratuvarın donatılması meselesine gelince domatesler devreye girmiş. Başta perakende olarak pazarda satılan domatesler yerel basının ilgisini çekince, Migros domatesleri toptan satın almış. Atölye, kütüphane, bilgisayar odası ve fen laboratuvarı domates parasıyla donatılmış, hatta artan parayla okula bir de ek bina yapılmış. Okulun ek binası tamamlanınca, prefabrik binalar ihtiyacı olan başka okullara verilecek. Okan Öğretmen çevre köylerdeki okullarla da iletişim halinde. Buradaki eğitim kalitesi yükselince, okulları yetersiz kalan diğer köylerin çocukları da bu okula gelmeye başlamış.

Eğlenceli okul da oluyormuş

Son üç yıldır eğitim kalitesi yükselen okuldan mezun bir öğrencinin velisiyle de görüşüyoruz. Kızının bu yıl Manisa Anadolu Lisesi’ne başladığını, ilk dönem teşekkür belgesi getirdiğini söylüyor. Eskiden kızlar okula bile gönderilmezken gelinen noktaya işaret ediyor köy ahalisi. Artık köydeki çocukların tamamı okula kayıtlı. Çocuklar da hallerinden memnun, köyün en eğlenceli yeri gerçekten de okul. Anasınıfı öğretmeni Fatma Namber, çocukların okul döneminden iki yıl önce anasınıfına kaydolduklarını söylüyor. Genç öğretmen yaşadığı süreci şöyle anlatıyor: “Geldim ve çok şaşırdım. Buradaki insanlar tuhaf bir çaba içindeydi. Domates, enginar derken bir baktım ki ben de bu güzel öykünün parçası olmuşum.”

Okulun bahçesinde bir voleybol, bir basketbol, bir de futbol sahası var. Müdür yardımcısı ve müdür bey aynı odaya geçmişler, boşalttıkları yeri de masa tenisine ayırmışlar. Bir minik futbol takımı, bir kız voleybol takımı ve 22’şer kişilik iki ayrı halk oyunları ekibi kurmuşlar. Çevre köylerdeki okullarda öğretmenler bir iki yılda okullardan ayrılırken buraya gelenler ayrılmak istemiyormuş. Okan Şahin bunun sebebini “Motivasyon için de çalışmalar yaptık” diyerek açıklıyor. Örneğin başarılı öğretmenlerin belgelerle ödüllendirilmesi sağlanmış. Ayrıca öğle aralarında Okan Öğretmen’in düzenlediği mangal partileri var. E bir de ortada mutlu öğrenciler olunca öğretmen kadrosu daralacağına genişlemiş. Okulun namı Manisa’ya kadar yayılmış. Dört öğrenci eğitim kalitesi nedeniyle Manisa’nın merkezinden bu okula geliyor.

Bu yıl bahçeye enginar ekilmiş. Enginar bahçesine geçiyoruz, çocuklar ve Okan Öğretmen kolları sıvayıp enginarları topluyorlar. Torbalanan enginarları köylüler satın alıyor, okulun ihtiyaçları bu gelirle sağlanıyor yine. “Toprak, okulun bahçesinde de karşıdaki evin bahçesinde de aynı” diyor müdür bey. Tembellikten dert yanıyor. Köyün sorununun fakirlik değil, tembellik ve cehalet olduğu kanısında.

“Köylülerin, çocukları eğitildiğinde ne kazanacaklarını bile bilmediklerini, “Nasıl olsa toprakta çalışır, hayatlarını kurtarırlar” düşüncesinin hâkim olduğunu, verdikleri mücadelenin buna karşı olduğunu söylüyor Okan Öğretmen ve devam ediyor: “Bu köyün eski adı ‘Geriköy’müş. Manisa’yla buranın arasında yol olmadığı zamanlarda, şehre Saruhan’dan dolanarak gidilirmiş. O nedenle köyün adı böyle konmuş. Ne zaman yollar açılmış, insanlar bu köyün farkına varmışlar.”

Yeşilköy’deki insanlar topraktan gelir elde edebildikleri için okumayı önemsememişler. Ancak okul bu kadar çok öğrenciye kaliteli bir eğitim verince, veliler de okul öğretmenlerine çok büyük saygı duymaya başlamış. Okan Öğretmen ne istese yapılıyor okula. Geriköy’ün zihinleri yeşeriyor, Yeşilköy yeni adını artık daha çok hak ediyor. Bir iz bırakmanın peşinde olan bir öğretmen, bir köyün kaderini değiştiriyor. Birçok akıllının “delilik” diyeceği işleri, Okan Öğretmen yavaşça hallediyor.

Categories: Toplum Yaşam Tags: , ,

“Bilardo Oynasak Daha Mı İyi?”

pesPES (Pro Evolution Soccer), oyuncuların ve futbol takımlarının gerçeğe çok yakın bir şekilde dijital ortamda tasarlanmış hâli. Futbolcuların yüz ve vücut çizimleri, teknik özellikleri, stadyumlar, futbol topu, taraftarlar, hakem, formalar, maçı anlatan spikerler ve futbola ilişkin tüm detaylar oyunda var. Yalnızca futbolcuların değil, dünyanın her köşesinde yüz ilyonlarca insanın ilgi odağı durumundaki PES’i başta milli futbolcular olmak üzere ünlü ünsüz tutkunlarına, bağımlılarına sorduk: Sizce PES iddia edildiği gibi lüzumsuz bir uğraş mı?

NTV’de yayınlanan “90 Dakika” adlı futbol-yorum programının gündeme taşıdığı konulardan biri e Millî Takım kampındaki futbolcuların Playstation oynaması oldu. 19 Mayıs tarihli  programda Mehmet Y. Yılmaz “Milli futbolcular Playstation oynuyormuş. Bence son derece  gereksiz bir uğraş. Bu adamların kız arkadaşları, eşleri, sevgilileri yok mu” deyip bu oyunla futbolcuların asosyalleştiğini iddia ederken, Hıncal Uluç “20-27 yaşında adamların Playstation falan oynamaları ne garip. Çocuk mu bunlar?”  diye soruyordu. Programın trendlere ve yeniliklere daha duyarlı olan kanadı Haşmet Babaoğlu ise futbolcuların da normal insanlar gibi sevgilileri, arkadaşları olduğuna dikkat çekti ve Playstation’ın yasaklanması durumunda oyuncuların futbolu bırakma noktasına dahi gelebileceğini iddia etti.
Futbolcuların en önemli hobilerinin başında olan bu oyunla ilgili ilk büyük tartışma 2005 yılında Milan’ın savunma oyuncusu Alessandro Nesta’nın geçirdiği cerrahi operasyonla başlamıştı. Sürekli PES oynamaktan dolayı sol başparmağında lezyon oluşan İtalyan savunma oyuncusu, bu nedenle ameliyat masasına yatmış ve tam bir ay sahalardan uzak kalmıştı.

Bizimkinden aşağı kalır yanı olmayan İtalyan spor medyası da bu oyuncuyu tefe koyma fırsatını kaçırmamıştı. Biz de bu bilgiler doğrultusunda PES oynayan futbolculara sorduk, acaba PES söylendiği kadar tehlikeli bir oyun mu? Ara transferde Ukrayna’nın Metalurg Donetsk takımına imza atan PES
tutkunu Erol Bulut, oyundaki en büyük rakibinin Jordi Cruyff olduğunu söylüyor; aralarında kıran kırana maçlar oluyormuş. Uluç ve Yılmaz’ın eleştirilerine “Playstation yokken de kamplarda bilardo oynuyorduk, çok mu farklı” yanıtı veren Erol, Serkan Korkmaz’ın Kanal 24 ekranlarında hazırladığı ve futbolcularla ünlülerin Playstation oynadığı programa katılmış ve eski takımı Olympiakos’la ezeli rakibi Panathinaikos’a karşı oynayıp bir de gol atmıştı! Playstation ve Serkan Korkmaz aklımıza gelince yolumuz haliyle  Kanal 24’ün spor servisine düşüyor. Programda yaşadıklarını sorduğumuz Serkan Korkmaz  sohbete “PES’i ilk oynayışımda Acun Ilıcalı’yı 3-1 yendim. Lütfen bunu özellikle yazın” diyerek başlıyor. PES’i en iyi oynayan futbolcunun Okan Buruk olduğunu söyleyen Korkmaz, oyunun futbolculara taktik beceri kazandırdığı kanısında.

Volkan’a çekici gelen kendini sanal sahada görmek

Tartışılan milli takım futbolcularının oyun tutkusu olunca, milli takım kampını da arıyoruz. Karşımızda PES tutkusu bilinen kaleci Volkan var. Volkan söze “kesinlikle bağımlı değilim” diye başlıyor. Sadece kamplarda takım arkadaşlarıyla oynadığını söyleyen Volkan, PES’te EURO 2008 provası yapmadıklarının, herkesin kendi takımıyla oynadığının altını özellikle çiziyor.
PES’in Volkan’a en çekici gelen kısmıysa kendini sahada görmek. Oyunda kendisinin iyi tasarlandığını belirten Volkan “İyi oynadığımın sahaya yansıması bana gurur veriyor” diyor. PES’i çok seven oyuncuların yanında, sevmeyen de var. Fenerbahçeli Kemal Aslan, bu oyunun çocukların futbol yaratıcılıklarının önüne geçtiğini düşünüyor. Kemal, çocukluğunda da atari
salonlarına gitmek yerine sokakta futbol oynamayı tercih etmiş: “Sonuçta oyun birileri tarafından yazılmış, bir format var. Oysa sokakta içinden geldiği gibi oynarsın ve yaptığın hareketler senin yaratıcılığına bağlıdır.” Kemal futbolun geleceği açısından oyun salgınının tehlikeli olduğunu söylüyor ve ekliyor: “Özellikle metropollerde oyun alanları kalmadı. Bu tür oyunlar bu ihtiyacı kapatıyor aslında. Apartmana kapanmış çocukların yaratıcılıklarının
gelişmesi çok zor. Onlar da oyuna veriyor kendini.” Spor basınının ünlü isimlerinden NTV spikeri Güntekin Onay ise PES oynayan futbolcuların eleştirilmesine karşı çıkıyor: “Futbolcular uzun kamp dönemleri geçiriyor. Günde çift antrenman yapılsa bile çok fazla boş zaman oluyor ve futbolcular da genç insanlar. Gençliğin trendleri neyse onlar da onu yapıyor. Babam teknik direktör olduğu için çocukluğum kamp yapılan otellerde geçti. Eskiden okey, kâğıt ya da bilardo oynanırdı. Şimdi PES oynuyorlar. Ne farkı var ki? Playstation oynamasalar en iyi ihtimalle televizyonda zapping yapacaklar.”
Onay’a göre oyunun gerçekçilikten en uzak tarafı futbolun psikolojik yönü. “PES’te şakır şakır goller atan Adriano, psikolojik sorunları nedeniyle neredeyse bir yıl top oynamadı” diyor. Oyunun bir simülasyon olduğunun altını çizen Güntekin Onay, bunun reel futbolla taktiksel olarak, oyuncu özelinde de hızlı karar verme becerisi açısından benzeştiğini söylüyor. Futbolcuların oyunu daha iyi oynamasının altında yatan nedenin de oyunculardaki hızlı karar verme yeteneğinin kemikleşmiş olması. İşi bir adım daha ileri götürüp reel futbolun da taktiksel olarak PES’ten yararlandığını savunan Onay’a göre Arsenal’in 2’ye 1 atak taktikleri PES’tekiyle birebir aynı. Onay ve arkadaşları EURO 2008’i PES’te oynatmışlar, şampiyon İspanya olmuş. Portekiz de sandığımız kadar iyi değilmiş!

İş çıkışı PES’e koşanlar

Elbette PES’in tek tutkunu milli futbolcular ya da ünlü simalar değil. Dünyanın dört bir yanında yüz milyonlarca insan oyun konsolunun karşısından saatlerce kalkmadan bu oyunu oynuyor. Türkiye’de oyun konsolu alım gücüne göre pahalı olduğu için evlerde çok yaygın değil, neyse ki kent sokaklarında bol bol  Playstation Cafe var. En iyisi buralara gidip,
“ünsüzler” arasında bu salgının nasıl yayıldığını görmek… 80’li ve 90’lı yıllardan zihinlerimize kazınmış “Atari salonu”, 2000’lerde yayılmış internet kafe algısından kaynaklı bir önyargıyla bu yeni kuşak eğlence merkezlerinden birine giriyoruz. Ancak manzarayla kafamızda kurduğumuz oyun salonu arasında çok fark var. Kadıköy’deki Sihir Cafe, eski bir binanın üçüncü katında. Ahşap, kakmalı kapılardan geçiyoruz. IKEA’dan döşenmiş, 4-5 farklı
oyun odası var. Tüm odalarda PES açık ve cevval erkekler heyecanla oynuyorlar. Oyunculardan Altar Kartal, 29 yaşında bir grafik tasarımcı. Arkadaşı Mehmet İren’le PES başına oturmuşlar, EURO 2008’de Türkiye’nin vereceği ilk sınav olan Portekiz-Türkiye maçının denemelerini yapıyorlar.
Mehmet’e neden Portekiz’i aldığını soruyoruz, “Benim milliyetçi hassasiyetlerim arkadaşınki kadar fazla değil” diyor. Altar aslında oyunu evde arkadaşlarıyla oynamaktan hoşlandığını ama kız arkadaşının artık buna izin vermediğini belirtiyor. O sebeple buradalar. Altar işi daha fazla ciddiye alıyor. İlk sorumuza “Oyun oynarken başka bir şeye konsantre olamıyorum,
oyundan sonra konuşsak olmaz mı” yanıtını alınca evde oynamasını yasaklayan kız arkadaşına hak vermeden edemiyoruz. Neyse ki oyun bitince konuşmaya başlıyor. İş çıkışlarında PES’e gitmek onun için bir sosyalleşme aracı değil, rahatlama vesilesiymiş. Altar, PES’in gerçek futboldan üstün olduğuna neden inandığını da şöyle anlatıyor: “PES mükemmel bir oyun.
Galatasaray-Fenerbahçe maçını tribünden izlersin; biri kazanmış biri kaybetmiştir. Maçtan çıkınca oyun hakkında fazla düşünmezsin, işin getirisi götürüsü kulüplere kalır. Paylaşılacaklar ikisinin arasında paylaşılır, maçtan sonra senin konuyla bir ilgin kalmaz.” Diğer oyunseverimiz Tan Can 25 yaşında. Üniversite, iş hayatı derken PES’in hayatında kapladığı alan azalmış. Azalmış hâli haftada iki defa, her oturuşta beşer saat. “Dershane zamanlarında her gün oynuyorduk. Oyunun heyecanına, dersten kaçmanın zevki de ekleniyordu” diyor. Tan Can, iki formsuz takımın maçını izlemektense PES oynamayı tercih ediyormuş. Sihir Cafe’nin sahibi Ümit 28 yaşında bir tekstilci. Ancak asıl zevki PES oynamak olduğu için altı ay önce bu kafeyi açmış. Müşteriler evde aile ve komşular nedeniyle bağıra çağıra oynayamadığından soluğu burada alıyormuş. PES oynamaya gelenlerin 22-23 yaşının üstündeki insanlar olduğunu belirtiyor. “Oturup beş saat oynayanlar da var, yarım saatliğine ihtiyaç giderir gibi oynayıp gidenler de” diyor. Maç saatleri kafe boş oluyormuş ama gerçekte yenilen takımın taraftarları hızını alamayıp PES başında maçın intikamının peşine düşüyorlarmış: “EURO 2008’de Portekiz, Türkiye’yi yenerse bizim işler açılır” diyor. Yener mi diye soruyoruz, yanıtı: “Yenmesi lâzım, yoksa fena!”

“Sonuçta futbol da PES de oyun”

Tüm bu konuşmaların ışığında Anadolu Üniversitesi, İletişim Bölümü öğretim üyelerinden Ufuk Eriş’ten konuyu değerlendirmesini istiyoruz. Eriş konuya Marx’ın yabancılaşma kavramından yaklaşıyor: “Türü tür yapan şey, onun yaşam aktivitesidir. Kaplanın avlanması gibi. Otlanmaya başlayan kaplan türsel varoluşuna yabancılaşmış demektir. Oyun da insan için
böyledir. Eğer insan gerçek eylemi yerine getiremezse türüne yabancılaşmış kabul edilir. Benjamin bu durumu ‘gündelik yaşamda yönelim kaybı’ olarak açıklıyor. Futbolun da PES’in de ayrı gerçeklikleri var. Sonuçta ikisi de oyun. Bir futbol maçı izleyenle, PES oynayan kişi arasında fazla bir fark yok. Futbol, kendi aktörleri (futbolcular, teknik direktörler, kulüp yöneticileri) tarafından, PES de oyunun yazılımcıları tarafından kurgulanıyor. Futbol izleyicisi de PES oyuncusu da bu kurguların yönlendiricileri doğrultusunda eğlenceye dahil
oluyor. Aynı televizyon gibi. Beyaz camda görünen başkalarının eğlencesi. Televizyon seyircisi, onların eğlencelerine bakarak eğleniyor.” Eriş, sadece PES özelinde değil, “oyun” kavramı temelinde durumu değerlendirip, insanların izleyici olduğu durumlarda, oyuncu olmaya doğru yönelim gösterdiğine dikkat çekiyor. Ufuk Eriş, kentte yaşayan bireyin iki temel yaşam alanı olduğunu söylüyor. Biri iş yeri, diğeriyse evi. Birey bu iki alanda da özne konumuna geçemeyip, kendini var edemediğini hissettiğinde oyuna yöneliyor. Ufuk Eriş oyun dilini yaratanlarla oyunu oynayanların farklı kişiler olduğunu söylüyor. İş oyun tutkunlarının “Kontrol bende” dediği gibi değil yani. Kontrol yazılımcılarda. Eriş, oyuncuların o hayatı üreten değil işleten kişiler olduğuna dikkat çekiyor.Yani oyuncular kendilerini ne kadar özne olarak hissederse hissetsin aslında işin nesnesi konumundalar.

Y.Aktüel