Archive

Archive for the ‘Politika’ Category

Mardinli ocakçı, Dersimli taksici

Memleketin tepesindeki kurumlar, partiler, sıradan vatandaşın aklının almayacağı, almasının da hiç gerekmediği işlerle uğraşıyor. Artık yüzümüzü bu ülkenin ezilen insanlarına çevirmenin vaktidir.

Güzel yurdumuzda bu güzelliğe gölge düşürecek her şey yaşanıyor. Bir takım siyasi partiler var, bunların liderleri var; kimi savcılığa soyunuyor, kimi avukatlığa. En faşist bildiklerimiz seçim meydanlarında urgan fırlatıyor, kendine “sol” diyen gruplar “Onu da asacağız, bunu da asacağız” diye afişler bastırıyor. Devletin koca koca kurumları silahlarıyla siyasete bulaşıyor… Ordu mensupları çetecilikle, emniyet mensupları cemaatçilikle itham ediliyor. Evet bir de cemaatler var. Din temelinde teşkilatlanıp, siyasi rant karşılığında ekonomik rant dağıttıkları iddia ediliyor. Tüm bu manzara karşısında sızdırma belgeler üzerinden gazetecilik kariyerleri yapılıyor. Kimsenin giremediği “gizli ve yetkili” odalara girmek marifet sayılıyor. Gammazcılık, iftiracılık, rantçılık, yandaşlık gibi iddialar altında gazetecilik de her geçen gün itibarını kaybediyor. Sıradan insanların aklının, vicdanının alamayacağı türden olaylar oluyor. Çok yukarılarda bir yerde, aklımızın yetmeyeceği dolaplar dönerken, sıradan insanların günlük hayatları önemsiz birer ayrıntı sadece.

Bunları durduk yere esip gürlemek için hatırlatmıyorum. Zaten hatırlatmaya gerek de yok; her gün gözümüze gözümüze sokulan şeylerden söz ediyorum. Gelin isterseniz biraz da gözümüzden uzak kalanlara bakalım. Geçen hafta yaşadığım iki diyalog ve iki insandan söz edeceğim: Biri taksici, biri ocakçı. Biri Mardinli, diğeri Dersimli.

***
Geçen haftasonu bir spor etkinliği nedeniyle düzenlenen basın gezisi kapsamında Mardin’e düştü yolum. Uçaklar rötar yapınca gece 01.00 sularında kente vardık. Mardin’in o güzel yemeklerinden tatmak için akşam öğünümüzü ufak atıştırmalarla geçiştirdik ama bir de baktık saat gece yarısını geçmiş. Kentte her yer kapanmıştı haliyle, bir çorbacıyı dükkânı kapatırken yakaladık. Bir süre daha açık kalmasını rica ettik. Dükkân sahibi de polislerden izin istedi ve polis gözetiminde yemeğin başına oturduk. Güneydoğu’ya ilk defa gelen bir spor muhabiri, ocakçının yanına giderek kentin güvenli olup olmadığını sordu. Adam bu sorudan öyle sıkılmış ki hepimize dönerek “Ağabeylerim, biz vallah terörist değiliz. Mardinliler terörist değil, etmeyin gözünüzü sevem” dedi. Öyle çok duymuş ki bu soruyu, nasıl teselli edeceğimizi şaşırdık. Ocakçı sözlerine devam etti: “Yok mudur adam öldüren, eli silahlı adam? Vardır. Sizin geldiğiniz yerde adam öldürmüyorlar mı? İstanbullular terörist mi?”

***

Görüyor musunuz? Ne kadar masum bir soru gibi görünüyor oysa: “Buralar güvenli midir?” Ne hâle gelmişiz, baksanıza. Çorbacıdan çıkıp otele dönerken, İstanbul’da kendimi uzunca bir sohbetin içinde bulduğum taksinin şoförü geldi aklıma. Onun da çocukken terk etmek zorunda kaldığı kentin adı Dersim. 1990’da göç etmişler. Tarlaları ve hayvanları varmış ama yöredeki baskılar yüzünden babası malı mülkü satıp, İstanbul’a yerleşmiş. Onun arabasına da gece geç bir saatte, boğazdaki ihtişamlı eğlence merkezlerine yakın bir yerde bindim. Arabaya binip inen insanların ağır parfüm kokuları araca sinmiş, bu nedenle alerjisi tutmuş, öksürüyordu. Camı çerçeveyi açtık, laf da lafı açtı, öyküsünü dinledim. O zamanlar örgüt, ailelerin kız çocuklarını birer haftalığına dağa götürüp, getir götür işlerine baktırır, yemek yaptırır, hizmet ettirir ve haftanın sonunda evine geri bırakırmış. Bazen de bırakmazmış ya da giden kalırmış. Taksici anlatıyor: “Adam ‘keleşle’ geliyor. Babam kendi hâlinde bir adam. Nasıl vermeyeceksin evlâdını? Verince terörist oluyor devletin gözünde, kızının derdi cabası. Vermeyince var hâlini sen düşün. Yapamadı, kaçtı geldi İstanbul’a. Dayımı da çağırdı senelerce, dayım ‘ben yaşayamam oralarda’ dedi, gelmedi. Ayrı düştüğümüze mi yanarsın, ne haber gelecek oradan bilmiyorsun, ona mı yanarsın? Dayımlar çok zorluk çekti ama şimdi diyorum ki cesur olacaksın. Toprağını, memleketini terk etmeyeceksin. Memleketin mis gibi havasını bıraktık, burada parfüm kokusundan nefes alamıyorum. Her türlü mahkûm oluyorsun işte.”

***

İşte o uzun girişi bu iki diyalog yüzünden yazdım. Türkiye çelişkilerin ülkesi. Memleketin cümle parkında tuhaf bir şekilde “Çimlere Basmak Yasaktır” tabelaları durur lâkin filler tepişirken ezilen çimenlik olur. Yukarıda ne oluyorsa aklımız ermiyor işte. Bırakalım şu “belgesel” haberciliği de artık yüzümüzü bu ülkenin insanlarına dönelim. Çimenlik çok ezildi, yıprandı. Artık onu sulayıp yeniden yeşertmenin zamanı gelmedi mi?

Advertisements
Categories: Politika Tags: , ,

“Ortanın solu azgın bir şekilde sağa geçti”

derya2Derya Alabora’nın yoğun iş trafiği arasında ülke gündemine ilişkin bir sohbet gerçekleştirdik. Ünlü aktris “Terörist” diye yargılanan çocukları, toplumsal çürümeyi, siyasetin demokrasiyi nasıl algıladığını, televizyondaki şiddeti ve bir sanatçı olarak aldığı pozisyonu anlattı.

FOTOĞRAFLAR: CEREN CAN

Çağan Irmak’ın vizyondaki filmi Karanlıktakiler’in Umay’ı, ATV’nin yeni dizisi Es Es’in Selmin’i… Derya Alabora, yıllardır sinemada, tiyatroda ve televizyonda aykırı kadınları canlandırıyor. Aykırı bir isim olmak sadece oynadığı rollerde geçerli değil ünlü aktris için. Kadın hakları, çocuk hakları, insan hakları gibi konularda duyarlı bir aktivist, akademide oyuncu yetiştiren bir eğitimci. Deneyimli oyuncu bu kadar gözönündeyken, İstanbul’da olduğu bir ara bize de zaman ayırdı; Derya Alabora’yla Türkiye’nin gündemi üzerine konuştuk.

Toplumsal olayların içinde söz söyleyen, kadının toplumsal hayattaki yeri ve çocuğa uygulanan şiddet gibi konularda öne çıkan bir sanatçısınız. Çocukların terörist diye cezaevine alınması  konusunda ne düşünüyorsunuz? Ne olacak bu çocukların hâli?

Çok korkunç tabii. İki maddede değişiklik yapıldı ama hiçbir işe yaramıyor. Çocuğa, Türk Medeni Kanunu kapsamında indirim uygulanması gerekiyor ama çocukların bazıları 34 yılla yargılanıyor. İndirim uygulasan ne olacak? Çocuklar taş attıkları için cezaevinde yaşıyorlar. Hem de çok kötü şartlardalarmış. Bazısı yazın sıcaktan ve susuzluktan idrarlarını üstlerine bastırmış. Türkiye’de hapishanelerin durumu malum; koşullar korkunç ve bunlar da çocuk. Travma geçiriyorlar. Üstelik yarısından fazlası okuyan çocuklar. İnsanlar onları orada burada dolaşan serseriler sanıyor. Aralarında fen lisesinde okuyanlar var. Polise taş attığı için bu çocukları okuldan koparıp cezaevine koyuyorsun. Okuyan adam yetiştireceğiz derken bambaşka bir şey oluyor. Aileler çocukların korktuğunu, gece uykularından uyandıklarını anlatıyor. Her an tutuklanma korkusu içindeler. Bazısı evden alınıp götürülüyor. Polis, “ellerinde toprak izi var, hem de heyecanlısın” deyip götürüyor. Para cezasına çevirmek için üç yıl kadar bir ceza olması lazım. 34 yıldan söz ediyoruz. Adam öldürenle taş atan arasında bir fark olmasın mı? Ben birini öldüreyim yedi yıl alayım, diğeri taş atsın 34 yıl alsın. Çok acayip bir şey. Bir yandan meseleyi çözümlemeye çalışıyorlar, diğer taraftan bunlar oluyor.

Konuyla ilgili yeterli kamuoyunun oluştuğunu düşünüyor musunuz?
Yok canım, hiç böyle bir şey yok.

Ne yapmak lazım?
Bence hiçbir şey yapılamaz. İnsanların ciğersiz olduğunu düşünüyorum. Algılamalarında problem var herhalde. Cinsiyet ya da milliyetle ilgisi yok, çocuk dünyaya iyi, kötü, suçlu ya da suçsuz olarak gelmez ki! Koşullar onu o duruma getirir. Koşulları düzeltmemiz gerekir önce. Halbuki sonuç insanların nefretine neden oluyor. Sonuca göre insanlar ayaklanıyor. O sonuca nasıl gelindi, ne bedeller ödendi? Bir tepki varsa ortada, bu durduk yere olmaz. Sen mutlu, mesut yaşarken niye tepki gösteresin ki?

Önyargıların kırılması için sanatçıların bir rolü yok mu? Türkiye’de sanatçılar toplumsal konulara yeteri kadar karşı duruyor mu?
Onlar da durmuyor ama tamamen sanatçıyla bir şey olmaz ki! Halkın da bu duyarlılıkta olması  lazım. Kaç tane film çeken, tiyatro yapan insan toplayacaksın? 500 kişiyle hayat değişmez ki. İnsanların buna tepki göstermesi gerekir. Bizde sivil toplum kuruluşları yetersiz. Bir ses yok ortada. Hrant öldürüldüğünde çok şaşırtıcı bir patlama oldu, çok hayret ettim. Onun da arkası gelmedi. Mesela Münevver Karabulut cinayeti… Her gün bütün gazetelerde hiç durmadan yakalanana kadar yazıldı. Tabii yazılsın ama öbürleri niye yazılmıyor? Sadece bu yazılınca ben de başka şeyler arıyorum. Güler Zere bir tarafta duruyor öyle. Ceylan öldürüldü en son. Bazı insanların ölümü kimseye dokunmuyor.

derya1İnsanlar bir şeye tepki verdiğinde terörist gibi algılanmaktan korkuyor olabilir mi?
Naziler milyonlarca insanı yaktılar, sabun yaptılar, gaz odalarına soktular. Buna neden tepki vermedi insanlar? Terörist gibi görünmek mi istemediler? İnsanın özünde olan, tuhaf bir vahşet ve yok etme duygusu var. İktidar duygusunun önüne geçemedikleri için birilerini yok etmeye çalışıyorlar. Bunu da güçleri en çok yetecek kişiler üzerinde yapıyorlar. Onun için yaşamda sanat gerekiyor. Kendimizi başka şekilde eğitmemiz gerekiyor. Bunun okumakla da ilgisi yok Okullarda sadece matematik, geometri, mühendislik bilen insanlar yetiştiriliyor. Şimdiki gençlerin ne edebiyatla, ne sosyolojiyle, ne felsefeyle, ne şiirle, ne resimle, ne müzikle ilgisi var. Tabii sertleşiyorsun böyle olunca. Para şu anda dünyada tek güç. Tek güç para olunca da insanlar birbirini yok etmeye çalışıyor. Yani herhangi bir şekilde güç sağlayamadığın sürece yok olmaya mecbursun. Bu defa insanlar daha da agresifleşiyor.

Suçun fiiliyata dökülmesi de daha kolaylaştı, değil mi?
Tabii ki. Baksana para kazanmak baya zorbalıkla elde edilen bir şey. Eskiden böyle değildi ki. Bir yerleri bitireceksin, okuyacaksın, ya aileden paran olacak ya çok akıllı olacaksın. Şimdi öyle değil. Silahı dayadın mı para kazanmaya başlıyorsun. Ergenekon’a baktığımız zaman, bilinen ama söylenemeyen şeyleri görüyoruz. Korkunç şeyler yaşamışız. Toprağın altından ölüler çıktı, kazıyorsun silah çıkıyor. Bunun karşısında birey olarak nasıl durabiliriz? “Hayır” dediğin zaman beynine bir şey iniyor. Bütün bunlar bir araya geldiğinde korkunç, vahşi şeyler çıkıyor karşına.

Suç  toplumun gözünde normalleşti mi? Olanlar tuhaf da gelmiyor sanırım…
Kanıksadık çünkü. Televizyonlardan naklen Irak Savaşı izledik. Kimse bir şeyden etkilenmiyor. Ne ölümlerden ne katliamlardan etkileniyoruz. Birbirini ekranın önüne atan insan yığınları var. Herkes ekranlarda söz sahibi.  Bazen sabah programlarını dehşetle izliyorum. O programlarda biri çıkıyor ahkâm kesmeye başlıyor. Abi sen kimsin? Yanlış şeyler söylüyorsun. “Bu böyle olmaz” diyorlar çıkıp. “Böyle olmaza” nereden geldin? Kim sana bu hakkı verdi? Bu kadar denetimsiz olabilir mi bir şey? Hayatın içinde televizyonlar, gazeteler. Paparazzi terörü mesela hakikaten korkunç bir şey. İnsanları terörize ediyorlar yani. Bile isteye insanın üzerine gidiyor, sinirlendiriyorlar. Ben bununla ilgili bir oyun yapmak istiyorum.

Rol aldığınız Karanlıktakiler filmi de bir üçüncü sayfa hikayesi. Bizim edebiyatımızda, sinemamızda ya da tiyatromuzda bugüne dair meselelere yer veriliyor mu?
Baksana daha şimdi yeni yeni bazı şeyler konuşuluyor. O kadar yasaklı bir ülkede yaşıyoruz ki. Türkiye’de demokrasi falan yok. Demokratik bir cumhuriyet olmamız gerekiyor. Herkes bir cumhuriyettir gidiyor. Herkesin kendince cumhuriyeti var, cumhuriyet özgürlük demek değil ki! Yanlış algılanıyor bu kavram. İslam Cumhuriyeti de var, bilmem ne cumhuriyeti de var. Önemli olan demokratik cumhuriyet olabilmek. Özgürlükleri oy vermekten farklı olarak anlamak lazım.

Siyasi yelpazemizde bir terslik mi görüyorsunuz?
Ortanın solu dediğimiz partiler resmen sağa geçmiş durumda. Azgın bir şekilde üstelik.  Olmadık yerdeki insanlar özgürlükten bahsederken, bunlar karşı çıkıyor. Sadece muhalefet etmek için, bir şey istediklerinden de değil. Sesleri duyulsun yeter. Kendi iktidar olsa aynı şekilde davranacak. Nedir bu iktidar kaygısı ve kendini gösterme çabası? Birileri bir şey söylüyor, oradan bir savcı dava açıyor. Yargının bağımsız olması lazım. Herkes kafasına göre davranıyor. İnsanlara işkence yapılıyor.

Yargıya güveniyor musunuz?
Güvenmiyorum tabii.

Askerin sivil yargı tarafından yargılanmasını tartışılıyor. Sivil yargının durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bir yerde bozukluk varsa her yerde bozukluk vardır.

Tiyatroda oynayacak mısınız yakınlarda? Oyun seçerken neye dikkat ediyorsunuz?
Ben de başka bir şey yapmak istiyorum. Biraz sert oyun oynamaktan hoşlanıyorum. Hayatın gerçeğini ortaya koyabilmek lazım. Sanat benim için hayat içinde yumuşak bir geçiş değil. Dostoyevski hayatı yumuşak anlatmıyor. Dünyanın en büyük yazarlarına bakın, hepsi sert. Ben bir yaratıcı değilim ama eser yaratanlara baktığınız zaman çok sertler. Hayata karşı o isyan duygusu, ezilmişlik, baskı ya da eksiklik sanatı yaratıyor. Bir anda bir şeyler fışkırıyor. Daha iyi bir yerde yaşıyor olsak, başka türlü düşünülebilir. Afrika’dan Latin Amerika’ya kadar, Asya’dan, Avrupa’ya kadar her yerde savaş var. Bir takım devletlerin baskısı var. Haberlere bak, iyi bir şey görebiliyor musun?

OYUNCULUK EĞİTİMİ  SERT BİR İŞTİR

Derya Alabora, Mimar Sinan Üniversitesi ve Maltepe Üniversitesi’nde oyunculuk eğitimi veriyor. Sohbetimiz sırasında Alabora’yla oyunculuk eğitimi üzerine de konuştuk.

Türkiye’de oyunculuk eğitimi ne durumda?

Çok parlak olduğunu düşünmüyorum. Oyunculuk biraz daha sert bir eğitim gerektiriyor bence. Dustin Hoffman, Rainman’de otistik bir adamı oynuyor mesela. Bunu algılamak, o dünyaya girmek kolay şeyler değil hayatta. Kendini de psikolojik anlamda ortaya koyman, kendinle karşılaşman lazım. Kendi komplekslerimizi, tavırlarımızı, yanlışlarımızı doğrularımızı fark etmemiz gerekiyor. Öbür taraftan rolün psikolojisini anlamak lazım.

İlham gelmiyor mu?
Hayır, bakış açınız ve çalışmayla oluyor. Niye ilham gelsin?

Peki diziler anlattığınız biçimde bir oyunculuk gelişimine olanak sağlıyor mu?
Asla. İzleyicinin de böyle bir şeye dikkat ettiğini sanmıyorum. Orada karakter üzerine uğraşılmış da yaratılmış diye bakmıyorlar. Bakıyorsun en kötü diziler en fazla reytingi alıyor.

Ya Demokrasi Böyle Bir Şeyse

Ülkede olan biten belli. Devletin ettiklerini devletten iyi kim bilir? Eğer bir açılım olacaksa, devletin vazifesi bellidir. Ya öyle değilse? Ya demokrasi dediğimiz sadece bir algı yanılsamasıysa? Bu ülkenin mağdurlarını demokrasi, yani bir “yöntem” kurtarır mı?

Bu açılım sürecinde bir tuhaflık var. “Hükümet ortaya bir laf attı, içi boş çıktı” deyip sıyrılmak gibi bir kastımız yok tabii. Bizim gerçekten bir demokratikleşme sorunumuz mu var, yoksa daha başka mı derdimiz?

Biz, yani bu ülkenin insanları, nelerden mağduruz? Adalet karşısındaki müzmin eşitsizlikten mağduruz. Kürt mağdur, solcu mağdur, yoksul mağdur, sıradan vatandaş mağdur. Sağlık hizmetlerinde adaletsizlik var. Zenginle yoksulun sağlığının kıymeti farklı. Eğitim hizmetlerinde adaletsizlik var. Toplumdaki her alt sosyo ekonomik tabandan gelen çocuklar, eğitim hizmetlerinden daha kötü şartlarda yararlanıyor. Esnaf mağdur, öğrenci mağdur. Kadınlara ve eşcinsellere karşı uygulanan cinsiyet ayrımcılığı, çocuklara vurulan “terörist” damgası, Alevilerin üvey evlat sayılması. İşte toplumun mağduriyetleri. Fazlası var, eksiği yok.

“Demokrasi açılımı” sözü ortaya atıldığından beri, Kürt sorunu, Ermeni sorunu ve darbecilik sorunu tartışılıyor. Bu meselelere çözüm bulunması gerektiği ifade ediliyor. Doğru, meselelerimiz bunlar. Bu sorunların nedenleri de yukarıdaki ve benzeri mağduriyetler, hakkaniyetsizlik, adaletsizlik. Biz aylardır yöntem konuşuyoruz. Demokrasi olsun, nasıl olsun, açılım yapalım ama nasıl yapalım?

Devletin hükümetinin başı, yani başbakan, devletten kaynaklanan bir dizi sorunun çözülmesi için kamuoyundan, partilerden öneri istiyor. “Bu hükümet değil, devlet politikası” diyor. Öyleyse önce devlet çıkacak, ettiği ve pişman olduğu yanlışları, vatandaşlarına itiraf edecek. Darbe girişimini suç olarak gördüğü için soruşturma yürütenler, sadece girişimleri değil, vuku bulmuş olanlarını da yargılayacaklar.

“Kürt olduğu için kendi vatandaşıma eziyet ettim” diyecek, Diyarbakır Cezaevi’ni, Güneydoğu’nun dağlarını, o dağlarda derinden derine dönen dolapları anlatacak. Bizim vatandaş olarak hiç bilmediğimiz, bu yapı sürdüğü sürece de bilemeyeceğimiz, bize edilenleri çıkıp itiraf edecek. “Pişmanım bunları yaptığım için ey vatandaşım” diyecek. Zulmettiklerine itibarını geri verecek. Sadece Kürtlere değil, Tuzla’daki işçisine de, elinde ürünüyle ortada kalan köylüsüne de, parasızlıktan okuyamayan gencine de itibarını iade edecek. “Ben ettim, gayrı siz etmeyin” diyecek. Devletin işlerini yürütenlerin başı, yani başbakan, önce devletin ettiklerini diyecek.

Ama iş sadece Güneydoğu’da terör bitsin, Ermenistan’la sorun kalmasın, enerji hatları, NATO üsleri güvenli bir hat içinde kalsın diye, herkesin elindeki avucundaki neyse ortaya atacağı ve toplumun bir kısmına ayrıcalıklar tanınıp, bu kesimlerin sesini kesmesini sağlayacağı bir hâle gelmekse, biz daha çok bekleriz. Üstelik demokrasi denen “yöntemin”, yukarıda belirttiğimiz talepleri sağlayacağını nereden biliyoruz? Haksızlığa, adaletsizliğe, otoriteryan ve organize zulümlere son verme ihtimali olan bir “yöntem” demokrasi. En azından öyle olduğu varsayılıyor.

Oysa Ortadoğu’ya barış getireceğini söyleyen Bush ve Cumhuriyetçiler de A.B.D. kamuoyunun ortak beklentilerinin, yani demokratik usullerin neticesiydi. Putin’in gelişi de demokratik talepti, Almanya’da Merkel’in gelişi de. Sarkozy’yi getiren, demokratların en yücesi Blair’ı getiren, o çok önemsediğimiz, bizde olmasını istediğimiz “Batı demokrasisi” değil mi? Hatta, Hitler Almanyası’nı doğuran da demokratik ortam değil miydi?

Deriz ya hep: “Tamam ama gerçek demokrasi olsa böyle olmaz.” Ya demokrasi dediğimiz şey gerçekten böyle bir şeyse. Önce darbe yapan, sonra darbe girişimini yargılayan adaletin zeminiyse demokrasi ne olacak? Önce ülke sınırlarındaki bir etnik gruba karşı tavır alan, sonra da açılım getiriyoruz diye bu insanların ağzına bal çalansa demokrasi. Sadece Kürtler değil cezaevlerinde o ağır zulümlerden geçen. 18 yaşında okumak için girdiği üniversitede, memleketine karşı kendinde aydın sorumluluğu gören solcu da “hayata dönüş operasyonlarından”, “tecritlerden” geçti. Onlara da bir açılım gerekmez mi o hâlde? Sadece cinsiyetinden dolayı ya da dini olmadığı için ya da sadece bir sima benzerliğinden dolayı ölümün kollarına bırakıverilenlere… Onlara da bir açılım gerekmez mi?

Demokrasi sadece boru hatları  için mi lazım, yoksa derinlerde bir oyuncu değişikliği var da onun yerüstündeki sarsıntılarını mı görüyoruz? Eğer derdimiz yöntem değil, meselelerin kendisiyse, tek yol liberal demokrasiden mi geçiyor? Başka bir dünyanın mümkünü yok mu?

Categories: Politika Tags: , ,

Av. Emin Aktar: “Devletin suç işlediği bir cezaevi topluma kazandırılmalıdır”

eminaktarDiyarbakır Cezaevi’nin anıt müzeye dönüştürülmesi çalışmalarında önemli rol oynayanlar arasında yer alan Diyarbakır Barosu Başkanı Emin Aktar’la, cezaevinin geçmişini, bugünkü çalışmaları ve cezaevlerindeki işkenceyi konuştuk.

Diyarbakır Cezaevi’nin okul mu yoksa müze mi olması  gerektiği tartışması var. Buraya gelene kadar cezaeviyle ilgili neleri konuşmak gerekir?
Diyarbakır Cezaevi neyi ifade ediyor onu görmek gerekir. Burası 12 Eylül zulmünün en yoğun yaşandığı yer. Dünyada işkence yönünden kötü üne sahip 10 cezaevi arasında. Kürt sorununun, Diyarbakır Cezaevi’nde yaşananlar neticesinde ortaya çıktığı yönünde genel bir kanı da var. “Burayı kapatırsak, sorunun kaynağını kuruturuz” diye düşünüyorlar anlaşılan ki, burayı okul haline getirmeyi düşünüyorlar. Bu vahşetin yaşandığı yerin, insan hafızasında varlığını koruması gerekiyor. Bu bir intikam alma fikri değil, bunun gelecek kuşaklarda tekrar yaşanmaması için hatırlanması gerekiyor. Bu nedenle buranın müze hâline gelmesi gerekiyor. Burada zulme göğüs germiş insanlar da böyle istiyor.
Okul olursa ne olur?
Bu ülkenin okullara ihtiyacı  var tabii. Okul yapacak çok arsa da var. Peki burası okul olursa, öğretmenler ne öğretecek. 30 yıl önce burada insanlar, sopalarla dövülerek öldürüldü, insanlara dışkı yedirildi, başları kanalizasyona sokuldu. Burada okuma yazma bilmeyen insanlara marş ezberletildi. Burası bir okuldu zaten. Kim çocuğunu böyle bir vahşetin yaşandığı yere gönderir? Ben göndermem.
Diyarbakır halkının bu tartışmadaki pozisyonu nedir?
Herkes müze olmasını  istiyor. Tüm sivil toplum örgütleri o vahşetin simgeleneceği bir müzenin hazırlanmasını talep ediyor.
Okul fikri nereden çıktı?
Bence kendiliğinden oldu. Yıllardır konuşuluyor, “PKK’yi büyüten bu cezaevinde yaşanan vahşettir” deniyor. Kürt sorununun çözümünü hedefleyen bir süreçte bu adımlardan biri olabilir diye düşünüldü. Artniyetli bir fikir değil. Sayın bakan (Mehdi Eker), 12 Eylül’de yaşananları eksik biliyordu anlaşılan. En kolay akla gelen hayır işi okul yaptırmak. O da onu düşünmüş.
Ülkeyi yöneten partinin, Diyarbakırlı bakanından söz ediyoruz. Nasıl eksik bilir?
Bilmesi gereken şu: Tanıklar sadece orada zulme uğrayanlar değil. Cezaevinde yatanların yakınları ve çevreleri de tanıktır. İnsanlar yakınlarıyla Kürtçe konuşamıyorlardı. Görüşe geldiklerinde, demirparmaklığın arkasında, iki askerin koluna girmiş şekilde görüyorlardı yakınları. İşkence görmüş şekilde görüşe çıkıyorlardı. O dönemde yaşayan avukat ağabeylerimiz, cezaevine yalnız ziyarete gidemediklerini anlatıyorlardı. 5 bin insan 80-84 yılları arasında o cezaevinden geçmişse, en az 200 bin kişi etkilenmiştir. Bu yakınların anlattıkları var. O dönemde cezaevinde yakını olmadığı hâlde, zulme, işkenceye karşı duran insanlar da etkilendi. Bakan beyin bunları bilmesi gerekir.
Hükümetle iletişim kurabiliyor musunuz? Bir dayatma hissediyor musunuz?
Böyle bir problemimiz yok. Orası yasal olarak bakıldığında cezaevi yapacak. Orası okul yapılacaksa da müze yapılacaksa bunun kararını yerel yönetim vermezse, iş tıkanacak. Diyarbakır’daki yerel yöntemlerin DTP’li olması nedeniyle buranın okul olma ihtimali yok bence.
Cezaevinin şu anki durumu nedir?
Adli tutukluların kaldığı bir yer şu an. Kadın ve çocuk koğuşu var.
Bu cezaevinde ve Diyarbakır’daki diğer cezaevinde şu anda bir denetleme sorunu ve işkence tehlikesi var mı?
Hayır. Aynı vahşet bir daha yaşanmaz.
Türkiye hâlâ darbe planlarının yapıldığı bir ülke. Cezaevlerinin durumunu bu nedenle merak ediyoruz. İşkenceye karşı tedbir var mı?
Bizim genel olarak A’dan Z’ye kadar ifade ettiğimiz cezaevi tiplerimiz var. Siyasi tutuklu ve hükümlülerin çoğu, D, E ve H tipi cezaevlerinde yatıyor. Tek kişilik ya da üç kişilik odalardalar. Tabii buralarda F tipleri belirli bir tecrit getiriyor. Sosyalleşme ortamı sağlanırsa koğuş sisteminden daha iyi. İnsan onuruna uygun davranmak gerekir.
Türkiye’deki siyasi suçlu sayısı nedir?
10 bin civarında.
Geçen yıl PKK’lıların işkenceye maruz kaldığı yönünde söylentiler vardı. İşkence ve kötü uygulamalar siyasi suçlular için geçerli mi?
Belli cezaevlerinde bu tür sıkıntılar var. En yaygın sorunlar beslenme ve sağlık konusunda. Son günlerde Güler Zere üzerinden insanların farkına vardığı konu bu. Tedaviler sürdürülemiyor. Milliyetçi eylemlerin güçlü olduğu şehirlerdeki cezaevlerinde bu uygulamalar yoğunlaşıyor. Örneğin Erzurum Cezaevi’nde çok önemli sorunlar var. Mahkûmlar hâlâ yakınlarıyla Kürtçe konuşamıyor. Bu bir pratik haline gelmiş. Mevzuat açısından serbest ama. Diyarbakır’da bazı yerel kanalların izlenmesine izin verilmiyor. Belli yerel gazetelerin içeri girmesinde sıkıntı var.
Terörle mücadele kapsamında cezaevinde bulunan çocuk sayısı  kaç?
20 civarında bu tür tutuklu var. Bu çocuklar tek koğuşta kalıyor. İyi bir havalandırmaya sahip değil, yaz aylarında hava çok sıcak. Çocuklar bu sıcağa dayanamıyor ve bu da eziyete dönüşüyor. Ama Diyarbakır’da işkence var mı derseniz, hayır yok, bu tür bir duyum almadık.
Cezaevleri nasıl olmalı?
Suç işleyen insanı  ayrı bir yere koyarsınız, bu yerin adı cezaevidir. Onun insan olarak hakları olmadığı var sayılamaz. Medeni ve siyasi hakları kısıtlanır. Örneğin oy kullanmak, aday olmak, çocuklar üzerinde velayet hakkını kaybeder, mal alıp satamaz. Ancak kendiyle ilgili hakları korunmak zorundadır. Vücut bütünlüğü, sağlık, eğitim, kültür hakları gibi. İnsan sosyal bir varlıktır ve bu ihtiyaç karşılanmalı. İdeal bir cezaevi diye bir şey yok. Ağır ve hafif cezalara göre ayrı cezaevleri tasarlanabilir. Temel amaç öc almak değil, topluma yeniden kazandırmak olmalı.
Suç  işlemiş bir cezaevini topluma nasıl geri kazandıracağız?
Topluma hizmet edebilir. Herkes lafta askeri darbelere karşı olduğunu söylüyor. Ama pratikte bunun böyle olmadığını görüyoruz. Belli kesimler askerden medet ummuşlardır. Diyarbakır Cezaevi bu nedenle anıt müze hâline gelmesi gerekiyor. O dönemi hatırlatması için orada durmalıdır, darbenin ne olduğunu sürekli göstermelidir.
Ne gibi fikirleriniz var müzeyle ilgili?
O dönemi çağrıştıran bilgiler bulundurulmalı. Kaç kişi işkence görmüş, neden? Kısa yaşam öyküleri, o dönemi anlatan kitapların bulunacağı kitaplar, döneme ait resim ve fotoğraf sergileri. Dönem filmlerinin sergilenmesi düşünülebilir. Hamamda katledilen insanlar var mesela, orayı anlatacak, gerçek bir vahşetin olduğunu gösterecek yer var. Bu tartışmaya açılsın daha çok fikir oluşur.
Eğer devlet bunu kabul eder ve burayı müze yaparsa, 12 Eylül darbecilerinin yargılanması  gerekmez mi? Suçu işleyen devlet sonuç  olarak.
Evet. Bu bir kanıttır ama tonla kanıt var. Bu ülkede 17 yaşında Erdal Eren asıldı. Devlet yasal olarak öldürdü, darbe mevzuatına göre yaptı bunu. Bu da kanıt. İşkencede onlarca insan öldürülmedi mi? Bunların tümü kanıt değil mi? Devlet, devlet olmaktan kaynaklı yetkilerini görevlileri aracılarıyla kullanır. O dönemin görevlileri 12 Eylül cuntacılarıydı. Yapılan 12 Eylül anayasasının 27. yılındayız. Geçici 15. maddeye göre azami zaman aşımı süresi 30 yıl. En uzun süre bu. Vahşet 80-84 yılları arasında yaşanmış. Son suçun 84 başında işlendiğini kabul edersek 25 yıldan fazla zaman geçmiş. CHP’nin geçici 15. maddeyi kaldıralım demesi komedidir. 25 yıldır bu işin yapılması gerekirdi ve artık yapılma şansı yok. Mesele toplumun geçmişiyle yüzleşmesidir. 90’lı yıllarda yaşanmış ve zamana aşımına uğramamış bir sürü mesele var. İnsanlar gözaltında kayboldu, asit kuyularına atıldı. Hayata Dönüş Operasyonu, 2001 yılında oldu. Bunlarla da yüzleşelim. Toplum bunları affedecek ama gerçeği bilerek affedecek.

Y.Aktüel

“Yüzleşme için işkenceciler, çıkıp cesurca anlatsınlar”

17/09/2009 1 comment

nuricabirhaluk12 Eylül darbesinin en ağır uygulamalarına, en beter işkencelerinin ev sahipliğini yapmış olan Diyarbakır Cezaevi yine gündemde. Eski tutuklular buranın bir anıt müze olmasını istiyor, Diyarbakır Barosu da bu girişimi destekliyor. Fakat zulüm görmüş eski tutukluların asıl beklentisi, işkencecilerin tanıklığı.

FOTOĞRAFLAR: GÜVEN POLAT

“Geldiğimiz noktada en temel insani sorunlar bile söz konusu olduğunda hemen bölücülük yaftası yiyorsun. Kardeş, sen önce bana insan olma değerimi iade et. İtibarımı iade et. İnsanım diyebileyim. En temel insan haklarımdan yararlanayım. Seninle birlikte yaşamaya hazırım. Ama sen şiddetle yaklaşırsan olmaz. Ya herkes devlet gibi düşünecek ya da PKK gibi düşünecek. Devlet bunu istiyor. Ya silahı alıp dağa çıkacaksın ya da devletin yanında yer alıp yine dağa çıkacaksın. Takatim yok!”

Bu sözlerin sahibi Nuri Sınır. 1980-1983 yılları arasında Diyarbakır Cezaevi’nde ağır işkencelerden geçti. Davası 12 yıl sürdü ve suçsuz olduğu kanıtlanarak, beraat etti. Ardından devlete manevi tazminat davası açtı, bunu da kazandı. Fakat onun hayatı hiçbir zaman normal bir insanın hayatı gibi olmadı.

Diyarbakır Cezaevi, okula mı yoksa bir anıt müzeye mi dönüşsün tartışmaları sürerken, cezaevinde işkence görmüş eski tutuklularla görüşmek üzere Diyarbakır’a gittik. 12 Eylül darbesinin vahşi uygulamalarının akıl almaz boyutlara ulaştığı bu cezaevinde eziyet görmüş, zulme uğramış eski tutuklular “Diyarbakır 5 nolu Cezaevi Tutuklular Komisyonu” adında bir çalışma grubu oluşturdular. İşte bu komisyonda yer alan Haluk Yıldızhan, Nuri Sınır ve Cabir Yolbaş’la cezaevi yıllarını, sonrasında yaşadıklarını ve şimdi süren müze tartışmalarında aldıkları pozisyonu konuştuk.

İŞKENCECİLER MEKANİZMANIN TANIKLARIDIR

cezaeviÖncelikle belirtelim ki komisyon buranın bir anıt müze hâline gelmesini istiyor. Ancak bunun temel nedeni, toplumun 12 Eylül darbesiyle yüzleşememiş olması. Eski tutuklulardan Haluk Yıldızhan, işkenceye maruz kalmış, onurlarıyla oynanmış bu insanların senelerdir yüzleşmek için ortada olduğunu fakat muhataplarının karşılarına bir türlü çıkmadığını söylüyor. Bu yüzden de Diyarbakır Cezaevi’nin bir anıt müze durumuna getirilmesini istiyor. Haluk Bey’in konuya ilgili düşünceleri gerçekten dikkat çekici: “O uygulamaları bize reva gören yöneticiler hâlâ ayak diretecektir. Örneğin Kemal Yamak’ın böyle bir yüzleşmeyi yaşamadan ölmüş olması hâlâ içime sinmiyor. Ama bu zulmü uygulayan, uygulamak zorunda olanlar vardı. Astsubay, gardiyan, er… Onlar bir mekanizmanın tanığıdır. O yüzden onların da yüreklice ortaya çıkması önemlidir. Cesurca ortaya çıkıp yapılanlara tanıklık etmelidirler. Bu bir çağrıdır. Her kim bu işkenceleri yaptıysa ortaya çıkıp kussunlar. Biz travma yaşıyoruz tamam ama bakın bir arada onurumuzla yaşıyor ve konuşuyoruz. Onlar hiç travma yaşamadılar mı? Onlar da konuşsun.”

Biz ne kadar onları işkence günlerine döndürmemek ve bugün neler yapılabileceğini konuşmak istesek de, söz ister istemez o günlere geliyor. Cabir Yolbaş’ın anlattıklarını dinlerken bir yandan da kendimizi onların yerine koymaya çalışıyoruz. Olmuyor, olması da çok zor: “Koğuşta daha yatmamışız, akşam saat 7. Birden ‘Allah Allah’ sesleri duyuluyordu. ‘Ne oldu, Yunanlılar’la savaş mı çıktı’ diyorduk. Tamam başımıza bir işler geleceğini biliyorduk ama bu kadarını beklemiyorduk. Koğuşlarda üç kişi bir yatakta yatıyorduk ama uyuyamıyorduk. Temizlikte bir hata buluyorlardı, kalaslarla dövmeye başlıyorlardı.”

Bir taraftan da sonrasını  merak ediyoruz. Dışarıda ne oldu? Nuri Sınır yanıtlıyor: “Cezaevinden çıktıktan sonra, aynı okulda okuduğum arkadaşlarım bana selam vermekten korkar oldu. Beni gördüğünde kaldırım değiştiren insanlar oldu. Bir gün birinin yakasına yapıştım, ‘Ben kötü bir şey mi yaptım’ dedim. ‘Siz cezaevinde deşifre oldunuz’ dedi. Düşünebiliyor musun? Aynı sınıfta okuduğum arkadaşım. Sonra faili meçhuller başladı. Faili meçhuller deniyor ama failleri belli insanlardı. Bugün de oluyor. Önce biri öldürülüyor, sonra onun öldürüldüğünü gören öldürülüyor. Dicle kenarında bir torbanın içinde üç ceset bulundu, cadde kenarında üç ceset bulundu. Böyle böyle toplumun tüm değerleri allak bullak edildi.”

Yapılan işkenceler üzerine 78’liler Vakfı uzun bir çalışma yürüttü. İşkenceler anlatıldı ve kaydedildi. Serbesti dergisi bu konuya bütün bir sayısını ayırdı. Haluk Yıldızhan, bu kadar çok şey anlatmalarına rağmen, her şeyi anlatamadıklarını söylüyor. Soruyoruz:

Neden her şeyi anlatamıyorsunuz?
Çünkü uygulamalar o kadar çok ki, günlerce aylarca sürebilecek şeyler. Herkesin her anı programlanmış, düzenli işkence yapılıyor. Düşünebiliyor musunuz insanın tüm doğal ihtiyaçları işkence haline getirildi. Yemek işkence, sigara işkence, uyumak işkence, su içmek işkence, tıraş olmak işkence, yıkanmak işkence. İnsan bilmediği şeyi hayal edemiyor. Canlı fare yedirmeyi anlatamam. Ben size dayağı anlatamam, işkenceyi anlatamam. Yaşamanızı istemem ama anlatabilmem için yaşamış olmanız lazım. 5’e 10 kalasın sivri ucunu anlatmam lazım. Onun arkadan öne doğru gelişini anlatmak, kemikten çıkan sesi anlatmak zor. Önce copu anlatmak, sonra onun ters tarafıyla kolunuzdaki damarların üzerine inişini anlatmak, damarların kabarmasını anlatmak gerekir. Çok zor.

***

Nuri Sınır sözü tekrar alıyor:  “Devlet bizzat tahrik ediyordu. Cezaevinde herkes dibe vurmuştu. İnsanların onurlarıyla oynandı, her şey sıfırlanmıştı. Koğuşta bile bir şey düşünme şansımız kalmadı ki! 24 saat eğitim yaptırıyorlardı. 16 saat yerinde sayarak marş okumanın ne demek olduğunu sen hesap et: “Yıldırımlar yaratan bir neslin ahfadıyız” marşı. Tekrar tekrar. 50 insan. Tahrikler saldırılar oldu. Biz özetle diyoruz ki; insanca yaşama şartları olsun. Yoksa Kürtler çok meraklı değiller yani aman biz ayrılalım diye. Seninle şimdi, burada sohbet ediyoruz, içki de içeriz, plaja da gideriz. Geçmişten böyle gelmiş toplum. İnsanları bu şeylere mecbur eden devletin politikası.”

Ve Nuri Bey tüm olan biteni, açılım tartışmalarını, 12 Eylül tartışmalarını özetleyecek bir cümle kuruyor: “İşkenceyi, zulmü biz gördük ama cezasını tüm Türkiye çekti.”

Y.Aktüel

O gün, “cennet huzurunun kapısında” insanlık öldü

tiananmen14 Haziran 1989’da, Çin’de uygulanan politikaların yarattığı sosyal adaletsizlik ortamını protesto eden öğrencilere yönelik toplu katliamın üzerinden 20 yıl geçti. Ama kaybedilen hayatlar, yaşanan toplumsal travmalar Çin toplumunun hafızasından silinmeyecek şekilde tarih sayfalarında duruyor. İşte yakın tarihin o kanlı yaprağı…

Tam 20 yıl önce, Pekin’in Tiananmen Meydanı’nda çoğunluğu üniversite öğrencisi olan göstericilere karşı devlet eliyle gerçekleştirilen büyük bir katliam yaşandı. Kimi 4 Haziran olayları diye anıyor bu olayı, kimi Tiananmen Katliamı… Çin Halk Cumhuriyeti’nin resmi kayıtlarına göre olaylar esnasında öldürülenlerin sayısı 200-300 arasındaydı. CIA raporlarına göre bu rakam 400-600, Kızılhaç’a göre ise 2-3 bin civarında. Öğrenci protestolarının temelini yolsuzluk, toplumsal çürüme, adam kayırma, baskıcı politikalar ve insan hakları ihlalleri oluşturuyordu.
Çin Halk Cumhuriyeti’ni Tiananmen Katliamı’na götüren sürecin alevlenmesi 1987 yılına denk düşüyor. 1978 yılında Çin Komünist Partisi’nin başına geçerek, Çin Halk Cumhuriyeti’nin de facto lideri durumuna gelen Deng Xiaoping, Mao’dan sonra iktidara gelen ve aralarında Mao’nun karısının da bulunduğu grubu tasfiye ettikten sonra önceki dönemin politikalarından uzaklaşma kararı almıştı. İsteği, yabancı yatırımcıların Çin’e gelmesi ve liberal politikalara geçişti. Uygulanan liberal politikaların ülkede kurumsallaşması ve devletin ekonomi üzerindeki belirleyici rolünün azalması özellikle kentsel yaşamın güçlü olduğu bölgelerde yoğun işsizlik ve enflasyona yol açtı. O dönemde Çin Komünist Partisi genel sekreteri Hu Yaobang, liberal reformlara karşı bayrak açtı ve mevcut ekonomik yapıya ağır eleştiriler getirdi. Bu durum Deng yönetimini rahatsız etti ve ülkede işlerin ters gitmesinin sorumlusu olarak da Hu Yaobang gösterildi. Aynı yıl Hu’nun genel sekreterlik görevinden istifa ettiği haberi duyuldu. Böylelikle Hu Yaobang, toplumsal muhalefetin simgesi haline geldi. 1989 yılında Hu’nun kalp krizi sonucunda ölmesi, toplumsal hareketleri daha da ateşledi. 15 Nisan 1989’daki bu ölümün ardından Hu’nun destekçileri anmaları “iade-i itibar” talebi haline getirdi. Hükümet tarafından Hu’ya yapılacak “iade-i itibar” jesti bir jest olarak kalmayacak, liberal politikaların bir hata olduğunun da kabul edilmesi anlamına gelecekti kuşkusuz. Bu gelişmelerin ardından Deng’le üniversite öğrencileri arasındaki gerilim yükseldi. Deng yaptığı açıklamalarda üniversite öğrencilerinin iç karışıklık çıkarma peşinde olduğunu söylüyordu.

100 bin kişi sokağa çıkınca

tiananmen2Bunun üzerine öğrenciler Deng’in demeçlerini protesto eden büyük eylemler düzenledi. Gençler örgütlenmelerini de Çin Komünist Partisi’nin resmi öğrenci örgütleri dışında gerçekleştirdiler. Başta aydınlar olmak üzere Deng’e karşı ciddi bir tepki yükseliyordu. 4 Mayıs 1989’a gelindiğinde tam 100 bin kişi hükümete karşı Pekin sokaklarındaydı. Hükümet sadece atanmış öğrenci temsilcileriyle görüşmeyi kabul ediyor, özerk grupları göz ardı ediyordu. Mesele büyüyordu. Deng’in suçlamalarını geri çekmesi talebiyle yüzlerce öğrenci Tiananmen Meydanı’nı işgal ederek açlık grevine başladı. Hükümetin grevi sonlandırma taleplerine rağmen, katılımcı sayısı çok kısa zaman içinde binlerle anılmaya başladı.

Deng hükümeti 20 Mayıs’ta sıkıyönetim ilan etti. 1978 yılında “bolluk ve refah” vaadiyle gelen liberal politikaların sonucu 1989’da sıkıyönetime varmıştı. Ancak sıkıyönetim, protestoların ülkenin dört bir yanına yayılmasına yol açtı.

Komünist Parti’nin üst düzey liderleri arasındaki Zhao, göstericilere karşı “yumuşak bir tavır” sergilediği için görevinden çekilmek zorunda kaldı. Deng, Merkezi Ordu Komisyonu’nun başındaydı. Cumhurbaşkanı ise Yang Shangkun’du. Yang da kâğıt üzerinde ordu komutanı olarak görülüyordu. Artık karar verilmişti; isyanın bastırılması için silahlar konuşacaktı.
3 Haziran 1989 gecesi, göstericilere karşı silahlı operasyon başladı. Dış basın neredeyse bir aydır olayları çok yakından takip etmiş, SSCB lideri Gorbaçov’un çabaları sonuç vermemişti. Kentte kontrol noktaları oluştu. Bazı gruplar barışçıl bir şekilde meydanı terk etmek istediler, bazı gruplarsa sonuna kadar mücadele kararı aldı. Gece 22:30 sularında çatışmalar başladı. Meydanda sert müdahaleler olsa da asıl çatışma ve orantısız güç kullanımı ara sokaklardaydı.

tiananmen3Saatler ilerledikçe güvenlik güçlerinin müdahalesi sertleşiyordu. Protestodan vazgeçmek üzere meydandan uzaklaşmaya çalışan öğrenciler dahi kurşunların hedefi oldu. Askerler kalabalığa öylesine rasgele ateş ediyordu ki aralarında birbirlerini vuranlar dahi oldu. 4 Haziran 1989 günü saatler sabah 05:40’ı gösterdiğinde artık Tiananmen Meydanı “barış ve huzur” içinde bir yer haline gelmişti. Ne ateş eden güvenlik güçleri vardı ne de insan hakları ihlallerini protesto eden gencecik öğrenciler: Meydan kan kokuyordu sadece.
Olaylar bütün dünyada yankı buldu. Avustralya hükümeti Çinli üniversite öğrencilerine, kendi okullarının kapısını bedelsiz olarak açacağını açıkladı. Burma’daki cunta yönetimi Çin hükümetini destekleyen açıklamalar yapınca, bu ülkedeki muhalif gruplar da Çinli öğrencileri destekleyen açıklama ve protestolarda bulundu. Önemli Avrupa ülkeleri, bu tip konularda kendi üzerine düşen ezberi tekrarladı: “Olaylar esef verici”ydi ve “Çin Halk Cumhuriyeti bir an önce insan hakları uygulamalarının devreye girmesi konusunda harekete geçmeli”ydi. Ezeli düşman Japonya, Çin Halk Cumhuriyeti’nin yaptıklarını kabul edilemez bulurken, Doğu bloku ülkelerinin birçoğu sosyalizmin kendini yenilemesi gerektiği konusunda hükümet düzeyinde açıklamalarda bulundu. ABD’nin dört bir yanında Çin hükümetini protesto eden eylemler gerçekleşti. 1989 yılında göreve gelen ve 1991 yılında 1. Körfez Savaşı’nı ilan eden “Baba Bush” Çin’le olan askeri ilişkilerinin ve silah alışverişinin durdurulduğunu açıkladı.
Deng’in politikalarıyla Çin Halk Cumhuriyeti yönetiminin daha fazla devam edemeyeceği açıkça ortadaydı. 1992 yılında hükümet görevi devretti. Acılar, insan hakları ihlalleri elbette unutulmadı. Kaybedilen hayatlar, yaşanan toplumsal travmalar Çin toplumunun hafızasından silinmeyecek şekilde tarih sayfalarında duruyor. Benzer olayların yaşandığı birçok ülkede olduğu gibi.

“Türk Olmayana Mesafe Koyuyoruz”

tarhanerdemÖnce Barack Obama’nın ABD’nin yeni başkanı olması, ardından Cem Özdemir’in Almanya’da Yeşiller Partisi’ne eşbaşkan seçilmesi akıllara “Türkiye’de toplumun geneline göre farklılık gösteren bir lider çıkar mı” sorusunu getirdi. Biz de Türkiye’de uzun yıllardır siyasi eğilimleri yakından takip eden araştırmacı ve köşe yazarı Tarhan Erdem’e “Türkiye’de nasıl lider olunur”, “Seçmenin bir liderden beklentileri nelerdir” gibi sorular sorduk. Tarhan Erdem, sorularımızı 50 yıllık demokrasi tarihimizden ilginç örnekler vererek yanıtladı.

Fotoğraflar: ERGUN CANDEMİR

Bir süredir gündemimizi yeni liderler meşgul ediyor. Acaba Türkiye’de insanların zihninde nasıl bir siyasi lider modeli var? Kime lider diyoruz, lider üzerinde ne tür özellikler taşıyor ya da taşıması gerekiyor? Gerek seçim tahminlerindeki başarısı gerekse toplumsal eğilimleri yakından takip etmesiyle tanınan Tarhan Erdem’e mikrofon uzattık. Erdem’in toplumun beklentileri ve siyasal atmosferimizle ilgili dikkat çekici tespitleri var.

* Siyasi parti lideri dediğimiz zaman nasıl birini anlıyoruz? Görünüş olarak, hitabet açısından, eğitim geçmişi, etnik kökeni gibi kriterler göz önüne alınıyor mu?
Bir tip oluştuğunu sanmıyorum. Türkiye’de tek partiden çok partili hayata geçerken çok değişiklik oldu. Atatürk ve İnönü’yü ayrı tutarsak, Celal Bayar, Adnan Menderes, sonra Süleyman Demirel gibi gerçek bir parti lideri, Bülent Ecevit, Alparslan Türkeş ve Turgut Özal. Şimdi Tayyip Erdoğan. Devlet Bahçeli ve Tansu Çiller gibi isimler kapı aralığında duruyor. Bu liderler bize sabit bir tipoloji tarif etmiyor.
* Ortak bir payda tarif ediyor mu?
Bazıları Türkiye seçmeninin asırlardan beri gelen eğilimlerinin, bazılarıysa Batılılaşmanın sözcüsü olmuşlar. Ecevit ise o gün halka dayalı bir şeyler yapmaya çalışmış, ama tarihsel perspektifte karşılığını bulamamış. Bazısı uzun bir tarihi, bazılarıysa yeniliği temsil etmiş.
*  Cem Özdemir’in Alman Yeşiller Partisi’ne seçilmesi Türkiye’de çok yankı buldu. Bir Türk’ün Almanya’da bir partiye eşbaşkan olması medyada sevinçle karşılandı. Özdemir Türk olduğu için mi seçildi sizce?
Cem Özdemir samimiyetle bir şey söylüyor: “Benim seçilmem şunu gösterebilir; köken bir memlekette siyaset yapmak için ayraçlardan biri değildir. Almanya’da yaşayan insanlar, insanı söyledikleriyle değerlendiriyor. Bu bakımdan benim seçilmem değerlidir”. Türk olmakla bağıntılı bir özelliğinin olmadığına dikkat çekiyor.
tarhanerdem2* Bir lider etnik kimliğini üzerinde taşıyarak siyaset yapmaya kalksa, Türkiye’de nasıl karşılanır? Bir Rum, bir Ermeni yurttaşımız böyle bir şeye soyunsa ne olur?
Cem Bey’in Almanya’daki durumu Türkiye’deki Ermeni ve Rumların durumundan başka bir şey. Benzetme yapacak olursak bizde Japonya’dan gelecek bir adam olması gerekir. Bizim toplumla Japonlar arasındaki farkla ancak Türklerle Almanlar arasında benzerlik kurulabilir. Sadece 1960’lardan beri Türkler orada. Gerçekten Cem Özdemir’in söylediği gibi adamların kökene bakmadan değerlendirme yaptıkları ortada. Bizde böyle bir şey olamaz. Biz asırlardır birlikte yaşadığımız insanlara karşı bile mesafeliyiz.
* Kasten mi azınlıklara idari görev verilmiyor?
Farkına varmadan bir yerlere getiriyoruz, onun o özelliği ortaya çıktığında “keşke yapmasaydık” diyoruz. Osmanlı yönetiminde de Türkiye’de de çoğunluk ırktan olmayan insanlar bir yere gelmiştir. Ancak kimliğini belli ederek gelmemiştir.
* Obama’nın seçimi de yeni oldu?
Siyah olduğunu ortaya koydu. Hatta babası şöyle, annesi böyle; adamın bütün çocukluğundan itibaren o farklılık söylenerek seçildi.
* Obama’nın karşılığı bizde nedir? Kürt müdür, Alevi bir kadın mıdır, türbanlı biri midir? Nereye oturtabiliriz?
Benzetme yapacaksak, bizim içimizde asırlardır yaşayan birine benzetmek gerekir. Obama o toplumda var. Ama Cem Özdemir’in Almanya’daki durumu Türkiye’dekinden farklı bir durum. O benzetmeyi buraya bağlarsak farklı birini tarif etmek lazım. Yeni tanıştığımız bir adam lazım. Öyle biri Türkiye’de siyasete soyunamaz. Biz onu kabul etmeye hazır değiliz.
* Neden hazır değiliz? Düşünce biçimini mi istemiyoruz, engel nedir?
Öyle biri çıkmıyor, çıkamaz çünkü tahammülümüz az. Biz daha komşumuza tahammül edemiyoruz maalesef. Cem Özdemir’e dönersek, şimdi bidonla davul çalması onun üzerinde suni durmuyor. Adamda bu var. Burada halay çekmesi lazım. Özdemir tipinde bir adam Türkiye’de filizlenmiyor.
*Neden?
Kendimizle hesaplaşmamız lazım. Hesaplaşmıyoruz.
* Hangi konularda?
Alışkanlıklarımızı ve kendimizden olmayanlara karşı durumumuzu güçlendirmeyi seviyoruz. Üstün ırk gibi bir şey demiyorum. Siz benim misafirimsiniz, sizin saçınız siyah benimki beyaz diye mesele çıkarıyorum. Etrafımıza böyle sınırlar çekmememiz, devlet yönetimiyle, gündelik hayatla bu özelliklerin ilgisinin olmadığını söylememiz lazım. Bizim içimizde yaşamayan sonradan Türkiye’de yaşamaya başlayan insanın özelliklerinden rahatsız oluyoruz. Düşününüz; Almanya gibi bir toplumda Müslüman bir ailenin çocuğu Cem Bey. O kadar farklı bir durumda. Halbuki biz “dinin siyasetle ne alakası var” diyemiyoruz. Dinine göre, alışkanlıklarına göre ayrım yapıyoruz.
* Türkiye’de bir değişim ihtiyacı var mı sizce?
Evet.
* Mevcut liderler bu değişimi neden gerçekleştiremiyor?
Şimdi bunun bir iki örneğini yaşadık. Günümüzden örnek verirsek yanlış anlaşılabilir, Turgut Özal’ı ele alalım. Özal geldiğinde ilk üç-dört sene kendisi de farklı davrandı, başka fikirler söyledi, yeni ufuklar açtı, ama sonra kendisi de döndü. O mücadele ettiği kavramlara karşı olmayı bırakıp 87’den sonra karşı olduğu yere geçti. Yenilik, binaları yıkıp yeniden yapmak değil. Liderler zihniyeti değiştiremiyor. Yeniliği bir oy alma aracı olarak görüyor.
* Siyaseten mi devam ettiremiyor, toplumda karşılığı mı yok?
Siyaseten. Seçimleri kazanamayacağını düşünüyor. Özal’ın ilk yıllarda dinle ilişkili tavrı önemliydi. Herkesle aynı mesafedeydi, dindar, hacı, hoca, azınlık fark etmeden yaklaştığını göstermişti. Bu bizim demokratik toplumumuz için önemliydi. Mesela Menderes hiçbir zaman kendisiyle din arasındaki ilişkinin tutumunu tayin etmediğini söylememiş, belli etmemiştir. Süleyman Demirel de öyleydi. Köylünün yanına geçerek işi çözüyordu. Ama Turgut Özal, Menderes ve Demirel’den farklı olarak ilk yıllarda ayrıldı. Sonradan o da aynı çizgiye gelmek ihtiyacı hissetti.
* Cem Boyner ve Cem Uzan gibi hazırlanmış liderler de gördük. O tarz bir lider üretmek mümkün mü? Obama için de benzer şeyler söyleniyor.
Bir toplumu yönetecek liderin laboratuarda elde edilmesi mümkün değildir. Lider, hele 50 yıllık demokratik tecrübesi olan bir memlekette halk eğiliminin sonucu olarak ortaya çıkar. Obama geçen sene başkan olacağım deyip ortaya çıkmadı. Ecevit, CHP’nin başına bir senede gelmedi; 1957’de partiye kaydolup 1971’de genel başkan oldu. Bir siyasi akım vardır, o akımın başına adam bulunur. Buna da Süleyman Demirel örnektir. Bize şöyle bir adam lazım, eğitimi şöyle olsun, ayakkabısı böyle olsun, gözü böyle olsun diye bir lider yaratılamaz. Türkiye yıllardan beri bir lider aramaktadır.
* Sizce halkın eğilimleri doğrultusunda nasıl bir lider lazım?
Parti lideri olmak için 10 senedir bir partide olmak lazım da demiyorum. Seçmen sezer, “Benim aradığım bu” der. Bu bulunamadığı için yeni bir parti kurulamıyor. Yoksa muhafazakâr demokratların karşısında çağdaş demokrat bir parti kurulması bir gereklilik.
* Muhafazakâr demokratlar buldu diyebiliyor musunuz?
Bence bulmuştur. Tayyip Erdoğan diye bakmasak da AKP diye bakabiliriz. Tayyip Erdoğan bunu 2011’e taşıyabilir mi bilmiyoruz, ama buraya kadar getirdi. 2007 seçiminden beri AKP lideri farklı bir siyaset yürütmektedir. Bu aynı eğilimde mi devam edecektir, yoksa değiştirecek midir şu an için bilmiyoruz. Olabilir, olmayabilir ya da parti küçülür. Bizim 50 yıllık demokrasi hayatımızda biri en çok oy alan partinin başına geçip, ayrılırken yüzde 7’lerde bırakmıştır ya da çok küçük bir partiyi birinci parti durumuna getirmiştir. Muhafazakâr demokratların geleceği bu yıllarda inşa ediliyor.
* Çağdaş demokrat diye tarif ettiğiniz kanatta durum nasıl?
O kanat siyaseten boş, ama toplumda bu ihtiyaç var.
* Neden bu karşılık siyasette bulunamıyor?
Bence CHP sebebiyle karşılanamıyor. Birçok insan diyor ki “Bu işi CHP’yle yapalım. CHP var ve buraya iyi yöneticiler koyalım ya da lideri değiştirelim.” Bunlar yapılamaz şeylerdir. CHP’yi tanıyanlar bunu bilir. Parti içi demokrasi yok, partinin yönetici sınıfı böyle bir ilişki biçimi düzenlememiş. Dolayısıyla “CHP’yle bu işin içinden çıkalım” fikrinden vazgeçilmeden çağdaş demokrat parti ve buna uygun lider arayışının karşılığı bulunamayacak.
* Çağdaş demokratlıktan ne kast ediyorsunuz?
Batıya dönük, çağdaş bir yapı.
* AKP de bunu temsil ettiğini söylemiyor mu?
AB konusunda adım atıyor, Avrupa’yla ilişkileri sürdürmek istiyor, ama devlet yeni bir yurttaş tanımına ihtiyaç duyulduğunun farkında değil. Ortadan kaldırılamayacak farklılıklarımızı bilerek devlet yönetmek konusunda adım atmak lazım. Yani Kürt arkadaşım var, Alevi arkadaşım var, dinsiz insanımız var. Etnik farklar ve inanç farklılıkları var. Yaşam anlayışı açısından da büyük farklılıklar var. Bu farklılıkları devlet hayatında tayin edici saymadan devlet yönetmeye çalışmak lazım.
* Önyargılarımız var diyorsunuz. Bu iş nasıl olacak?
İşte onu kırmak lazım. Devlet adamı kıracak bunu. Eğer devlet adamı, siyaset adamı öyle davranırsa o yavaş yavaş halka intikal eder. Ancak siyaset adamı halkın tutumuna göre davranıyor.
* Medyanın rolü bu önyargıları kırmak adına önemli. Medyanın nasıl bir pozisyon alması lazım?
Son zamanlarda medya siyaset yaparak haber verir hale geldi. Son bir iki yıldır bir haberi bir gazetenin hangi eğilimle vereceğini bilmekteyiz.
* Bu durum önyargıların kırılması önünde engel midir?
Türkiye’de bir kutuplaşma var. Sözleri ya da bir eylemleri bu kutuplaşma doğrultusunda değerlendiriyoruz. Bu yaklaşım medyada yüzde 80’in üzerine çıktı. Mustafa filmindeki tartışmayı görüyoruz. Aslında o tartışmanın içinde kimin nerede duracağını önceden yazsaydık, yüzde 80 oranında tahminlerimiz tutardı. İşte engel bu. Bir arayışa imkân vermiyor.
* Toplumda bu arayışı tetikleyen şeyler neler?
Bu kutuplaşma nedeniyle demokrasi arayışı kayboluyor. Bu durum Türkiye’yi çok ciddi problemlere götürüyor. Sizi temin ederim ki Türkiye’de yaşayan insanların yüzde 70’i siyasi eğilimine göre hareket ve sözlerini belirliyor. Üstelik günlük hayatta da böyle. Bu durum doğruları bulmamızın önünde engeldir. Siyasetçinin bunu bilmesi lazım.

Y.Aktüel