Archive

Archive for the ‘Kültür Sanat’ Category

Murat Şeker Geliyorum Demez

murat-seker-ask-geliyorum-demezAşk Geliyorum Demez, 6 Kasım’da gösterime girdi. Biz de filmin yönetmeni Murat Şeker’le eğlenceli bir söyleşi yaptık. Biz soru sormadan o yanıtlamaya başladı. Onun yanıtıyla başlıyoruz, yanlış anlaşılma olmasın.

Popüler filmde fazla derine inmemek gerekiyor ama çok sığ bir iş yapmak da bize ters. Biz o kadar sığ adamlar değiliz. Bu filmde ben bu ayarı tutturduğumu düşünüyorum. Popüler bir film yapmış olmak, bir filmin altmetni olmayacağı anlamına gelmez.

Sinemada yüzümüzü sokağa dönmek gerekiyor galiba. Film için bir Mahmutpaşa öyküsü seçmiş olmanız sizle ilgili ipucu veriyor. Maslak’ta, Nişantaşı’nda, Cihangir’de sürüp giden hayattan kafanızı çıkarıp, Mahmutpaşa’ya dönme sebebiniz nedir?
En acıklısı şu: Filmin basın gösterimi City’s’de oluyor, galası İstinye Park’ta ama biz Mahmutpaşa’nın filmini yapıyoruz. Yaşadığımız açmazın benim açımdan da göstergesi oldu bu durum. Benim İstanbul’dan anladığım zaten Suriçi, Sultanahmet, Mahmutpaşa. Gerçek İstanbul’u işlediğimizde iş başka şeye dönüyor. Şimdi sitelerde yaşam anlayışı farklı, kenar mahallede farklı ama esas İstanbul’u İstanbul yapan semt kültürü hâlâ var. Bakın dizilerde bile mahalleye girenler başarılı oluyor. Oraya yüzümüzü çevirdiğimiz zaman ne göreceğimiz de yönetmenin kim olduğuna bakıyor. Şimdi ben 20 yıldır Beyoğlu’ndayım. Mekanım var, barım var. “Beyoğlu’nun Arka Sokakları” diye film yapmaya kalksam harika bir film yaparım. Ama kendimi o noktaya atmak istemiyorum. Haberleri bir izliyorsun, felâket, acı, ölüm, cinayet… Ben şimdi buna soyunmak istemiyorum.

Neden?

Bunun manipüle edilmesinin sıkıntısını zaten yaşıyorum. Film yaparken de güleryüzlü bir şeylerle uğraşalım, maksadımız kan, şiddet olmasın, güldürme olsun istedim. Mizahın bir gücü var. Eleştiri de yapabilirsin, güzel olay örgüsü yaptın mı sıkı altmetinler oluşturabilirsin. Gülmek-güldürmek daha da kıymetli bugünlerde. Domuz gribi, Demokratik Açılım vs. her yerde… Biz de güldürelim. Ha ama ileride bir suç filmi yapacağım. Beyoğlu’nda geçen, antin kuntin bir sürü hikaye var. Ama onu da yaparken mizahtan uzak durmayacağım. Toparlarsak sokağa yüzümüzü çevirdiğimizde de iki yol var. Ya onun pisliğini, çarpıklığını ortaya koyabilirsin, ya da toplumsal dayanışmayı gösterebilirsin.

Aşk Geliyorum Demez’de çok sayıda deneyimli oyuncular var. Eski jenerasyon sokağı daha mı iyi biliyor?
Hayır, oraya inanıyor. O dayanışmayı yaşamış, özlemiş ve onun tadına varmış insanlar. Dolayısıyla seve seve oynadılar. Ben 36 yaşımdayım, yine mahallede top oynama dönemine yetiştim. Şimdi Cihangir’de büyüyen çocuk ne yapacak? Bilgisayar başında ne kadar iyi hoş bir çocuk olsa da, ruh hastası manyak olacak. Biz bu filmde mahallede büyümüş adamlarla çalıştık. Zeki Abi de öyle bir insanmış meğer, Altan abi de, Tolgahan da öyle, ben de böyle.

Fenerbahçeli olduğunuzu filmlerinizde göstermekten çekinmiyor musunuz?
Allah’ın bildiğini kuldan esirgemeyelim. Seviyoruz ne yapalım? Handa erkek ağırlıklı bir film çekiyorsun. Maç muhabbeti yapmadan olur mu? Aşk Tutulması’nda sataşma yoktu. Ama handa itişmek lazım. Belli bir çıtada tuttuk. Aslında benim içimden neler geçiyor ama işte…

Ercan Saatçi’nin yaptığı şey gibi mi?
Ya insanlar ona neden o kadar şaşırdı anlamıyorum. Zaten Galatasaraylılar, Fener’i yendiği zaman da böyle konuşmuyor mu; “nası koyduk” falan. Herkes böyle konuşuyor. Bu ülkenin sevinç nidası bu. Küfür ederek seviniyoruz, hepimiz öyle yapıyoruz. Ama biz filmde dozajında tuttuk.

6 Kasım’da gösterime girdiniz. Tesadüf mü?
Şöyle tesadüf. Benim ortağım Timur, Galatasaraylı ama ben gibi koyu bir taraftar değil. O bana “6 Kasım tarihi güzel görünüyor, orada girelim mi filmi” dedi. “Eyvallah, tamam ne yapalım” dedim. Renk belli etmedim. Aradan bir ay falan geçti, Timur öğrenmiş bunu. “Oğlum niye söylemiyorsun, 6-0′ın tarihiymiş” dedi. Sonra “Eee, geçen sefer de Fener filmi yapmıştın zaten” dedi, güldük. O da tam kofti Galatasaraylı. Ama Türk sinemasında zaten Fenerbahçe geleneği var. Hababam Sınıfı’ndan tut Zeki-Metin filmlerine kadar Fenerlilik durumu var filmlerde. Seyirci yabancısı değil yani. Madem Yeşilcam geleneğini devam ettirelim dedik, değil mi?

murat-seker-roportajYeşilçam sinemasını bilmeyen birine bu geleneği nasıl anlatırsınız? Matematiği nedir Yeşilçam’ın?
En temel diyebileceğimiz, orta ve alt sınıf insanların hikayesi. Bu merkezde sosyal çatışma ve sınıf çatışması bulunur. Teknik kaygısı çok güdülmeyen sinematografi, biraz traş olması gerekiyor. Biraz abartalı oyunculuklar ama Hint sineması kadar değil. Biraz büyük oynamak gerekiyor ama tiyatral değil. Sıcak, Akdenizli, yükselişleri ve düşüşleri keskin bir film yapısı.

Hababam Sınıfı’nın yeniden çekilmesi kötü sonuç vermişti. Bu tespite katılıyor musunuz?
Kesinlikle öyle.

Bu durum gözünüzü korkutmadı mı?
Onun kastingi yanlıştı, dili yanlıştı ama benim filmim öykünen bir film değil. Böyle film seyretmeyi de yapmayı da seviyorum. O zamanlar öyle oluyormuş, şimdi böyle oluyor. Benzer dediğimiz şeyler öykünerek değil, hangi konuyu nasıl seçtiğim ve işlediğimle ilgili. Yeni Hababam Sınıfı -mış gibi. Benim yaptığım işi beğenen olur, beğenmeyen olur ama -mış gibi değil. Aşk Geliyorum Demez’de çok iyi bir kast seçimi yapıldı.

Filmin seti de öyküsü gibi sıcak mıydı?
Sabah 8.00′de kalkıyor, öf pöf demeden, “Hadi set var gidiyoruz” diye gidiyordum. Sete herkes öyle gelmiş. Yılmaz Gruda 84 yaşında, yaz günü çekiyoruz, bir gün de gelip “Ben yoruldum” demedi. Yine geliyor kendi üslubuyla “Evet hocam n’apıyoruz” diyor, ben de “Allahına kurban” deyip başlıyorum. Zeki Abi için ters derlerdi, o da öyle. Kadronun tamamı hergelelerden oluştu, Bergüzar da dahil buna. Herkes birbirine sürekli bir şeyler anlatıyor. Altan Erkekli, 25 yaşında biri gibi. Normalde olduğundan yaşlı birini oynadı. Ama rol bitti mi hemen “Muratçım” diye gelip yeni fikirler söylüyor. Ben bu filmde o çok sevdiğimiz Yeşilçam filmlerinin yapım ortamının da aynı sıcaklıkta olduğunu öğrendim.

Zeki Alasya’nın arabadan inip, plaza katlarını çıkmasıyla “Yaşar Usta geliyor” dedik. Sizce geldi mi? Münir Özkul’un yerini tuttu mu?
O sizin ve seyircinin bileceği bir şey tabii ama, evet Yaşar Usta’dır yani o. Zeki Abi birebir o zamanları yaşamış olan adam. Gitti konuşmasını yaptı işte.

Siz neler seviyorsunuz? Hangi yönetmenleri izliyorsunuz?
Yönetmen olma kararını bana verdiren film Tarkovski’nin Stalker’ı. TRT 3′te izlemiştim. Bir de o zamana kadar öyle bir film izlememiştim, büyülendim. Sonra yurtdışından videosunu falan buldum. Çocukken de Orson Welles’in filmini izlemiştim: Dava. O film de izlerken şeytanın içimize girdiği filmlerdendir. Çocukken izledim ama sonradan izleyince tekrar tekrar “neymiş bu” dedim.

Siz yönetmenliğe başladığınızda sizden beklentiler matematik ürünlerden ziyade özgün işlerdi çünkü, o nedenle sordum. Son iki filmde başka bir yolda olduğunuz görünüyor, doğru mu?
İki Süper Film Birden’de ben mizahi bir yol seçeceğimi anladım. O yoldan gidersem kimseye yaranamayacaktım. Bütün festivallere çağırıyorlar, ödül mödül yok, festivalin gülü olup geliyorsun. Alkışlıyorlar. Antalya’da yer gösterici gelip tebrik etmişti, “Bu bunalım filmlerin arasında yüzümüzü güldürdün” demişti. İleride biz oraya döneceğiz ama takkeyi önüme koyduğumda Türkiye’de normal film yapmaya çalışan kimsenin olmadığını gördüm. Ya Avrupa filmlerinin çizgisinde, arthouse filmler ya da kötü ticari filmler yapılıyor. Ben de normal film yapayım dedim. Annem de izlesin, bakkal da izlesin, çok burnubüyük değilse Cihangir’deki entel kardeşlerim de izlesin.

Yeşilçam filmlerini 30 sene sonra televizyonlar yayınlıyor, yine reyting alıyor. Aşk Geliyorum Demez’den böyle bir beklentiniz var mı?
Evet.

Yeşilçam sineması deyince en önemli yönetmen sizce kim?
Mimar Sinan’da okudum ben. Türk sinemasının birçok önemli isminden eğitim aldım. Bir tek yanından bile geçemediğim Ertem Eğilmez oldu. Lütfi Hoca’nın, Yılmaz Güney’in filmleri çok önemli. Lütfi Hoca’nın en iyi filmini al, Yılmaz Güney’in en iyi filmini al, Ertem Eğilmez’in en iyi filmini al. Türk filmi diye halkın sahiplenip onlarca defa izlediği, Ertem Eğilmez’in filmidir. Eğri oturup doğru konuşmak lazım. İkinci kişi Atıf Yılmaz’dır. Benim ulaşmak istediğim seviye bu. En çok sevdiğin kim diye sorarsan, Metin Erksan. O zaten Tarantino. Tarantino’nun şimdi yaptığını adam 40-45 sene evvel yapmış. Suçlular Aramızda diye bir filmi vardır. 10 numara filmdir. Herkes Sevmek Zamanı falan der ama Kadın Hamlet diye bir filmi var, kimse şimdi çekmeye cesaret edemez. Kadın Hamlet nedir ya? Uçmuş adamlar zamanında.

Yönetmen olarak neyin peşindesiniz?
Artistlik yapmak istemiyorum, kaba tabiriyle ekmeğimin peşindeyim ama 20 yıl sonra da çoluk çocuk yaptığım filmi izlemek istiyorum. Kalıcı olsun istiyorum. Cihangir’in, Ulus’un, Radikal gazetesinin övgülerine mazhar olmak için bu işi yapmıyorum. Bu da övünülecek bir şey değil ama politik olarak da o noktada değilim.

Bunu biraz açar mısınız?
Şu an Türkiye karmaşık bir süreçten geçiyor ya. Bu nedenle özgürlük ve demokrasi adına saçmalamak da istemiyorum.

Sizin filminizde de bir politik okuma yapmak mümkün. Mizahi bir film de olsa, sözü edilebilecek bir sınıfsal ayrım koymuşsunuz.
“Zengin kız-fakir oğlan klişesine” çok klişe diyenler olabilir. Diyorum zaten, bu da “hayatın klişesi.” Karl Marx bunun adını koyduğundan beri net, ondan önce de muğlâk olarak devam eden bir durum. Filmin temel meselesinin bu olması gerektiğini düşünüyorum. Yoldan geçen her cipin arkasından en az 10 tane “..mına kodumun zengini” diye küfür sallanıyor. Türkiye’de de böyle dünyadaki her yerde de böyle. Bu bir hınç. Dolayısıyla ben uzun vadede geldiğim yeri ve insanları unutmadan, orta sınıf bir ailenin, orta sınıf bir çocuğu olarak bu noktada durmak istiyorum. “Orta sınıf kaypak, maykap” derler ama herkes orta sınıfta tutunabilmek için yaşar. Oraların sağduyusu ülkeleri ayakta tutuyor. Türkiye’de şu anda bu sağduyuyla oynanıyor. Ben çok rahat orduyu madara edecek bir film yapabilirim. Tam da zamanı, köşeyi de dönerim. Midnight Express’i Türkiye’den yaptım der çıkarım. Ama hayat öyle değil ki.

Sinemasever biri olarak soruyorum. Plaj’da filmi için Sinan Çetin’le çalıştınız. Neden böyle yaptınız?
Necati Tüfenk biliyorsun kendi filmini çekmek için, bir porno film yapımcısıyla anlaşıyordu. En temel iki sebep vardı. İki Süper Film Birden’den kalan laboratuar borçları vardı. Sinan Çetin’den para almak zor derlerdi, peşin aldım, borçları kapatıp rahatça filmi yaptım. Cinsellik meselesi çok tadını çıkarabileceğim bir mesele. Sinan Çetin’i tanıyorum, reklam filmi çekmiştik. Huyunu suyunu da biliyorum fakat işime karışmadı. Ama sonunda filmin afişine bir popo koydu, bir fragman falan… Filmin plajda bir iki sahnesi var. Cinsellik dediğin 30 saniye plajda popolar görünüyor. Gerisi mavra zaten, gırgır. Filmin adı, afişi ve imajı olarak filmi bu hâle getirdi. Filmin zaafları var. Filmi Antalya’da tamamlayamadık, hava bozdu. Kalktık İstanbul’da bitirdik. Kendimiz Necati Tüfenk olursak ne oluyormuşuz onu gördük, bir de borçları kapattık.

Advertisements

İki Dil Bir Bavul: “Biz filmi Türkiye için yaptık”

Altın Portakal öncesinde yarışmacı filmlerden İki Dil Bir Bavul‘un iki yönetmenindeozgur-dogan-iki-dil-bir-bavuln Özgür Doğan‘la İstanbul’da ilginç bir söyleşi yaptık. Diğer yönetmen Orhan Eskiköy aramızda değildi ama her iki genç yaratıcının samimiyeti ve angajmana bu kadar açık bir meseledeki bağımsızlıkları net bir şekilde ortadaydı. Bakınız’ın bu özel röportajıyla sizleri baş başa bırakıyoruz.

Fotoğraf: Ali Güler

Filme nasıl karar verdiniz?
2003te Ankara Üniversitesi’nde bir kısafilm montajı yapıyorduk. Bizim okuldan mezun Bingöllü bir arkadaş o sırada bizi ziyarete geldi. Başından geçenleri anlatıyordu. Köyde sobayı yakmak için çocuklardan gaz istiyor, çocuklar da kerpeten getiriyor. Kürtçede gaz, kerpeten demek. Bunu duyunca, “buradan bir film çıkar” dedik. Ben de benzer bir süreçten geçmiştim. 7 yaşıma kadar kürtçe konuştum, sonra okulda türkçe öğrendim. Demek ki hiçbir şey değişmemiş. Hem öğretmenlerin hem çocukların başından geçen bir film yapmaya bu şekilde karar verdik.

Film yapıldığı zaman ne TRT 6 vardı ne de açılım meselesi konuşuluyordu. Filmi yaparken çekinceleriniz oldu mu?
Açıkçası filmin bu kadar tanınacağını tahmin etmiyorduk ama amatör bir iş yapmayacağımızı biliyorduk. Ne yapıp edip 35e basmak istiyorduk. Bunun için saniyede 24 kare çeken bir kamera aldık. İki katı para verdik kameraya. Bir montaj sistemine ihtiyacımız vardı. Ama bu kadar ilgi göreceğini tahmin etmiyorduk. Üç beş kopyayla girebilelim istiyorduk. Şimdi filmin geldiği yer bizi aşmış durumda.

Oldukça gezgin bir eğitim hayatınız olmuş. Kendi deneyimlerinizden yola çıkarak Türkiye’deki eğitim hayatını nasıl yorumluyorsunuz? Çünkü sadece kürtlerin yoğun olduğu yerlerde okumamışsınız.
Bizim köyde sadece ilkokul vardı. Şimdi o da yok. Annemle babam da ne yapıp edip, okumamı istiyordu. Altı amcam var. Her biri bir yerde. Biz de dört kardeş, dönüşümlü olarak onların yanında okuduk. Ben ortaokula başladığımda Trabzon’a gittim, bir yıl orada okudum. O amcamın maddi durumu iyi değildi, bu sefer Konya’daki amcamın yanına gittim. İki yıl orada okudum, lise için Ankara’ya gittim. Benim açımdan şöyle bir sıkıntı oldu: 5. sınıfı bitirdiğimde anca türkçeyi öğrenebilmiştim. Trabzon’a gittiğimde okulun ikinci haftasıydı. İlk ders türkçeydi ve öğretmen şöyle bir soru sordu: “Bir elin nesi var, iki elin sesi var” atasözüyle ilgili bir kompozisyon yazın. Ben atasözü ne demek bilmiyorum, sözü geçen atasözünü ilk defa duyuyorum, kompozisyon ne demek bir fikrim yok. Oturdum ağlamaya başladım. Bu travma dışarıdayken gerçekleşti. Köydeyken daha korunaklıydım, herkes eşit koşullardaydı. Ne zaman ki oradan kopup şehre geliyorsunuz, uçurumu görüyorsunuz.

Kürtlerin yoğun olduğu bölgelerde türkçe bilmeyen çok insan var. Devletin resmi dili türkçe. Bunun bir eksiklik olduğunu düşünüyor musunuz? Türkçe bilmemek de bir sıkıntı değil mi yöre insanı için? Tersten de bakmak gerekmez mi? Türkçe öğrenmeyi istememek kürtler açısından bir reflekse dönüştü diyebilir miyiz?
Benim için bu geçerli değil ama çoğu insan için geçerli. Ben şanslı azınlıktanım; “türkleşmiş kürtlerdenim.” Köydeki arkadaşlarıma kıyasla iyi şartlarda okudum, iyi okullara gittim. İki defa üniversiteye girdim, master yaptım, doktoraya başladım. Bu benim iyi türkleşmiş olmamdan kaynaklanıyor. Ailem bunu çok istedi.

Kürtler tarihsel süreçte çok acı çekti. Bu nedenle ailelerden okumamak üzerine bir telkin geliyor mu?
Ben şunu tercih ederdim. Anadilimde yani kürtçe okuma yazmayı öğrenseydim de ondan sonra türkçe öğrenseydim hayat çok daha rahat olurdu. Ama şöyle düşünün bir de. Hâlâ bu ülkede insanların türkçeyi düzgün konuşamaması, şiveli konuşması alay konusu yapılıyor. Kürt gençlerinin en büyük sorunlarından biri budur. Üniversitelerde söz alıp konuşmak meseledir bizim için. Ben türkçemi düzelttim, rahatım. Dün bir arkadaşla tanıştım, çocuk üniversitede ve konuşmasını düzeltmek için türkçe kursa gitmiş. Kabul edilmek için başka bir yola başvuruyorsunuz. Benim türkçemle dalga geçiliyor. Aynı yurtdışında ortadoğuluların, yani hem türklerin, hem kürtlerin, hem de arapların, ingilizcesiyle alay edilmesi gibi. Bu ırkçı bir yaklaşım. Haydi bu anlaşılabilir bir durum diyelim, biz kürtler ve türkler aynı ülkede yaşıyoruz. Bu kabûl edilebilir bir şey değil.

Köyünüzü anlatır mısınız biraz?
Bizim köy, Muş’un en uçtaki köyü. Altı ay yol kapanır kardan dolayı ve açılmaz. Hâlâ sabit telefon çok nadir bulunur, cep telefonu sadece tepelerden çeker. Annemle iki haftada bir konuşuyoruz. Annem tepeye çıkacak da beni çaldıracak da konuşacağız. Sabah CNN Turk’te canlı yayın var, “anneni arayıp haber versene” diyorlar. Nasıl vereyim ki? Biz de aslında film için böyle bir köy arıyorduk ama bulamadık.

Neden kendi köyünüzde çekmediniz?
Söylediğim gibi; köyde okul yok. Varto’da çekecektik, devlet anaokulu açmış, o nedenle çocuklar çat pat türkçe konuşuyor artık. O nedenle sorunun daha net olduğu bir yer aradık ve Urfa’da çektik. Bizim dönemimizde şartlar çok daha sertti. Şimdiki çocuklar daha şanslı. Bizim öğretmen gerçek bir faşistti. Bizim kürtçe konuşmamız yasaktı. Dedem, ninem türkçe bilmiyor. Asıl otorite de onlar. Haydi yiyorsa onlarla türkçe konuş. Kürtçe konuşmazsan anlamıyor, cevap vermesen olmuyor. Bir de ispiyoncular vardı, kapı pencere dinlerlerdi. Diğer gün öğretmenin elinde liste olurdu, sıra dayağından geçerdik. O dönemde bu herkesin başından geçmiştir. 12 Eylül’ün etkileri de çok fazlaydı.

Başka nedenle de dayak yer miydiniz?
Tabii. Yangın için, içinde kum olan kovalar olurdu ya. Tek ayakta onları taşırdık ceza olarak mesela. Konuştun, tenefüste kavga ettin mesela. Hemen sıra dayağı. Tırnak kesmedin, dayak. Geceleri öğretmen evleri dolaşırdı; ayakları yıkadın mı yıkamadın mı diye.

Bu filmin belgesel bir iş olduğunu söyleyebilir misiniz?
Yakın. Birebir gerçek değil. Elimizde 70 dakikalık bir malzeme var, yaratıcı bir formda bunu nasıl kullanabiliriz diye baktık. 3 saatlik bir kaba kurgumuz var ama izlenebilir bir şey değil. Dengeli, hem öğretmeni hem çocukları anlayan, izlenebilir bir iş peşinde olduk. Diğer türlü tek taraflı olurdu. Kürtler çok sever sahiplenir diğerleri sevmezdi, öğretmen için de “Faşistin teki, asimile etmeye gelmiş” derdik. Çok daha kolay olurdu. Diğer seçenek; “Bütün kürtler gerizekalıdır, yazık bu öğretmene” de dedirtebilirdik. Bu da olmazdı. Biz ısrarla bunlardan kaçırdık. Montajımız üç ay sürdü.

Kürtlerin meselelerini ele alan filmler arttı. Kürtler açısından bir rahatlama var diyebilir miyiz?
Evet diyebiliriz. Son üç dört aydır konuşulanlara bakar mısınız? 10 yıl önce bu lafları etseydik idam sebebiydi. TRT 6 açılmış, anayasaya aykırı. Ama devlet yapıyor bunu. Yasalar değişmese de uygulama değişiyor. Benim yorumum şu: Kürtlerin artık kaybedecek hiçbir şeyi kalmadı. O kadar çok canlar yandı ki. Bunu en rahat Diyarbakır’da gözlersiniz. Olan zaten olmuş. 10 yaşında çocuk da ölmüş, işkence de görülmüş, her evde cenaze var. O nedenle kürtler daha rahat. Bu tarafta da politika daha rahatladı. AKP’yle de ilgili bir durum değil, dünyanın gidişatıyla ilgili bir durum.

AKP’nin yaklaşımına nasıl bakıyorsunuz?
AKP üzerinden değerlendirmiyorum durumu. Soru işaretlerim yok, ben bu konuda çok umutluyum çünkü mesele AKP’yi aşmış durumda. AKP bunu yapabilecek durumda değil eğer bunu soruyorsanız. Dünyadaki genel sistem, bu işi anlatabilecek kurumun AKP olduğunu düşünüyor. Devlet, AB’ye girmeye karar verdi. Bu ülke muhafazakâr ve islâmcı bir ülke. Bu kitleyi iknâ edebilecek tek parti de AKP olduğu için onlar görevde. AB önündeki en önemli sorun kürt sorunu, o yüzden de çözülmek zorunda. Seneye bu mesele çok makûl bir düzeyde olur.

AB’ye girilmesini istiyor musunuz?
Evet girilsin tabii.

Küresel kapitalizmle ilgili bir sorununuz yok mu?
Çok ciddi sorunlarım var. AB kötünün iyisi.

Çok festivale gittiniz. Hangi festival film için kırılma noktası oldu?
Adana. İstanbul’da yarışmada değildik. Orası olmayınca “beceremedik” dedik. Yabancı festivallere gittik ama biz filmi Türkiye için yapmıştık. Adana’da öngörmediğimiz bir ilgi gördük. Jüri özel ödülü aldık, yazarlar yazdı, öğretmenler geldi.

Hakkınızda yazanlarla neredeyse tanışmıyorsunuz. Yeni tanıştıklarınız oldu. Hangisi sizi çok heyecanlandırdı?
Yaşar Kemal. Filmi beraber izledik. O bir idol. Yanında el pençe divan durduk öyle izledik. Filmi çok beğendi. Çok onore etti bizi.

Filmin dikkat çekici bir konusu var. Film sinemasal becerisiyle mi konusu itibarıyla mı öne çıktı?
Bu sorun ülkenin en ciddi sorunu. Direkt eğitim açısından olmasa da bu konuda yapılmış filmler var. Bu kadar ilgiyi sağlayan filmin dili, sinematografisi ve dengesidir. En faşiste de gösterseniz karşı taraftakine de gösterseniz, o insani duyguyu inkâr edemiyor, filmden kaçamıyor. Herkeste empati duygusu oluşuyor.

Sizi bu kadar ılımlı tutabilen ne oldu?
Bizi Orhan’la bir arada tutan şey bu. Çok tartışabildik hayatlarımız hakkında. Politik olarak bir yerlere angaje değiliz. Duyarlı olduğumuz meselelerimiz var. Gerçi duyarlılık da çok klişe gibi oluyor ama…

Neden öyle dediniz?
Çok klişe, duyarlılık kelimesi içi boş ya da dolu çok kullanılıyor. İnsani bir noktadan, bildiğimiz konularla ilgileniyoruz. Genele mâl edilebilecek gibi işlemeye çalışıyoruz. Yaptığımız hikayeleri çok iyi biliyoruz, özüne uygun davranıyoruz. Çok kötü iki filmimiz var. Montajı sabaha doğru bitiriyoruz genelde. Eğer sarılıyorsak kalktığımızda iş iyi oluyor, “kapat bir daha açmayalım” diyorsak kötü olduğunu biliyoruz.

Peer Gynt Sahnede: Kör Umutların Hayali Kralı

peerPeer Gynt, çölde bir başına, beş parasız kaldığında şu sözleri söyler: “Hayat varsa, umut da var demektir.” Biz de Walter Benjamin’in selamını Peer Gynt’e iletelim: “Eğer elimizde umut diye bir şey hâlâ kalmışsa, bu umutsuzluk adınadır.”

Fotoğraf: Ali Güler

Tiyatro Oyunbaz’ın uzun bir çalışma döneminin ardından geçen sezonun sonunda sahnelediği Peer Gynt adlı oyun, 16 Eylül 2009 tarihinde sezonun ilk performansını gerçekleştirdi. 50 yıldır genel izleyiciye açık bir topluluk tarafından sahnelenmeyen Henrik Ibsen’in klasik eseri, orijinal metinlerine göre beş perdelik bir oyun olmasına rağmen, izlenme koşulları gözönüne alınarak, Tiyatro Oyunbaz tarafından iki perde olarak Bilgi Üniversitesi, Dolapdere Kampüsü’nde izleyiciyle buluşuyor.

Bu oyunu özel yapan kaç perde olduğu değil kuşkusuz. Peer Gynt’ün yazarı Henrik Ibsen, tiyatro ve edebiyat tarihi açısından son derece özel bir isim. 1828 doğumlu Norveçli yazar Ibsen, anarşist yazın açısından büyük öneme sahip.

Kapitalizmin teslim aldığı akıl

Gelelim Peer Gynt’ün (Per Günt) anlam ve önemine. Oyun her yıl, dünyanın en önemli tiyatro grupları tarafından sergileniyor. İşin ilginç yanı oyunun ilk performansı 1867 yılında Danimarka’da gerçekleşmiş ve günümüze kadar batı tiyatrosu Peer Gynt’ü hiçbir zaman gözden ırak tutmamış. Oyunun geçerliliğini koruması ve geçen zamanın bu oyunu daha güçlü bir metin hâline getirmesi boşuna değil.

Peer Gynt, hayalperest ve yalancı bir genç olarak yaşam öyküsüne başlar. Önceleri zengin olan ama parasını har vurup harman savurduğu için yaşamını hamal olarak sonlandıran bir babanın oğlu. Türlü kahramanlık öyküsünü başından geçmiş gibi anlatan Peer Gynt, yaşadığı  dağ köyünün insanları arasında alay konusudur. Fakat Peer Gynt, bir gün kral olmanın hayalini kurmaktadır. Gönlü Peer Gynt’te olan köyün en zengin adamının kızı, başka biriyle evlendirilecekken, herkes onunla alay ettiği için sinirlenen Peer Gynt, gelini bir ren geyiğinin sırtında dağa kaldırır ve onunla birlikte olur. Gelinle birlikte olduktan sonra sarhoş olduğunu söyleyerek birlikte olduğu kadını köye gönderir. Artık köylü tarafından dışlanır ve dağda yaşamaya başlar. Annesinin ölümünün ardından köyle tek bağı, Katolik ve dindar bir ailenin kızı Solveg’dir. Solveg düğün gecesi gönlünü Peer Gynt’e kaptırmıştır ve onun peşinden dağa gelmiştir. Fakat Gynt, cinli perili öykülerden kendine kalanı seçer ve Solveg’i dağda bir başına bırakarak Norveç’ten denizi olan ülkelere göç eder. Gemilerle ABD’ye köle, Çin’e put satan bir adam olarak güce ve paraya sahip olur. Bunu da cinlerden öğrendiği yöntemle gerçekleştirir. Peer Gynt’ün hedefi ömrü boyunca “kendi olmaktır.” Kendi olmayı, arzular, istekler ve amaçlarla donatılmış bir yaşam olarak tanımlar. Daha da ileri gider, “Ben kendimim çünkü param var” der.

Kirli yollardan paraya kavuşan Peer Gynt, elde ettiği güce rağmen, vicdanlı ve kötülük yapmayan biri olduğunu kendine ve tanrıya ara ara anlatır. Parası için ona dalkavukluk eden insanların servetini çalmasıyla çöllerde parasız ve şöhretsiz bir başına kalır Peer Gynt. Tek derdi kendine ayırabildiği az bir parayla Norveç’e dönmek hâline gelir. Gemi kayalıklara çarpar, tüm mürettebat ölür. Birinin canını almak pahasına hayatını kurtaran Gynt, nihayet kasabasına geri döner. Hayatının sonunda Azrail’le yaptığı hesaplaşmalarda, Azrail’in ona söylediği söz mühim: “Akıl ölmedi, kendi olmaktan çıktı.” Peer Gynt fakir bir adam hâline geldikten ve gözlerden uzak, dağlarda yaşayan birine dönüştükten sonra, yaşamasına rağmen ölü olarak bilinir. Peer Gynt’se kendi yalnızlığı ve yarım kalmış günahkârlığıyla sürekli vicdani hesaplaşmalar yaşar. Tanrı onu ne cennete ne de cehenneme alır. “Hatalı üretim” olarak kabul ettiği Gynt’ü tekrar dünyaya göndermeye karar verir.

Oyun kapitalizmin yalnızlaştırdığı ve tektipleştirdiği, aklını yitirmiş insanın, kapitalizm yaşadığı sürece mutsuzluğa ve tamamlanmamışlığa mahkûm biri olduğunu 1800’lü yıllarda söyleyecek kadar önemli bir tarihsel değere sahip. Plazadan, fabrikadan eve döndüğünde kendiyle buluşmayı aklına dahi getiremeyecek insanla, dönecek bir evi olmayan Peer Gynt çok mu farklı yaradılışa sahip acaba? Hayrettir ki; modernizmle beraber aklın yoluna girmiş olan insanlık tarihi, bu aklın doğurduğu ilerlemecilik hedefi nedeniyle, aklın iflasına yol açıyor. O gün köle ticareti yapanla, bugün devlet içinde çete kuranların arasında nasıl bir fark olabilir? O gün put tüccarlığı yapanlarla, bugün cemaatçilikle iktidar sağlayanları birbirinden ayırmak mümkün müdür?

Ibsen, döneminde çok eleştirilmiş bir yazar olmasına rağmen hâlâ sözü geçerliliğini koruyan bir anarşist durumundadır. Onun güncel değerini yitirmesi için, Azrail’in bu sömürü düzeniyle yüzleşmesi gerekiyor. Bu yüzleşme gerçekleştiğinde Ibsen de, bizler de aynı insan olacağız zaten.

Peer Gynt, çölde bir başına, beş parasız kaldığında şu sözleri söyler: “Hayat varsa, umut da var demektir.” Biz de Walter Benjamin’in selamını Peer Gynt’e iletelim: “Eğer elimizde umut diye bir şey hâlâ kalmışsa, bu umutsuzluk adınadır.”

Bianet

Categories: Kültür Sanat Tags: ,

Sahne Senin Tarantino! Göster Kendini!

soysuzlarcetesiTarantino’nun son filmi “Soysuzlar Çetesi” basbayağı belgesel gerçekliğine sahiptir. Tarantino’nun Hitler’e reva gördüğü ölümü desteklemek bizleri, kapitalist gerçekliğin soğuk nesnelliğinden kurtaracak reçete belki de…

Hitler çok nefret edilen bir faşisttir. Özellikle 2. Dünya Savaşı’nın üzerinden hatrı sayılır bir zaman geçtiği için artık insanların fazla da düşünmesine gerek kalmadı. Hitler çok nefret edilen kötü bir adamdır.

Öte yandan bakıldığında sıkça duyabileceğimiz başka bir düşünce daha var. İnsanlar (sağcısı-solcusu) rahatlıkla şunu da söyleyebilir: “Hitler çok zeki bir adamdı.” Bunu duymanın altındaki sebep de yine aynı galiba. Savaşın üzerinden hatrı sayılır bir zamanın geçmiş olması bunu da doğuruyor galiba.

Tabii ki konumuz Tarantino’nun “Soysuzlar Çetesi” adlı filmi. Fakat bu hatırlatmaları yaparak başlamakta yarar vardı çünkü anlaşılan o ki, zaman geçtikçe vahşetin gerçekliğinden de uzaklaşılıyor. Bir faşist hakkında kolayca nesnel değerlendirmeler yapılabiliyor modern zamanlarda. Öldürdüğü, katlettiği, işkence ettiği insanları sayısal veri olarak konuşup geçebiliyoruz. Çünkü kapitalist kültür üretim ağında gerçeklik yüzeyde görünen kadardır. Bilginin derinliği değil, değişim değeri önemlidir.

Bütün bunları göz önüne aldığımızda Tarantino’nun “Soysuzlar Çetesi” adlı filmini bir belgesel niteliğinde izlemek de mümkün. Filmden edinebileceğimiz tüm iletilerin birer “gerçek” olduğunu kabul etmekte bir sakınca yok. Evet bir Nazi subayının şapkasında korsan logosu vardır. Evet Hitler, Paris’te küçük bir sinema salonunda mahsur kalıp, kurşuna dizilerek, suratına onlarca kurşun sıkılarak öldürülmüştür. Gerçek budur.

Anlamların bağlamlarını yitirerek geçişli hâle geldiği, safların sürekli yer değiştirdiği bir ortamda bilgi kaynaklarının sorgulanmasının gereksiz hâle geldiği bir süreç içinde, Hitler’in ölümü bu şekilde gerçekleşmiştir. Türkiye’de bir ilköğretim çocuğunun Hitler’in yarattığı faşizmin neye benzediği konusundaki tek kaynağı, bir korsan DVD’den izlediği “Soysuzlar Çetesi” adlı film olabilir.

Tarantino, bu filmde tanrının simülasyonu olmaya soyunmuştur. Koskoca dünya tarihini baştan yazmış, Hitler gibi bir adamın sonunu kendi getirmek istemiştir. Filmde yarattığı dünyanın tamamı Tarantino’nun kurgusu şeklinde sunuluyor “Soysuzlar Çetesi’nde.” Tarantino bunu filmde defalarca vurguluyor. SS Subayı albayın cebinden çıkan gerçeklik görüntüsünden uzak pipoyla vurguluyor, bu subayın süt içişindeki gerçeküstülüğüyle bunu gösteriyor. Dahası mı?

Soysuzlar Çetesi tarafından alnına gamalı haç çizilerek, timinden kalan tek kişi olarak Hitler’in karşısına çıktığı sahneyi hatırlayın. Hitler, normal bir insan gibi “Soysuzlar Çetesi’nden” kimseye bahsetmemesini istiyor kurtulan askerden. Normalde bir diktatör bu vahşetten ölmeden çıkıp gelen askeri katlettirir. Tarantino’nun Hitler’i bunu akıl etmiyor. Tarantino’nun Hitler’i bir salak gibi, küçük bir sinema salonunda sıkıştırılarak öldürülüyor.

Tarantino bize bir mesaj veriyor. Artık Hitler’e “zeki bir adam demeyin” diyor. Hitler’i nesnel değerlendirerek ona “kahramanlara özgü bir ölümü” yakıştırmayın diyor. Çünkü anlamları üreten de öldüren de gösteri toplumudur artık. İşte Tarantino da gösterinin kendine ait olan kısmında, bir sinema salonunda tarihi kendi vicdanına ve imanına uygun bir şekilde yeniden yazıyor.

Jean Baudrillard’ın bir sözüyle devam edelim. “Artık hiçbir şey (Tanrı bile) sona ererek ya da ölümle yok olmuyor; hızla çoğalarak, sirayet ederek, doygunluk ve şeffaflık yoluyla, bitkinlik ve kökü kazınma yoluyla, simülasyon salgını ve ikincil varoluş olan simülasyona aktarılma yoluyla yok oluyor her şey.”

Tarantino her zaman ki gibi kendine başka bir sahne açıyor. Yeni bir tarih yazıyor, bilgilerin yerini değiştiriyor. Hitler bilgisini, kendi mesaj şifreleriyle doygunluğa ulaştırıyor. Ve Hitler’i kendi evine, bir sinema salonuna sokarak öldürüyor. Hem de yüzü Hitler’e en az benzetilmiş bir Hitler’e yapıyor bunu. Çirkin, saçma sapan, akılsız ve kötü bir Hitler’i, beyazperdede yakıyor.

Bianet

“Karanlıktan besleniyorum”

nuri1Türkiye’deki konservatuarlarda bir türlü kendine yer bulamayan kontrtenor Nuri Harun Ateş, yeteneği ve azmiyle Avrupa sahnelerine çıkınca birden ilgi odağı haline geldi. Kendisiyle Türkiye’de öteki olmayı, müzik eğitiminin hallerini ve hayat hikâyesini konuştuk.

Fotoğraflar: ERKİN ÖN

Şimdi sizi çok farklı biriyle tanıştıracağız. Nuri Harun Ateş bir ses sanatçısı, henüz Türkiye’de çokça tanınmıyor. Ancak bir defa dinlediğinizde irkiliyorsunuz, aniden dikkatiniz Harun’un sesine sabitleniyor. Harun bir kontrtenor ve bu ses kategorisi öyle her köşe başında duyabileceğimiz bir şey değil. Kadın sesine çok yaklaşan bir tenordan yani çok nadir rastlanan bir yetenekten söz ediyoruz.

Harun’un öyküsünü dinlediğimizde yine ülkenin haline dair ibretlik durumlarla karşılaştık. Benzer pek çok öyküde olduğu gibi Harun’un başarı öyküsünü de bir tesadüf tetiklemiş ve sonra, tıpkı domino taşlarının devrilmesi gibi başarılar ardı ardına gelmeye başlamış. Nuri Harun Ateş yıllardır Avrupa sahnelerinde dinleyicileri, akademisyenleri, tiyatrocuları kendine hayran bırakıyor. Birçok Türkiyeli sanatçı gibi onun kıymeti de yurtdışından başarı haberleri geldikten sonra anlaşılmaya başlamış. Gelin isterseniz lafı daha fazla uzatmayalım ve Harun’un öyküsünü sizlerle paylaşalım.

Önce Harun’un boynundaki “Ajda” dövmesini görüyoruz ve bu dövmenin anlamını soruyoruz. Harun çocukluğundan beri Ajda Pekkan hayranıdır ve ona imrenerek şarkıcı olmaya karar verir. Ateş, 1996 yılında şan dersi almaya başlar konservatuar sınavlarına hazırlanır. İzmirli sanatçı, liseden sonra 9 Eylül Üniversitesi’nin konservatuar bölümünü kazanır. Okulunda istediği eğitimi alamayan Harun, devamsızlıktan kalarak okuldan atılır. Kendisi o dönemi şu sözlerle anlatıyor: “Kontrtenor olmak istediğim için sorun çıkıyordu. O donanımda bir hoca ya da kontrtenor olmaya yönelik bir müfredatın olmaması benim motivasyonumu çok düşürüyordu. Barok müzikle ilgili bilgisi olan insan da azdı. Sonra Mimar Sinan’a geçtim. Kontrtenor müfredatı açılsın diye çok uğraştım. Orada Güzin Gürel’le çalışma fırsatım oldu. O beni çalıştırmayı kabul etti. Fakat okul idaresi bir türlü izin vermediği için başlayamadık ve oradan da ayrıldım. Sonra af çıktı, 9 Eylül’e geri döndüm. Orada bir sene daha okuyayım dedim fakat aynı sorunlar tekrar etti. Sadece tenor olmak için eğitim alabiliyordum. Bu defa bir yıl sonra Yıldız Teknik Üniversitesi’ni kazandım. İki ay kadar da orada vakit kaybettim. Aynı şeyler orada da yaşandı. Ondan sonra dedim ki: Galiba müzik bana göre değil.”

Tezgâhtarlıktan sahneye

nuri2Bunun üzerine Harun hayatını sürdürebilmek için Ada Müzik’te tezgâhtarlığa başlar. Kendi ifadesiyle, şarkı söyleyerek insanlara CD satmaya çalışır. O sırada müzik raflarını karıştıran bir adamla aralarında bir diyalog oluşur, ona iki saat boyunca müzik CD’leri tavsiye eder, adamın ilgisi sürdükçe Harun bir yandan kendinden söz eder, diğer yandan da ona şarkılar dinletir. Adam hiçbir CD’yi almadan dükkândan çıkar, bir süre sonra Harun da bu işinden ayrılır. Bu olaydan sekiz ay kadar sonra Harun, bu tanımadığı kişiyle Cihangir’de karşılaşır ve bu kişinin aktör Murat Daltaban olduğunu öğrenir. Murat Daltaban “Ben de sana uğrayacaktım, sen kontrtenordun değil mi” diye sorar ve 5. Sokak Tiyatrosu’nun Neos Cosmos isimli oyunu için bir kontrtenor arandığını söyler. Bunun üzerine Ateş, kendini dinletmek için 5. Sokak tiyatrosuna gider. Ünlü sanat yönetmeni Mustafa Avkıran, Sema Moritz, Övül Avkıran, Engin Yörükoğlu ve İhsan Kılavuz, Harun’u dinler ve çok beğendiklerini söylerler.

Bunları dinledikten sonra biz de heyecanla soruyoruz: “Eee? Sonra ne oldu?” Harun anlatmaya devam ediyor: “Çok beğendiklerini söylediler ve sonra bir yıl boyunca beni aramadılar. Ben İzmir’e yerleştim, maddi sıkıntılarım oldu. Derken Mustafa aradı, ‘Proje başlıyor, hâlâ istiyorsan gel’ dedi. İstanbul’a gelecek otobüs paramın bile olmadığını söyledim. ‘Ben sana yolluyorum biletini’ dedi ve atlayıp gittim. Üç ay boyunca çok yoğun bir çalışma oldu. Mustafa ve Övül Avkıran ile yoğun bir çalışma içine girdik. Oyun oluştu ve İstanbul Sanat Merkezi’nde sergiledik. Arkasından Zürih Tiyatro Festivali’ne turneye gittik. Orada oyunu dört defa sergiledik ve hepsi kapalı gişe oynadı. Çok büyük ilgi gördük. Festivalin özel performans ödülünü bana verdiler. Şoke oldum. Hiç böyle bir şey beklemiyordum. Ben arkada şarkı söylüyordum. müzik direktörlüğünü İhsan Kılavuz ve Sema’nın yaptığı bu oyunda, repertuarım etnik azınlıkların şarkılarından oluşuyordu. Daha sonra sahnelediğimiz Aşura oyununun ön sahnelemesi olarak kabul edebiliriz bunu.”

Bu ödülün ardından Harun’un hayatı ciddi biçimde değişir. Özellikle de konservatuarın tavrı. Nuri Harun Ateş bu defa Güzin Gürel’le okul dışında çalışmaya başlar. Harun’un yeteneğini fark edenlerden biri de Basel milletvekili Zeynep Yerdelen’dir. Zeynep Hanım, Basel’de bir burs olanağı sağlar ve Nuri Harun Ateş bir yıl İsviçre’de çok önemli isimlerden ses eğitimi alır. Buradan döndüğünde İstanbul Devlet Konservatuarı’nda artık kontrtenor müfredatı açılmıştır. Harun, üç yıl boyunca Güzin Gürel’le çalışmayı sürdürür. Bu esnada Neos Cosmos oyunundan sonra 5. Sokak Tiyatrosu ikinci müzikli oyununa başlar: Aşura. 2004-2006 yılları arasında bu oyun, Hollanda, Almanya, İsveç, İtalya, Danimarka, Belçika ve İsviçre’nin en önemli tiyatro festivallerinde sergilenir. Bu turneler sırasında dikkatleri üzerine çeken Nuri Harun Ateş, Kopenhag Hotel Proforma Tiyatrosu’ndan teklif alır ve grubun son projesi olan The Sand Child adlı filmde oyuncu olarak yer alır. Aynı yıl Nuri Harun Ateş, Siemens Opera Yarışması’nda jüri özel ödülünü kazanır.

2008 yılında Aşura, Kuzey Avrupa turnesindeyken Harun, Stockholm Pride Festival’den konser teklifi alır ve büyük beğeni toplar. Bu yıl Nuri Harun Ateş aynı festivalde Balkan Orkestrası’yla sahneye çıkıp, Ajda Pekkan’ın en bilinen şarkılarını seslendirecek. Harun şimdilerde yoğun bir çalışma temposu içinde. 4-5 Ağustos 2009’da başrolünü paylaştığı Glorious Death isimli oyunun prömiyerini gerçekleştirdi. Aynı oyun ile yaz boyunca Avrupa turnesinde. Rotterdam Opera günlerinde prömiyeri yapılan Murat İpek’in yazdığı, Ali Cem Köroğlu’nun yönettiği ve müziklerini Grup Kapsül’ün yaptığı Dar-ül Love isimli tek kişilik müzikli oyunsa Kasım ayında Garajistanbul’da sahnelenecek.

“Suretim İnceden Güldü”

canik2Osman Canik’in şiir kitabı  “Suretim inceden güldü” kitapçı raflarındaki yerini aldı.  Giresunlu şair dağları, 12 Eylül’ü, 70’leri, 2006’da başkanlığını yaptığı “Deliler Derneği”ni ve masumiyet çağının masum çocuklarını anlattı.

Fotoğraflar: GÜVEN POLAT

“Denizi severim ama dağları başka severim. Ladin’i severim, Ladin çamını başka severim. Dünyada bana âşık olduğun iki şeyi söyle dersen, bir Ladin ağacı derim, bir Karayemiş derim. Yaprak dökmezler çünkü. Ladin ağacı nerede olursa olsun, dikine büyür. Eğer uç noktada gidecek yeri yoksa kendini ışığa eğmez, intihar eder. Ucunu kesmeye kalkarsan intihar eder. Başka bir ağaçtır Ladin ağacı.”

Osman Canik’le yeni kitabı  üzerine röportaj yapmak için telefonda görüştüğümüzde “İşiniz zor, ben öyle işleri bilmem” diye bir yanıt aldık. Söylediği kadar varmış, biz mi ona sorduk soruları, onun hayata dair sorularını anlamaya mı çalıştık karar sizin.

56 yaşında Canik. Giresun’un dağlarından, yaylalarından 19’unda gelmiş İstanbul’a. Salacak’taki öğrenci evindeyken yüreğinde devrim ateşi yanarmış. Şiirlerinde 12 Eylül’ün kirli elleri geziyor. Öğrenciliğindeki ateşi o eller mi söndürdü? “Değil” diyor, “Biz Fatsa’da, 78’de yenildik. Fatsa örneği yaşandığında, devrimciler yerel yönetimi aldı. O çok başka bir şeydi, o muhteşemdi, o alternatifti. Ondan evvel Çorum ve Sivas’ta birsürü şey oldu. Bu ülkeye en büyük ihanetleri eden adam Süleyman Demirel, o zaman ‘Çorum’u bırakın Fatsa’ya bakın’ demişti. Fatsa’da alternatif bir hayat kuruyordu o çok aşağıladıkları insanlar. Mahkeme kurulmuyordu, insanlar kendi aralarında hallediyordu meselelerini. Kapitalizmin en korktuğu şey oldu, özel mülkiyet sorgulandı orada. Türkiye’nin en büyük travması, Fatsa sendromudur. Türkiye devrimcileri orayı savunamadılar, Fatsa gitti ve Türkiye’de devrimci hareket yenildi. Devrimciler 12 Eylül’de değil, Fatsa’da yenildi. Fatsa düştü. Türkiye, tarihinin en büyük eylem ve organizasyonunu kaybetti. İtiraz yoktu uygulama vardı, kendi hukukunu koymuştu insanlar. Gönüllülük vardı. Meselemiz gönüldü. 12 Eylül kendi hesaplarıyla geldi, onları ben bilemem.”

EYLÜL 12’DEN VURUR

Osman Canik’e 12 Eylül’ü durduk yere değil “Eylül 12’den vurur” şiirinin dizelerini okuduk da sorduk. Şu dizelerle başlıyor şiir: soluklarımızı tutup / kısılan seslerimizle / açan güllerin tanıklığında / baharlardan koparıldık / rövanşsız bir maçla / hayatın dışına atıldık.

70’lerde gençliğini yaşamış insanlarda başka bir şey oluyor. İşkenceler, cani uygulamalar, siyasi cinayetler bir tarafa, başka bir şey var. O dönemi yaşamayanlar fazlaca bilmiyor. “Araziye Uyanlar” adlı şiirinde 70’lerdeki bazı dostlarına kızıyor Canik: en zekilerimiz / en muhaliflerimizdiler / en eğitimlilerimiz / kılıçtan keskinlerimizdiler / en gözü karalarımız / kahramanlarımızdılar / çok hızlı terk ettiler / en erken inip gemilerden / ilk perondan bindiler trenlere / hayatı keşfettiler / ehlileştiler.

Ehlileştiği vakit kızıyorlar dostlarına, işte öyle bir kuşaktan söz ediyoruz ve soruyoruz:
* Nasıl dostluklardı onlar? O kadar acı yaşanmış ama dostluklarınızdan söz ederken gözleriniz parlıyor ve onu anlatın istiyoruz. Ehlileşenlere bu kadar kızabilecek kadar dost olmaktan söz ediyoruz. Nasıl ehlileşiyor insan?
Yaşın kaç Onur?
* 80 doğumluyum.
O tarihi unutma bak. Şimdi reklam piyasasında gördüğün ne kadar abin varsa, vahşi kapitalin mamullerini pazarlamaya yönelik yeteneklerini, akıllarını, gönüllerini, vicdanlarını satan abilerinden söz ediyorum, onların hepsi eski solcudur. Ben onlardan tiksinmiyorum, “tiskiniyorum.”
Dostluklara gelince, biz de yaşayamayacağız bir daha. Hakikaten meram anlatma ustası değilim. Onu yaşamak lazım. Çünkü hesapsızsın, kitapsızsın. Hiçbir beklentin yok. Ben bunu mahallesinde birinden görüp devrimci, sağcı, solcu olmuş insanlar için söylemiyorum, biraz okuyarak kendi belirlediği hayatı yaşamak isteyenler için müthiş bir masumiyet vardı. Yani senin gerekçen ne olursa olsun devrimci ya da muhalif olmak için, oraya gelirken herkes masumlaşıyordu. O seni başka bir şey yapıyordu. İnsanlar çok şey bilmiyordu ama hakikaten masumdu.
* Tamamen apolitik bir çerçeveden bakın lütfen. Ertem Eğilmez’in filmlerinde, Sezen Aksu’nun şarkılarında da sözünü ettiğiniz masumiyet vardı. Sanki 70’lerin bir masumiyeti var. Bu masumiyet nasıl yitirildi? Anadolu’dan gelip İstanbul’da hayat kurmuş bir şairle konuşuyoruz şimdi. Hem de İstanbullu olamamış bir şair.
Aşkı kutsamış bir kuşak düşün. İstanbul’da eğitimini almış, Robert’lerde, Boğaziçi’lerde okumuş insanlar da arkadaşımızdı. Ama 70-80 arasındaki mücadeledeki insanların çoğu taşradan gelmişti. Bu insanlar gelirken yanlarında bir şeyler getirdiler. Bu saflığın vahşi kapitalizm tarafından giderek yok edildiğini gördüm, görüyorum. Sana belki bunu somutlayamam ama nefes alırken, koklarken bunu hissedebilirsin.
Misal; Yılmaz Güney hayranısın. “Umutsuzlar” diye bir filmini izliyorsun. Diyorsun ki “Bu en güzel aşk filmi.” Onu en güzel aşk filmi sanıyorsun. Yılmaz Güney, sevgilisini bir kere öpmüyor. Elinden tutup da saçlarını okşamıyor. Aşkı böyle öğrenmiş bir kuşağız biz. Biz o kadar korkak ve masumduk ki. Sevdiğimize sevdiğimizi söyleyemeyecek kadar yüreksizdik. Ama 100 kişinin içine dalabilecek kadar da cesurduk. Hangisi cesaret bunun? Sevdiğine sevdiğini söyleyemeyecek kadar yüreksizsen sonun yok. Oradan yenildik işte.

***

“Delinin başkanı” olmuş

Sohbetimizi Kadıköy’de bir kafeteryada gerçekleştiriyoruz. Dostları geliyor gidiyor, oturup sohbete katılıyor, Canik hakkında güzel sözler söyleyip gidiyorlar. En çok garsonlar seviyor onu. Bize güzel öyküler anlatıyor ama bu öykülerden bir tanesini biz de bilerek oturmuştuk o masaya. Çanakkale’de kurulan Deliler Derneği. 7 Haziran’da olağan kongresi var derneğin, Osman Canik, 2006 yılında başkanlık yapmış. Anlatmasını istiyoruz:

“Çanakkale’de safiyane bir pikniğe gitmiştik. O gün oldu dernek işi. Takdir edersiniz ki; tıbbi bir delilikten söz etmiyorum. 2006 yılında derneğe başkan olurken bazı vaatlerde bulundum. ‘Aklın zulmüne son vereceğiz’ dedim. Şu gördüğün dünyayı akıllılar yönetmiyor olsa bundan daha kötü olur mu? Akıl ne yapıyor bana söylesene? Edebi metinlerin dışında, Adorno’nun  derinliği (“Akıl için aklın fedası” adlı denemeye gönderme yapıyor) dışında bir fanteziydi. Acaba deliler yönetse dedik. Çıkar ve iktidar duygusunun olmadığı insan delidir herhalde. Akılla hesaplaşmam var, akılla kavgam var.  Belki insanlar bana ‘vasati zekâda olduğu için, zeki insanları kıskanıyor’ diyecekler, desinler. Zekâm yok, vasatım. Ama bu vasat zekâ beni çıkar ve iktidar duygularının dışında bırakacak kadar bir ahlak öğretti. Aklın faşizmi, aklın fetişizmi var. Buna isyan ettik orada.”

Osman Canik’in bir de derdi var. Milyonda bir görülen bir hastalığa yakalanmış; iki kalçasında kemik ölümü gerçekleşmiş, birine protez takmışlar birini ameliyat etmişler. Bastonla yürüyor. Hastalık değil Canik’e koyan. En sevdiği iki şeyi yapamamaktan şikâyetçi. Dereye girip alabalık tutamayacağına, bir de 2600-2700 metreye çıkıp dağlarda özgürce yürüyemeyeceğine yanıyor.

canik1NASIL ŞAİR OLUNUR?

Osman Canik, sohbetimizin başından sonuna kadar “Ben şair değilim, Küçük İskender, Murathan Mungan varken ben haddimi bilirim” dedi. Biz de sorduk:

* Neden şiir yazıyorsunuz o zaman?
Yakup’ta önemli edebiyatçılarla oturduk, rakı içiyorduk. Ben kimseyle edebiyatçı kimlikleriyle arkadaş olmadım ama oradalardı işte. Sene 89, Hürriyet’ten röportaja geldiler. Herkesi tanıyorlar, o yazar, bu şair, bana da sordular “Sen nesin” diye, dedim ki “Ben de vesair.” Neyse ertesi gün telefon çaldı. Giresun’dan annem arıyor: “Reziiil, sen ne biçim adamsın.” “Kadın ne oldu bir söyle”, rakı içerken yarım sayfa fotoğrafım çıkmış, üzerinde “Şair Osman Canik rakı içiyor” yazıyor. Mecburen şair olmak zorunda kaldım, “Yalanım, yalnızım, yanlışım” adında ilk kitabımı yazdım.
* Yok mu yazarken bir muradınız?
Bu kadar kepazeliğin içinde ses çıkarmak gerekiyor. Şiir olsun diye yazmadım. Ben şair değilim, haddimi bilirim. Ama insanın bir derdi olmalı, muradı olmalı. Ben bu düzeni değiştiremiyorum, bu üretim ilişkilerini değiştiremiyorum ama mahallemi değiştirebilirim, çevremdekileri değiştirebilirim.

Bir rembetiko rüyası

rembetiko1Bu bir “militan müzikolojistin”, Ed Emery’nin öyküsü. 61 yaşındaki bu harika insan, “düşman” diye bilinen birçok etnik kökenden 45 müzisyenin, birlikte şarkılar söyleyip eğlenmesini sağlamış. Öykünün içinde “bazen sevinç bazen keder”, sonunda da nefis iki konser var. Karşınızda Ed Emery ve SOAS Rebetiko Band.

Fotoğraflar: GÜVEN POLAT

Ofiste röportaj ve haberlerin hazırlığı için birtakım yazışmalar yaparken, e-posta kutusuna bir konser linki düştü. Gelen e-posta, 12 Ekim 2008 gecesi, Feriköy Sanat ve Kültür Sevenler Derneği’nde gerçekleşecek bir Rembetiko konserini haber veriyordu. Afişinde hiç tanımadığımız bir müzik topluluğunun adı yazıyordu: “SOAS Rebetiko Band.”

Grubun ismini internette biraz araştırınca, SOAS Rebetico Band’in katılmış olduğu Orient Express Festival’den söz eden bir makaleyi gördük. Le Monde’daki makalenin yazarı Ed Emery’ydi. Grubun İngiltere’de bulunan Türk ve Yunanlılar’dan oluşan rembetiko topluluğu olduğunu ve özel bir öykülerinin olduğunu okurken “Bu sadece bir konser değil, başlı başına bir haber” dedik. Grubun üyeleriyle temasa geçince Ed Emery ismi bir defa daha karşımıza çıktı. Ed, grubun kurucusu ve aynı zamanda menajerliğini de yapıyor. Kısa bir zaman dilimi içinde onunla görüşüp, haberi yetiştirmemiz gerekiyordu ve hızlı bir e-mail trafiğiyle Talimhane Tiyatrosu’nda bir buluşma ayarladık.

Talimhane Tiyatrosu’ndan içeri girdiğimizde, salonun genç çalışanları, genç tiyatrocular ve beyaz saçlı, “Nietzsche bıyıklı” bir adam gördük. Bu adam çevresindekilere konser organizasyonuyla ilgili bir şeyler anlatıyordu. Evet, Ed’miş.

Bir müzikal masal

Birkaç dakika içinde söyleşiye başladık ve SOAS Rebetiko Band’in hikâyesini dinlemeye koyulduk. Aslında bu topluluğun hikâyesi, Ed Emery’nin kişisel tarihinden köklenen bir müzikal masal. Her masalın içinde olduğu gibi bu masalda da dramatik taraflar var. Gelin isterseniz Ed Emery’nin, onu çok kültürlü bir rembetiko grubu kurmaya yönlendiren öyküsüne bir bakalım.

rembetiko2Ed 61 yaşında ve kendini “militan müzikolojist” olarak tanımlıyor. Ed Emery, SOAS’ta  (Londra’daki Doğu ve Afrika Çalışmaları Yüksek Okulu) akademik ve uygulamalı çalışmalarını sürdürüyor. Ed 20 yaşına kadar kendini bir İngiliz olarak tanımlamış. Ama bir gün aklına annesinin Yunan kökenli olduğu düşünce, Yunanistan’daki akrabalarını bulmak için 1968’de Atina’ya gitmiş. Ancak işin içinde tuhaf bir nokta daha var ki; Ed Emery’nin annesinin adı Eleni Bostancıoğlu. Bu soyaddan dolayı, ailesiyle ilgili sorulacak soru sayısı fazlalaşmış. Köken biraz daha araştırılınca ortaya tuhaf bir göç öyküsü çıkmış. Bu göçlerin tamamı politik nedenlerle yapılmış. Ed’in anne tarafı Bolşevik Devrimi’nden önce Rusya ve Gürcistan’da yaşıyormuş. Bolşevik iktidarı fabrikalarına el koyunca aile beş parasız kalarak önce Türkiye’ye, daha sonra da mübadeleyle beraber Yunanistan’a göçmüşler. Hatta Ed’in dayısı İstanbul’a seyahate geldiği sırada yaşama gözlerini yummuş. Bunun üzerine Ed, melez kimliklilik üzerine çalışmaya başlamış. Ed Emery “Tüm bunları öğrendikten sonra ne tam İngiliz, ne yarı Yunan, ne de biraz Türk olmanın mümkün olduğunu anladım” diyor.

Türkiye’ye ilk ziyaret

Tabii bu araştırmalar 1968 yılında Yunanistan’da sürüyor. Ed Emery, Yunanistan’da bulunan akrabaları ve arkadaşlarına Türkiye’ye gitmek istediğini söylüyor. Ed, o dönemde çevresinin ona verdiği tepkiyi bize aktarmak için ses tonunu toklaştırıyor, kaşlarını çatıyor ve “’İstanbul’a gidemezsin! Orası çok kötü bir yer’ dediler” diyor. Tabii ki yıl 68 ve 20’li yaşlarda biri söz konusu olunca, bu tavsiyeler Ed’de daha çok İstanbul’a gelme isteği uyandırıyor ve ilk Türkiye ziyareti gerçekleşiyor. Türkiye kültürü, Anadolu kültürü üzerine sürekli araştırma yapmaya başlıyor.

Burada Ed Emery bandı ileri sarıyor ve ikinci İstanbul ziyaretine, 1999 yılına geliyor. Bu defa amaç daha uzun araştırmalar yapmak. Bir gün Tünel’den Galata Kulesi’ne inerken bir sahafa giriyor. Sahafın raflarında büyük, turuncu bir kitaba rastlıyor. Bu kitap rembetiko müziğiyle ilgili çok detaylı bilgiler içeriyor. Anadolu kültürüyle, Yunan kültürünün birçok ortak noktasına işaret eden bu kitabın yazarının ismi İlyas Petropulos. Ed, isimden anlıyor ki; kendi gibi biri daha bu topraklarda araştırma yaparak bir yerlere ulaşmaya çalışmış. Ed bu kitabı sadece İngilizce’ye çevirmekle kalmıyor, buradan yola çıkarak farklı akademik çalışmalar yapıyor, konferanslar düzenliyor. Bu konferanslardan ilki 2000 yılında Yunanistan’daki Hydra adasında gerçekleşiyor. Konferansın içeriği rembetikoda kullanılan enstrümanlar, kültürel ilişkiler ve bu müziğin felsefesi üzerine. Bu konuya geri döneceğiz ama İlyas Petropulos’a ne olduğunu merak ediyoruz. Acaba Emery ve Petropulos hiç karşılaştılar mı? Evet karşılaştılar.

Ve Emery’nin ağzından İlyas Petropulos’un öyküsünü dinliyoruz: “O harika bir adamdı. Bir anarşistti, sivri politik düşünceleri olan biriydi. Faşist cuntacılar onu bu kitap yüzünden hapse attılar. Ve o davasında kendini savunurken ‘Kültürünüzün temellerinin ne olduğunu, neyi yapmaktan gerçekten hoşlandığınızı kendinize sorun. Şimdi bir imambayıldı yemeye ve üstüne bir Türk kahvesi içmeye ne dersiniz mesela? Ya da bana küfür ederken hangilerini tercih edeceksiniz’ diyor. Evet bizim küfürlerimiz bile birbiriyle aynı. Yani Petropulos önemli bir adam. Biz birçok şeyi Anadolu kültüründen öğrendik. Tabii ki milliyetçiler bu durumdan hiç hoşnut değil.”

Ed bu durumun bir benzerinin SOAS Rebetiko Band’de de gerçekleştiğini anlatıyor. İşin başından beri grupta bulunan iki Londralı Türk var; Cahit Baylav ve Çiğdem Aslan. Rembetiko çalmaya başladıklarında Cahit Baylav ve Çiğdem Aslan birçok şarkı için “Biz bunu biliyoruz” demişler. İmambayıldıya benzeyen bir durum var yani. Birçok Yunanca şarkının Türkçe versiyonlarının olduğunu fark etmişler. Bu durumun kökleri Lozan Antlaşması gereği gerçekleşen mübadeleye dayanıyor. Hıristiyan Yunanlılar Yunanistan’a, Müslüman Türkler Türkiye’ye göçerken yanlarında kulaklarında kalan melodileri de götürmüşler. Emery, “Bir gidin de Pire’nin, Atina’nın yoksul mahallelerini gezin” diyor ve ekliyor: “Duyacağınız şarkılara biraz kulak kabarttığınızda sadece sözlerini anlamayacaksınız.”

Tabii ki uzun yıllardır bu iki “düşman” ülkeyi izleyen ve bu iki topraktan beslenen bir “militan müzisyen”e yaptıkları müziğin iki ülkedeki yansımalarının nasıl olduğunu soruyoruz. Ed’den güçlü bir yanıt geliyor: “Hepimiz dünya vatandaşıyız. İkinci olarak şunu bilmemiz gerekir ki; müzik kimseye ait olamaz, müzik su gibidir ve birçok kültürün karışmasıyla, iç içe geçmesiyle kendine yeni yol ve şekiller bulur. Ve bunları içinde taşıyarak başka yere götürür. Ona kendi başınıza şekil veremezsiniz. Sınırlarınızı ve koyduğunuz engelleri müziğe dayatamazsınız. Milliyetçiliği de yine müzik kıracak, alaşağı edecektir.”

Ed, Beyoğlu’nda yürürken kulağına çok fazla Yunan şarkısı geldiğini ve Türkiye’deki gençlerin bu müziğe çok ilgi duyduğunu belirtiyor. Ancak Yunanistan’da durumun buradaki gibi olmadığını da ekliyor. Oradaki milliyetçilerin, savaşın kötü anılarını asla unutturmak istemediklerini, bu nedenle de Yunanistan’da işlerin daha zor olduğunu söylüyor. Küçük de bir örnek veriyor: “Oradaki insanlar sağcı da solcu da olsalar İstanbul’a Konstantinopolis diyorlar hâlâ.”

“Yunanistan’da zeybek oynamayana erkek demezler”

Biraz daha müzik konuşmak istiyoruz. Türkiye ve Yunanistan coğrafyasında ne tür ortak temaların bulunduğunu soruyoruz; hemen Zeybek dansından söz ediyor. Yunanistan’da birçok kişi Zeybek kelimesinin, Yunan tanrıları Zeus ve Bacchae’den geldiğini iddia ediyormuş. Yani akıl ve ruh tanrıları. Ve bu dansı bilmeyenler Yunanistan’da tam bir erkek olarak kabul edilmiyormuş. Ed bunun dışında Atina Olimpiyatları’nın açılış seremonisini hatırlatıyor. Çalınan eserlerin dokuz sekizlik ritimde, buzuki ve davul eşliğinde gerçekleştiğini söylüyor. Fakat şarkıların söz içeriği olarak birbirinden uzak olduğunu ancak bu konuda da yeterli çalışma olmadığını söylüyor. Bu konu hakkında Stelyo Berberis’in araştırma halinde olduğunu ekliyor. Biz de ekleyelim; Stelyo Berberis, Muammer Ketencioğlu’nun grubunda yer alan bir müzisyen.

Gelelim SOAS Rebetiko Band’e. Grubun aşağı yukarı 45 aktif üyesi var. Çalacakları repertuvara göre bu sayı değişiyor. Grupta Yunanistanlı Yunanlılar, Türkiyeli Türkler, İranlı Ermeni, ABD’li Yahudi, İngiltere’de yaşayan Polonyalı, İranlı Kürt, İrlandalı gibi farklı etnik ve dinî kökenden kişiler var. Grup önce İngiltere’deki barlarda çalmaya başlıyor. Geçen yıl önce İtalya’da sonra Orient Express Festival için İngiltere’de sahneye çıkıp gerçek bir grup haline gelmişler. İngiltere’de sahneye çıktıkları Archola Sahnesi yetkilileriyle Talimhane Tiyatrosu arasında kurulan iletişim, onları İstanbul’a getirmiş. Grubun 12 kişilik bölümüyle fotoğraf çekimi için Galata Kulesi’nde buluştuğumuzda Kıbrıslı üye Nikos Nicolas’la tanışma şansımız oldu. İstanbul’a gelmesinin üzerinden 24 saat bile geçmemişti ama bu kente yerleşmek istediğini, Londra’nın sıkıcı hayatından sonra İstanbul’un onu fena açtığını söylüyordu.

Fotoğraf çekimi için enstrümanlarını çıkarmalarını istiyoruz. Fotoğrafçı arkadaşımız Güven “çalar gibi yapmalarını” istiyor. SOAS Rebetiko Band üyeleri bu isteği gerçekten çalıp söyleyerek karşılıyorlar. Biz de kendimizi nefis şarkılar dinlerken buluyoruz. Şarkı sona erdiğinde inanılmaz bir alkış geliyor. Dönüp arkamıza baktığımızda yaklaşık 250 kişiyi onları dinlerken, enstrüman kutularına bahşiş bırakırken görüyoruz. Kahkahalar eşliğinde şarkılar söyleniyor, fotoğraflar çekiliyor ve dağılıyoruz. Sırada cumartesi ve pazar akşamki konserleri var.

İki nefis konser

Ve 11 Ekim 2008 cumartesi gecesi… Talimhane’deki yol inşaatını takip ettikten sonra, Talimhane Tiyatrosu’nun önündeki kalabalığı görüyoruz. Hem konuklar hem de müzisyenler fuayede bekliyor. Hep birlikte salona giriyoruz. Küçük tiyatronun küçük gösteri salonu herkese yetmeyecek gibi görünüyor. Konuklar yerlere de oturuyor. Kiminin çok iyi müzisyen olduğu anlaşılıyor ama kimi de sadece muhabbetin güzelliği için sahnede. Konser başlıyor, dakikalar ilerliyor ve bütün salon ayakta oynamaya başlamış bile.
Pazar gecesi ikinci konserdeyiz. Feriköy Kültür ve Sanat Sevenler Derneği’nin konser salonu daha küçük. Seyirci grubunda Rumlar ağırlıkta. Biraz daha ağır bir tonda başlıyor ama içkilerin kana karışmasıyla burada da herkes ayağa kalkıyor. Saat 23.00’e doğru konser bitiyor ama gece yeni başlıyor. Asmalımescit’te izleyicilerle topluluk bir barda toplanıp, yeniden çalıp söylemeye başlıyor. İstanbul, güzel bir müzik masalına ev sahibi olmanın hakkını veriyor.

Y.Aktüel