Archive

Archive for the ‘Futbol’ Category

“Spor kulüplerinin işlevi siyasete aracı olmak ve işadamlarının açıklarını kapatmaktır!”

metin1Bir zamanlar manşetlerden inmeyen, sporcu hakları adına büyük bir mücadeleye girişen Metin Kurt’un etkileyici yaşam öyküsü Vecdi Çıracıoğlu tarafından kitaplaştırıldı! Biz de “futbolun gladyatörü”yle yaşamı ve memleket sporu üzerine sohbet ettik. Efsane futbolcu; dopingi, şikeyi ve sporun karanlık yollarını anlattı… Anlayana; külhani ama “vicdanlı” bir tonda “hayatın şikeleriyle” ilgili derin sırlar fısıldadı!

Fotoğraflar: MUZAFFER SAĞLAM

68 kuşağı başka türlüymüş. Muhalefeti de başka türlü, müzik festivali de, sinema filmleri de. Gazetecisi de başka türlü, sanatçısı da başka türlü. Futbolcusu mu? Ondan da var. Türkiye futbolunun görünüşte en masum çağı, 60’ların sonu, 70’lerin başı… Endüstriyel futbol dediğimiz gösterinin esamisi okunmuyor henüz. Herkes bir “forma aşkı” lafının peşinde. Bir kişi hariç: Metin Kurt. Galatasaray’ın unutulmaz sağ açığı, bazen de sol açığı. Fakat kuşkusuz ki Türkiye’de futbolun en “sola doğru” olan açığı. Futbolcuların kölelik düzeni içinde, rızası olmadan alınıp satılan mal durumunda olmasına isyan ediyor! Galatasaray’ın ve Milli Takım’ın gözbebeğiyken hak ve adalet mücadelesinin orta yerinde buluyor kendini. Dışlanıyor, sürgün ediliyor. Fakat Metin Kurt, ona inanan hayranlarının desteğiyle ismini ülke futbolunun en dik başlı köşesine yazdırıyor. Sadece bu mu? Şikeyi anlatıyor, dopingi anlatıyor. Tribünlerdeki faşizmi, yönetimlerdeki siyaseti anlatıyor. Yazar Vecdi Çıracıoğlu, Metin Kurt’un sıradışı hayat öyküsünü, ünlü futbolcunun ağzından kitaplaştırdı. Kitabın ismi “Gladyatör”. Hayatını futbolun efendilerine kılıç çekmiş bir spor kölesi olarak geçirmiş Metin Kurt’a da bu isim yakışırdı. Biz de kitap çıkar çıkmaz Vecdi Çıracıoğlu ve Metin Kurt’la buluştuk. O günleri, bugünleri, futbolun Türkiye’deki hallerini konuştuk. Metin Kurt’tan futbolun alternatif tarihi sizlerle!

*Futbolda sendikal hareketi başlattınız. Günümüz futbolunda böyle bir mücadele bilincinden söz etmek çok zor. Sizin içinde bulunduğunuz yapılanmanın yerinde bugün ne var? O işi cemaatler mi görüyor?
Aslında 80 öncesi dönemde spor alanında dinci sporcuların esamisi bile okunmuyordu. Ancak özel salonlarda kendilerini var edebiliyorlardı. İkinci MC hükümeti 1979 yılında Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü’ne Refaattin Şahin’i getirdi. Refaattin Şahin o dönemde etkin olan devrimci, demokrat sporcuları hemen tasfiye etmeye, faşist sporcuları yerleştirmeye başladı. Bu bilinçli bir politikaydı.

*Devrimci sporcuların sayısı çok muydu?
Üç büyük kulübün takım kaptanı, Amatör Sporcular Derneği’nin yöneticileriydi. Mesela Galatasaray kalecisi Eser Özaltındere***, İstanbul şubesinin başkanıydı. Necdet merkez yürütme kurulumuzdaydı. Ankara’da milli atlet ve boksörler vardı. Bunlar bir anda silindi. Bugün tarikatların etkili olmasındaki asıl neden, solun spor alanından çekilmesi ya da çekilmek zorunda kalması. 12 Eylül faşist darbesi, spora da “rap rap” seslerini indirdi. Kendilerine uygun sporcular buldular ve yetiştirdiler.

*Bu durumun sonuçları ne oldu?
Türkiye’de spor geri kaldıysa tarikatların bunda çok önemli payı var. Son dönemlerde sporda örgütlenme olmadığından söz ediliyor. Sporu yönetenler bunu istemiyor, onların istediği zaten tarikatların etkin olması. Şimdi yeniden devreye giriyoruz. 81 yılında yayımladığımız Sportmence dergisini yeniden çıkardık. 2010 yılına sporcular “Spor Emekçileri Sendikası”yla birlikte girecekle

* “Futbola ne oldu da böyle oldu” diye beylik bir soru yönlendirsek, size ayıp mı etmiş oluruz?
Bugün medya sporun sadece tavanını anlatıyor. Kimse tabanla ilgileniyor mu? Gazetelere bakıyorsun, sadece futbol, orada da üç takım. Tabandaki sporcuların hepsi kan ağlıyor. Amatör kulüpte oynayan sporcu da bugün haftada üç-dört antrenman yapmak durumunda. Onlar da aynı işi yapıyor. Önemli olan konu şu: Bugün aslında spor tamamen kitleleri avutmak, uyutmak için kullanılıyor. Spora büyük yatırımlar yapılmıştır ama hepsi yukarıya. Tesisler çimlendirildi, futbol daha popüler hale geldi ama sadece gündem değiştirmek için kullanıldı. Artık spor oyun, sporcu da oyuncu değildir. Finans kapitali sporcuyu şovmen haline getirmiştir. Artık sporcunun sadece saha içi yaşantısı değil, saha dışı yaşantısı da pazarlanıyor.

*Spor kulüplerinin işlevleri nedir peki?
Siyasete aracı olmak ve iş adamlarının açıklarını kapatmak!

*İdeal olanını soruyoruz tabii ki!
Tabanı oyun olmayan, sağlık ve eğitim politikalarından soyutlanmış bir organizasyon, kitleye sağlık ve eğitim getirmez ki. Zaten bu yapıdaki spor, sağlık getirmez. Sağlıklı insanları yarıştırırsınız ancak. Profesyonelliğin de hazırlanış koşulları var. Türkiye’de sporcular kendi yetenekleriyle var oluyor. Kulüpler bir katkı yapmıyor ama iş profesyonel sözleşme yapmaya gelince “yetiştirme bedeli” istiyorlar. Ne veriyorsunuz ki ne istiyorsunuz? Bu yüzden insanlar amatör kulüplerde sporu bırakıyor. Bunlar düzeltilmeli. Spor gelişti deniyor değil mi Türkiye’de? Bu bir sektör değil mi şimdi? Bir sektörün gelişip gelişmediğini nereden anlarız? İthalat ihracat dengesinden. Türkiye’de spor “Birleşmiş Milletler”e döndü. Ama dışarıda sporcunuz yok. Biz gelişmişsek neden ihracat yapamıyoruz?

*Bütün bunların sorumluluğunu kimin alması gerekiyor?
Sporu kim kullanıyorsa bu işin faturasını o ödeyecek. Bunu ödetmek için de devletin spor yasası çıkarması lazım. Düşünebiliyor musunuz, devletin sporla ilgili yasası yok. Milyonlarca dolarlık paralar dönüyor, bunun yasası yok.

*Futbola başlarken böyle bir yapının içine girdiğinizin farkında mıydınız?
Benim abim de ünlü bir futbolcuydu. Sporcu olmaya başladığım ve yukarı tırmanmaya başladığım dönemlerde abim düşüşe geçmişti. Ben onun sonunu gördüm. Bir yere kadar kullanılıp posası çıkarılmış bir limon gibi köşeye atıldığını gördüm. Ben para kazanmak ve ailemi geçindirmek için bu işe girdim. Yoksa bir aşkla başlamadım.

*Kitapta “Futbol topundan başka hiçbir sevgiliniz olmayacak” diyorsunuz ama…
Ama o mecbur. Başka türlü başarılı olamazsınız. Geçim kaynağınız bu olduğuna göre ona göre davranmaya mecbursunuz. Bu noktadan yola çıktığında nasıl kullanıldığını da biliyorsun. Önce sezgi yoluyla fark ediyorsun, sonra başına geliyor. Haksızlıkları görüyorsun ama bunun kökeniyle ilgili bilince varamıyorsun. Bunun için isyan başlattım. Mücadele ettikçe, okudukça, öğrendikçe burada sınıfsal kökenli bir mesele olduğunu görüyorsun.

*Doping konusunda da açıklamalarınız oldu. Nedir bu doping kullanma hikâyesi?
Bizim dönemimizde bugüne göre çok fazla kullanılıyordu. Kontrol yoktu tabii. Galatasaray’ın üç yıl üst üste şampiyon olmasında dopingin büyük etkisi vardır. Yani yapmaman imkânsız. Ben kendime iyi baktığım için genelde kullanmazdım. “Sen mi düşünüyorsun kendini bir tek, takım ruhu için” derler, verirlerdi ilacı. Rakip de kullanıyordu zaten. Bizim dönemimizde doping kullanmayan futbolcu istisnadır.

*O dönemde futbolcuların spor hayatı yaş 30’a gelince bitiyordu. Dopingin etkisi mi bu?
Tabii canım. Amatör kümede bile öyle. Hastalanan, sakatlanan, hepsi doping yüzünden. Benim futbolcu olmam da doping sayesindedir. Ankara’da Altay’la Beşiktaş’a karşı Cumhurbaşkanlığı Kupası maçı oynamıştık. Bilerek almadım ama. İlk 11’e alınmayı beklemiyordum. Soyunma odasında çok heyecanlıydım. “Heyecan hapı” diye verdiler. “Tamam abi, ver!” dedim. O ilacı almasaydım belki hiç başarılı olamazdım. Belki şu anda aynı masada oturmuyorduk.

*Şike meselesine gelelim. Şike nasıl yapılır?
Bakın üç türlü şike vardır. 1) Hatır şikesi 2) Parayla şike 3) Gönlün el vermez! O masum olanı! Bir maçta ben gol attığım için üzülmüştüm mesela. Beşiktaş maçıydı, Beşiktaş küme düşüyordu. Biz o maçta Beşiktaş’ı yenmek istemiyorduk. Bize kimse bir şey söylememişti ama gönlümüz Beşiktaş’ın düşmesine el vermiyordu. 80’inci dakika falandı. Beşiktaş 1-0 galipti. O sırada top bana geldi, vurdum gol oldu. Maç 1-1’e geldi. Sevinemedim gole!

*Net bir soru: Galatasaraylı mısınız?
Hayır! Türk sporunda muhalif biriyim. Hiçbir takımı da tutmuyorum. Sporcudan yanayım. Hatta bu kimliklerin açıklanmasını doğru ve samimi bulmuyorum. Bu işin içine girmiş kişi için renk aşkı söz konusu değildir. Çocukken mahallenin bakkalı bize siyah-beyaz forma aldı, Beşiktaşlı olduk. Daha sonra abim Galatasaray’da oynamaya başladı, Galatasaraylı olduk. Sonra abim Fenerbahçe’ye geçti, Fenerbahçeli olduk. Ben Galatasaray’a geçtim, Galatasaraylı olduk.

*Diyarbakırspor’un gittiği her ilde “Kahrolsun PKK” diye karşılanmasına ne diyorsunuz?
12 Eylül cuntası sporu şovenist kitlenin eline verdi, Kürt kökenli insanların yoğun yaşadığı bölgelerde sporu devreye sokarak, yöredeki gençleri uysallaştırma politikası güttü. Bu politikanın gereği olarak o bölgedeki bazı takımlar lige çıkarıldı. Bu takımlardan biri de Diyarbakırspor. Bu öykü diğer bölge insanları tarafından da bilinmektedir. Bu nedenle Diyarbakır’ın haksız bir şekilde lige çıkarılmasından doğan tepki var. Bu tepkiyi sporu siyasi amaçla kullanmak isteyen güçler, başka yöne kanalize edip Diyarbakırspor’u “tu kaka” haline getirmiştir. Burada Diyarbakır’ın da Diyarbakırspor’un da bir suçu yok. Kulüp kullanılıyor!

metin3BİR GLADYATÖRÜN ANILARI

*Kondüsyon antrenmanını Beşiktaş yokuşunda otobüslerle yarışarak yapmışsınız. Kondüsyon salonları olmadığı için bir eksiklik hissettiniz mi?
O döneme göre eksik hissetmiyorsunuz. Ben Milli Takım’da oynayana kadar hoca falan görmedim. Göstermelik bir hoca vardı ama biz kafamıza göre çıkıp oynuyorduk. Taktikti bilmem neydi yoktu. İlk defa krokiyi, taktiği Abdullah Gegiç’le gördük. Sonra Galatasaray’da Brian Birch’le tanıştık. Galatasaray’daki ilk maçın ardından Birch beni yanına çekti, “Bana da çalım atsaydın keşke. Böyle oynarsan hep yanımda oturursun” dedi. Milli futbolcu olarak Galatasaray’a gelmişim, Birch bana bunları söyledi. Asıl eksik buydu.

*Futbolcu kaçırma işleri nasıl oluyor? Hiç mi size soran olmuyordu kaçırılırken?
Mesela Galatasaray’a –sözümona- kaçırıldım. Beni Kınalıada’ya götürdüler. Gözetim altında tutuyorlar, bir başka kulüple görüştürmüyorlar… Yoksa senin rızan olmadan olmaz.

*Altay’a kaçırılmanızın detaylarını anlatır mısınız?
O zaman benim söz hakkım yoktu. Benim hakkımdaki kararları ağabeyim veriyordu. Hatta lise bitirme sınavlarım vardı. Bir dersin sınavına giremedim. “Biz İzmir’de sana okul ayarlar, Eylül’de çözeriz” dediler. Ben lise diplomamı 78 yılında alabildim. Dışarıdan bitirme imtihanlarına girdim.

*Adidas kramponlar piyasaya çıkmasına rağmen siz Rum Dinyakos Usta’nın yaptığı ayakkabıları giyermişsiniz? Neden böyle yaptınız?

Adidas marka futbol ayakkabılarına bir türlü alışamadım. 71 yılında Köln’de Almanya, Müller’li Beckhenbauer’li kadroyla maç yapacağız. Adidas herkese birer ayakkabı hediye etti ve “Maçta mutlaka bunları giyeceksiniz” dediler. Şimdi benim ayakkabının modeli Müller. Karşımda Müller oynuyor. Diğerinin ayağındaki Beckhenbauer, karşımızda o da var. Kardeşim; mecburen giydik ayakkabıları. Bütün ayaklarımız yara oldu. Yeni ayakkabıyla maça çıkılmayacağını bilmiyoruz ki. En az dört-beş kere giydikten sonra maça çıkılırmış, ne bilelim? Dedim bundan sonra Adidas giymem. Dinyakos sağlam bir ayakkabıydı, çamurlu sahalara uygundu. Adidas hafif bir ayakkabı olduğu için çamurda, balçıkta ayağımızdan çıkardı. Sahanın durumuna göre kramponlara bir “kabara” (ayakkabı çivisi) daha çakarsın, boyunu yükseltirsin. Adidas kenarları, içi süngerli, bilekleri koruyan bir sistem yapmıştı ama çoğu futbolcu sahanın etkisiyle Dinyakos ustanın ayakkabılarını kullandı. Atlet ayakkabısından, altını da postaldan yapardı. Biz tekmelik de kullanmadık. Araba lastiğinden tekmelik yapılırdı. Dinyakos ayakkabıları şöyle yapıyor: Atlet ayakkabılarından çivileri çıkarıyor, iki kemer öne çakıyor bir de arkaya takıyor. Onlara kramponları takıyor. Çamurda üç kabara, normalde iki kabara!

*Sahanın sadece çimenlik kısmında oynarmışsınız…
Orta taraf tarla gibiydi. Sezon başı çim olurdu, üç-dört maç sonra tarlaya dönerdi sahalar. Ama kenarlar biraz çim kalırdı. Ben süratli ve teknik bir futbolcu olduğum için çim alan benim için avantajlıydı. Oyun tarzım da öyleydi. Bizim rakipler hep savunma yapardı. Taktik olarak sahayı geniş kullanmak gerekiyordu. Bana verilen görev de rakip savunmayı açmak. Sıradan sporsevere bunu anlatmak zor. Duruyor duruyor, “Neden ortaya gitmiyorsun” diyor arkadaş. Ben de döndüm “Ben halkçı değil miyim, halka en yakın yerde oynuyorum” dedim.

METİN KURT KANUNLARI

1) Çocuklar yarıştırılmayacak, eğitilecek. Oyun özgürlük, spor tutsaklıktır. Çocuğu 12 yaşında yarıştırmaya başlıyorsan, çocuğu başka bir şey için kullanıyorsun demektir. Bu katliamdır. Çocuğun kendine güvenini de kaybettirirsin.
2) Sporcu korunacak. Sporcuların hepsi yalnız, etrafları “Brütüsler”le dolu. Sporcular örgütlenerek korunabilir.
3) Spor yasayla güvence altına alınacak, spor yasası çıkarılacak.

Vecdi Çıracıoğlu

Gladyatör kitabının yazarı Vecdi Çıracıoğlu, “mektepli topçular” listesindekilerden. İTÜ Metalurji mezunu olan yazar, uzun yıllar lisanslı futbolcu olarak top koşturdu. Rumelihisarı’nda balıkçılık da yaptı, demir çelik dökümhanelerinde mühendislik de yaptı. “Kara Büyülü Uyku” romanıyla 1999 yılında Can Yayınları’ndan “İlk Roman Ödülü” kazandı. “Cimri Kirpi” ve “Serseri Standartları Sempozyumu” adlı romanları 2002 yılında yayımlandı. Yazarın iki de öykü kitabı bulunuyor: “Nehirler Denize Kavuştuğunda” (2002), “Sarıkasnak, Denize Dair Hikâyat” (2004). “Rafetçe” isimli biyografik derlemesi de Çıracıoğlu’nun ses getiren eserleri arasında.

Advertisements

“Hoş geldin yoldaş Livorno”

livorno1İtalya’da liman işçilerinin takımı olarak bilinen, komünizme bağlılığıyla tanınan Cristiano Lucarelli’nin kaptanı olduğu Livorno’nun yolu Adana’ya düştü. Türkiye’deki demiryolu işçilerinin takımı olan Adana Demirspor, bu Serie A takımına ev sahipliği yaptı. “Belki şehre bir film geldi, bir futbol panayırı oldu yazılarda.” Yeni Aktüel oradaydı.

Fotoğraflar: GÜVEN POLAT

Adana Havalimanı’ndayız, hava kararmadan az evvel… Tek tük taraftarlar, ulusal basından bir tek Yeni Aktüel var, yerel basındaki arkadaşlar da gelmiş. Yanlarına gidip tanışıyor, sohbet etmeye başlıyoruz. Bütün gezimiz boyunca duyacağımız “Adana Demirspor, Süper Lig’i hak ediyor” cümlesini ilk defa burada işitiyoruz. Kentte kimse Adana Demirspor’u (ADS) 2. Lig B Kategorisi’ne yakıştırmıyor. Genç bir taraftar geliyor ve birkaç saat sonra yaşanacakların ne anlama geldiğini daha işin başında anlatıyor: “Eskiden istasyonda Mersin’i bekliyorduk, şimdi havaalanında Livorno’yu bekliyoruz, işe bak.”

ADS, mazisi çok güçlü, Adana’da büyük kitleler tarafından desteklenen, demiryolu işçileri olarak tanındıkları için Türkiye’nin birçok kentinde sempatizanları bulunan bir kulüp. Son yıllarda özellikle ADS’nin etkili tribün grubu Şimşekler, dünyada filizlenen “Endüstriyel Futbola Tavır” hattına kulübü hızlı bir şekilde entegre etmişti. Livorno’yu beklerken Şimşekler Grubu’nun basın sözcüsü İbrahim Kandemir’le karşılaşıyoruz ve ondan Livorno maçı sürecini anlatmasını istiyoruz. Kısaca özetlemek gerekirse, yaklaşık iki yıldır taraftarlar arasında internet üzerinden yakınlaşma sağlanmış. “Forza Livorno” adlı internet grubu da bu yakınlaşmada önemli bir işleve sahip. İki tarafın da hayatı algılama biçimi benzerlikler gösterdiği için yazışırken dostluk maçı fikri ortaya çıkıyor, sezon açılışına yetişmese de 4 Eylül 2009 için kulüpler sözleşiyor. İbrahim Bey’e Adana Demirspor’un taraftarlar açısından solun adresi hâline gelip gelmediğini soruyoruz ve ilginç bir yanıt alıyoruz: “Adana Demirspor, endüstriyel futbola karşıdır ve taraftarlar da buna karşıdır. Bu durumun getirisi neyse bu yaşanacaktır. Çok keskin çizgiler çizmeye gerek yok. Bu ailenin içinde sosyalist olmayan insanlar da var. Bunu kabul etmeliyiz, onları görmezden gelemeyiz.”

Yer: Adana, adres: Düşler sokağı

Saatler 20:30’u gösterdiğinde havalimanına Livorno’nun uçağı iniyor. Yaklaşık 2 bin kişi, uçak sesiyle hazır kıta hâline geliveriyor. Cam kapıların ardından Livorno takımı göründüğü an, Livorno’nun resmi marşı olarak kabul edilen “Bella Ciao”, ADS taraftarları tarafından söylenmeye başlıyor. İtalyan futbolcular, fotoğraf makineleriyle ses ve görüntü kaydederken, İtalyanca yazılmış “Hoşgeldin Yoldaş Livorno” pankartını fark ediyorlar. Polis koridoru gevşiyor, ADS taraftarları başta Cristiano Lucarelli olmak üzere futbolcularla ardı ardına fotoğraflar çektiriyor. Adana’da bir futbol masalı yaşanmaya başlıyor.

livorno2Havaalanından, ADS Başkanı Bekir Çınar’ın düzenlediği yemeğe geçiliyor. İki kulübün yöneticileri ve futbolcularıyla biraradayız. Cristiano Lucarelli, hayatında bir ilke imza atıyor ve sıcak pideyi acılı ezmeye bandırıyor. Bu sırada ADS’li futbolcuların yanına geçiyoruz. Takım adına Kaptan Cem Hallaçeli’yle ilginç bir sohbet içinde buluyoruz kendimizi.

*Uzun zamandır beklenen bir maçtı. İnsan ne soracağını da şaşırıyor. Ne diyorsunuz olan bitene?
Biz de ne söyleyeceğimizi şaşırdık. Uzun zamandır Adana’ya bir Avrupa takımı gelmiyor. Başkanlarımız da böyle bir şey düşünmüşler, Livorno’yu davet etmişler. Onlar da kırmamış, gelmiş. Güzel yani, bakın onları yemeğe davet ettik. Yarın da bir maçımız var. Dostluk, kardeşlik çerçevesinde onları ağırlarız, maçımızı yapar ve yolcu ederiz.
*Alt liglerde top oynamak birçok futbolcu için “demotive” olma sebebi oluyor. Fakat siz Adana Demirspor’da büyük camia olmanın tadını alıyorsunuz. Adana Demirspor’da futbolcu olmak nasıl bir duygu?
Ben buranın altyapısından yetiştim. Bu kulüpte olmak çok güzel bir duygu. Bizim yerimiz Süper Lig ve Avrupa. Türkiye’nin birçok yerinde Demirspor’a sempati duyan insan var. Burası büyük bir camia. Bunu her yerde söylüyorum. Şimdi Livorno’yla maç yapıyoruz bakar mısınız?

***
Gerçekten de önemli şeyler söylüyor Cem Hallaçeli. Uzun dönemler Fenerbahçe’de forma giymiş olan ve şimdi ADS’nin teknik direktörlüğünü üstlenen Abdülkerim Durmuş, bu maçın sporcular açısından da farklı anlamları olduğunu anlatıyor. Genç oyuncular açısından bakıldığında ileride Süper Lig’de ve Milli Takımlarda uluslararası maçlara çıkma olasılığı yüksek oyuncular var ama belki de hayatında ilk ve son defa bir yabancı takımla maç yapacak olan oyuncuları da hatırlatıyor Abdülkerim Hoca. İşin böyle de bir insani boyutu var. Dile kolay: Bir Avrupa takımı 30 yıldır ilk defa Adana’ya uğruyor. Hem de bir sivil inisiyatifin neticesinde.

Maç günü gelip çatıyor. Livorno sabah saatlerinde, Aytaç Durak Tesisleri’nde bir ter antrenmanına çıkıyor. Ardından da Livorno yöneticileri, teknik heyeti ve Cristiano Lucarelli’yle ortak basın toplantısı yapılıyor. “Türk futbolunu tanıyor musunuz, Adana’yı nasıl buldunuz” gibi sorularla geçen basın toplantısının ardından aşırı sıcak nedeniyle takımlar dinlenmeye çekiliyor ama bu defa da taraftarlar sokakları hareketlendirmeye başlıyor. Kent merkezinden, Adana 5 Ocak Stadı’na doğru yol alınıyor. Ellerde Che bayrakları, dillerde devrimci sloganlar, Adana cadde ve sokakları adeta bir eylem merkezi gibi… Taraftarlar arasında sürekli bir bilgi akışı var. Bilenler bilmeyenlere Livorno’yu ve Cristiano Lucarelli aforizmalarını anlatıyor. En revaçta olan öyküyse zamanında Lucarelli’nin yaptığı “Benim milli takımım Livorno’dur” açıklaması.

livorno3Maç saati geliyor. Şimşekler grubu tribünlerde yeri göğü inletiyor. Che bayrakları, Deniz Gezmiş resimleri, orak çekiç figürleri. En güzeliyse, ortasında lokomotif bulunan “Raydan Çıktık” pankartı. Faşizmin, cemaatçiliğin ve parasal gücün bu derece hâkim olduğu futbol atmosferinde, raydan çıkmış bir takım ADS. Livorno’ysa onu kutsamaya, onun elinden tutmaya ve onunla dayanışmaya gelmiş. Futbolun Spartaküs’ü, sahaların Don Kişot’u Cristiano Lucarelli’yi tribünler çağırıyor. Lucarelli onları alkışlayarak selamlıyor önce. Birden sahaya Rafet adında bir çocuk atlıyor. Herkes bu ufaklığı çok iyi tanıyor, artık takımın maskotu olmuş. Rafet tutuyor Lucarelli’nin kolundan, götürüyor tribünlere. Cristiano, sol yumruğu havada tekrar selamlıyor Şimşekler’i.

Maç başlıyor, meşaleler yanıyor, itfaiye sıcaklayan tribünleri suluyor. Adana’da bir yaz gecesi, bir futbol düşü gerçek oluyor. Serie A’nın asi çocuğuyla, Adanalı işçi takımı buluşuyor. Sonuç 0-0 berabere ama kimsenin maçı izlediği falan yok. Adana’da dünya değişiyor. Başka bir futbolun mümkün olacağı anlaşılıyor.

LUCARELLİ: “BU KARŞILAMA BİZİM İÇİN BÜYÜK ONUR”

Maçtan bir gün önce akşam yemeğinde biraraya geldiğimiz Cristiano Lucarelli’yle hem Adana seyahati hem de futbolculuğu üzerine konuştuk.

*Adana Demirspor’dan ne zaman haberiniz oldu?
Maçtan 10 gün önce. Maçın kesinleştiği bilgisiyle beraber Adana Demirspor’dan haberimiz oldu.
*Havaalanı karşılamasında sizin marşınız olarak kabul edilen “Bella Ciao”yu duyunca neler hissettiniz?
Çok memnun oldum. Çok hoş bir karşılamaydı ve büyük bir sürpriz oldu. Bunu beklemiyorduk. Bu karşılama bizim için büyük bir onur.
*Livorno’nun İtalya’daki rolünü biliyoruz. Bunun Türkiye’deki karşılığı Adana Demirspor. Sol kültür açısından Livorno’nun liderlik yaptığını düşünüyor musunuz?
Liderlik demek yerine şunu söyleyebilirim, umuyorum ki bu iki takım arasında çok büyük bir dostluk kurulacak. Bunun sağlanması için buradayız ve birlikte özel bir şey yapıyoruz.
*Dergimizde portrenizi yayımladığımızda sizin için “Futbolun Spartaküs’ü” yazdık. Siz kendinizi böyle görüyor musunuz?
Bu sözleriniz için size gerçekten çok teşekkür ederim.
*Biraz da futbol konuşalım. Kariyerinizde 110 gol var ve yeniden Livorno’ya döndünüz. Kaç gol hedefliyorsunuz?
Bu sezon 15 gol atmayı hedefliyorum.
*Çok mütevazı bir futbolcusunuz ve liginizde Mourinho gibi kibirli bir teknik adam var. Mourinho’yu nasıl buluyorsunuz?
Onun çok önemli ve sempatik bir teknik adam olduğunu düşünüyorum. O her zaman doğru bildiğini söyleyen biri.
*Livorno kariyeriniz için son durak mı?
Evet, son durak.

EXCLUSIVE: Cristiano Lucarelli Laments Alessandro Diamanti Loss For Livorno

lucaGoal.com caught up with the veteran striker, who has a penchant for finding the back of the net…

Livorno have returned to Serie A and in the summer brought back one of the club’s all-time greats in Cristiano Lucarelli. The former Shakhtar Donetsk forward is looking to help the Amaranto secure their Serie A status and was kind enough to speak with Goal.com about Livorno and the Serie A in general.

You told Livorno thet they had to sign new players for the upcoming season during the summer months. Now transfer season has finished. Have you changed your mind at all?
We will be a very successful team with our squad. I really believe that.
What do you feel about Alessandro Diamanti’s departure to West Ham?
It’s a bitter blow for Livorno and I am very disheartened. He was a very important player for us.
You have scored 110 goals in your Serie A career. Do you have any specific target for this campaign?
My goal is to score at least 15 goals this season.
Who will be the winner of Serie A this season?
I guess that Inter or Juventus will be the champions of 2009-10.
You’re a modest player and Jose Mourinho, who is known as a very proud person, is in the same league as you now. What is your opinion on him?
I think he’s very important and sympathetic manager. He always tell the truth.
Is Livorno the last stop of your career?
Certainly, it is.

Goal.com

BU NE BÜYÜK AŞK, ŞANLI “BEŞİKTAŞK”

bekir1Kapalı tribün, Beşiktaş’ın kalbi. Kapalı’yı Kapalı yapan, futbola paranın, rantın kirinin bulaşmadığı zamanın tribün lideri Amigo Bekir. Şimdilerde amansız bir hastalıkla mücadele ediyor ama onu Beşiktaş sevdası yaşatmaya devam ediyor.

Fotoğraflar: ERGUN CANDEMİR

Şimdiki gibi milyon avrolar konuşulmazdı o zaman. Endüstriyel futbolun soğuk dişleri, semtin gururlu, racon kesen ağır abilerini henüz ısırmıyordu. 70’lerden, 80’lerden bir tribün hikâyesi dinledik sizler için. Ayaktopunun masumiyet çağı henüz sürerken, tribünler rant alanı hâline gelmemişken, Anadolu’dan yola çıkıp, İnönü’nün Kapalı Tribünü’nde geçen bir ömürden söz ediyoruz; “Beşiktaş Kapalısı”nın Bekir Abisi’nin, Bekir Dönmez’in öyküsünden…

Amigo Bekir, 1988 yılında Beşiktaş tribünlerinden çekilmiş, arkadaşlarıyla beraber yerini Kapalı’nın yeni jenerasyonuna bırakmıştı. Şimdilerdeyse akciğer kanseriyle boğuşuyor. “Nasılsın abi, ne durumdasın” diye soruyoruz,
“Hastayım, kanser, Beşiktaşlının kaderidir” diyor. Biz iyi gördük kendisini, geçen onlarca yıla rağmen ağzından çıkan her kelimede, her jestinde Beşiktaş’a olan sevdasını gösteriyor. İnönü Stadı’nın önündeki büfede bize siyahlı, beyazlı yaşam öyküsünü anlattı Amigo Bekir.

Bekir Dönmez, Ankara doğumlu. Anadan doğma Beşiktaşlı, 10 yaşından beri de tribünlerde. Sokaklarda bulduğu gazetelerin spor sayfalarında Beşiktaş’ın kalın çizgili formalı fotoğraflarını toplarmış. Maça gitmek için Ankara 19 Mayıs Stadı’nın yan sahasından top kaçırıp, top karşılığı stada girerek başlamış tribün işlerine. O dönemlerde barkodlu biletler, elektronik okuyuculu turnikeler yok. Bir biletle iki kişi stada giriyor. Bekir de stada giren büyüklerden rica eder, kendini içeri aldırırmış. Sonra ailece Bursa’ya göçüyorlar. Bir gün babası Bekir’in eline bir çuval tutuşturup, talaş almaya yolluyor. Bekir, Beşiktaş’ın Ankara’daki maçına kaçıyor ve şöyle anlatıyor bu anıyı: “Elimde çuvalla maça gittim, çuvalla eve döndüm. İnanır mısın?”

Tribünün unutulmazı: Karagümrüklüler Grubu

Fakat olmamış bir türlü. Beşiktaş’tan uzak yaşamak ona çok zor gelmiş ve İstanbul’a yerleşmeye karar vermiş. “Çocukken devamlı Beşiktaş’la yaşıyordum. Baktım olmuyor, Beşiktaş’a yakın olayım diye her şeyi bıraktım, 69’da İstanbul’a geldim, Karagümrük’e yerleştim. O zaman tribün dernekleri falan yoktu. Karagümrük’ten arkadaşlarla maçlara gitmeye başladık. Bize “Karagümrüklüler Grubu” derlerdi. Sonraki senelerde Siyah-Beyaz derneği kuruldu, ona
katıldık. 1992’de de 1903 Derneği kuruldu, biz Mecidiyeköylülerle Siyah-Beyaz’da kaldık” diye anlatıyor Beşiktaş macerasını. 25-30 yıllık bu koca zaman diliminde neler yaşadığını merak ediyoruz…

– Bize “Beşiktaş Kapalısı”nın hikâyesini anlatır mısınız?
Biz maçlara geliyorduk, Beşiktaş nerede biz oradaydık. Musa, Rahmetli Gazi, Antepli İsmail, Kasap ve Amigo Şeref… Biz stada erken gelir, tribünü alırdık. Şeref maçın başlamasına beş dakika kala gelirdi. “Şeref yapma bunu” derdik, o da, “Nasıl olsa siz varsınız” derdi. Stadı kendi işimiz gibi organize ederdik. Kapalı’ya rakipleri sokmazdık. Eskiden tribünlerde karışık oturulurdu, ilk biz ayırdık. Yarı yarıya. Stadın ortası Kapalı, orası bizim beynimiz, kalbimiz.

– İnönü, İstanbul’un ortak stadıydı. Rakipler gelmez miydi oraya?
Diyarbakır 1. Lig’e yeni çıkmıştı. Biraz geç gittik o gün stada. Bir geldik, Diyarbakırlılar Kapalı’ya oturmuş, 15 kiloluk bir baba karpuzu da stadın ortasına dikmişler. Şaşırdık, “N’oluyo lan” dedik. Musa, İsmail ve ben, üç kişiyiz. Diyarbakırlıların hepsinde silah var. Gençliğin verdiği gazla üç kişi bir daldık oraya Kur’an çarpsın. Ortayı boşalttık. Yaşayanlar hâlâ bilir. Hâlâ aklım almıyor, nasıl girerler oraya?

bekir2– Eee, bir şey yapmadılar mı?
Diyarbakırlılar toplandı, beni vuracaklar. Bana haber uçurdular, “Kaç!” dediler. Sonra arkadaşlar beni aldı, soyunma odalarının kapısından Numaralı’ya kaçırdılar. Beşiktaş’la Bursaspor taraftarları arasındaki hır gür, son birkaç yıldır futbol kamuoyunun gündemine sıkça geliyor. Meğer bu ilk değilmiş. Bekirlerin döneminde de Bursa’yla “meydan muharebeleri” yaşanmış. Bekir anlatıyor: “Hacı Baba’yı bilir misin? Tribünün babası. Beraber Bursa deplasmanına gidiyoruz. Bizim kaleci Mustafa Abi, Milli Takım’a seçilmiş. Çilli Mehmet, Bursa’da oynuyor. Öyle bir havayla gittik ki, şampiyon olacağız. 5-0 mağlup olduk. Çilli, kendi kalesinden vuruyor, Mustafa Abi gol yiyor. Ama asıl mesele maçtan önce oldu. Bursalılar, Hacı Baba’yı saçlarından çekiştirdiler. Ben Bursa’da yaşadım, Bursa milletini iyi tanıyorum. Amigoları falan çok iyi arkadaşımdı. Bursalılar rövanşa gelecek bu sefer. Ben Beşiktaş-Bursa davasına bir hafta dükkâna uğramadım. Çalışanlara haftalıklarını verdik, hemen geri geldik. Puslu bir hava var, sabahtan Kabataş’ta bekliyoruz. İki-üç kişi yeşil atkıyla geliyor karşıdan. Üçünü de dövdürüyoruz ama adam “Valla ben Bursalı değilim” diyor. Sorduk soruşturduk, adamlar meğer Garanti Bankası’nda paspasçıymış, yeşil atkıyı da hanımı örmüş. Sonra gittik baktık, adamlar harbiden kapıda pas pas yapıyorlardı. Bursalı diye adamları dövdük, ne kadar üzüldük biliyor musun? Neyse bu defa harbi Bursalılar geliyor, 15 kişi falanlar. Bende de elektrikli olmayan tıraş makinelerinden var. Hacı Baba’nın saçından tuttulardı ya bunlar, hepsini tıraş ettik o makineyle. Hızımızı alamadık, stattaki Bursa bayrağını da indirdik. Rakibin bayrağı olmadan maç oynandı. Aksi gibi 1-0 da İstanbul’da mağlup olduk.” Bekir Dönmez’in her lafının sonuna eklediği iki cümleden biri “Biz bıçak, silah taşımazdık şimdikiler gibi”, diğeriyse “Biz stadı, evimiz, namusumuz bildik.” İşin tuhaf tarafı şu ki, statta birbirlerine küfür eden, girişte çıkışta kavga eden Beşiktaşlısı, Fenerlisi, Galatasaraylısı maçtan bir gün sonra ahbap olup çıkıyorlarmış. Nasıl oluyor bu iş diye soruyoruz: “Fener’in amigosu Yaşar, Galatasaray’ın amigosu Mehmet vardı. Abi kardeş bunlar, biri Fenerli, biri Galatasaraylı. Birbirlerine maçta ana avrat küfür ediyorlar. İnanın. İkisi de psikopattı, birbirlerine giriyorlardı. Mehmet’e bizim Beşiktaşlılar kan verdi hasta olduğunda. O zaman kan kardeş olduk. Fener-Galatasaray maçı vardı. Maç İnönü’de, polis başa çıkamıyor. Biz 10 kişiydik, tam Kapalı’nın ortasına geldik oturduk. Küfürü müfürü kestik. Ne o ona edebildi, ne o ona edebildi. Polis geldi bize ayran ısmarladı, ‘Siz bunları idare edin’ dedi. Biz onlara polisten çok sahip çıktık. Yaşar’a da Mehmet’e de sus derdik. Sefalar, Pepe Metinler hepsi bizim elimizden çıktı. Onlar bir ara Beşiktaşlı oldu. Kovaladık, gidin dedik. Bize gelen hakiki Beşiktaşlı olacak.” Bekir Dönmez’in meselesi hır gürle, küfür kâfirle değil. Raconu kesip ona göre hareket edeceksin. Silah yok, kulüpten rant aramak yok. Yönetimden bilet alanı derhal aralarından kovarlarmış, arkadaşları dahi olsa: “Gece 2:30’da geldik. Fenerliler, Kapalı’yı almaya gelmiş. Haydi giriştik. Kavga mı? Evet ederdik ama silah taşımazdık. Bıçak, zincir olmazdı. Göğüs göğüse kavga ederdik. Raconu biz kesiyorduk. Birkaç tane cepçilik yapmış, bıçak taşımış adam bulduk, hemen uzaklaştırdık. Sakın aramıza girme, tribüne girme diyorduk. Ne kavgalar olurdu ama bıçak, zincir asla.”

Şimdiyi soruyoruz. Artık Bekir ya Numaralı’nın Siyah-Beyaz locasında ya da Kapalı’da Suadiyelilerle izliyor maçları ve şimdinin tribünlerini anlatıyor: “Yok abicim taraftar bitmiş. Şimdi Beşiktaş’ı seven taraftar çok az. Beşiktaş için gelen taraftar dörtte bir. Hep menfaat için geliyorlar. Ben dışarıdan da gözetliyorum, tribünden de izliyorum. Herkes çıkar grubu olmuş. Çarşı tamam, çocuklar burada. Adam Bursa’dan, Kadıköy’den geliyor Çarşılı oluyor. Bizim Çarşı burasıdır. Tamam 500 kişiyle tribünü idare edecek hâlin yok, dışarıdan da gelecek ama menfaat olmayacak. Çok rant dönüyor. Hepsinin cebinde kombine, maç bileti, fazla fazla. Git Abbasağa Parkı’na, o biletlerin nasıl satıldığını görürsün.”

– Bunca konuştuk anlattınız Bekir Abi. Tribünde olmasaydınız hayatınız nasıl olurdu?

Tribündeki adamın aile ilişkileri kopuk olur. Dükkânım, arabalarım, dairelerim. Kaporta dükkânı vardı benim. Sonra Rıza Kumruoğlu’nun (Eski Beşiktaş başkanı) yanında şoför olarak çalışmaya başladım. Arabam vardı, sırf Beşiktaş için
gitti. Bir gün Mercan’da içiyoruz, herkes orada. İki kişi, 30 tane Fenerliyle kavga etmiş, kovaları geçirmişiz kafalarına. Körfez Restoran’ın oradayız. Hesap çıktı, o zamanın parasıyla 30 bin lira. Ödeyemedik, benim bir Ford’um vardı, toplama bir araba. “Piç Ford” derdik. Onu sattım, hesabı kapadık. Ertesi gün gelirdik buraya. Köfte alırdık, bira alırdık. Stankoviç “Çakmağı çaksam ağzından alev çıkacak” derdi. Öyle içerdik. Oralara gitti hep, deplasmanlarda dağıttık.

-Yapmasaydım diyor musunuz hiç?
Yoo, ben yaptıklarımdan çok mutluyum. Ben gidiyorum, Tekirdağ’a, “Bekir Abi” diyor, sarılıyorlar boynuma. Ben tanımıyorum. İzmir’e gidiyorum, öyle. Kuşadası’nda taksici tanıdı, “Unutur muyuz baba seni” diyor. Çünkü geçmişte çok güzel taraftarlık yaptık. Takımımıza sahip çıktık.

Last Ever UEFA Cup Final Brings Party Atmosphere To Turkey

uefa1Goal.com’s roving reporter in Turkey, Onur Yazicioglu, reflects on a day of
excitement both on and off the pitch in Istanbul…

This was the 38th and last edition of  the UEFA Cup final and Goal.com was
in Istanbul to soak in the atmosphere. It was the second time the city has
hosted a European football final as The Champions League final between
Liverpool and Milan in 2005 was played in the Ataturk Olympic Stadium.

But it was the European side of Bosphorus on that historic occasion. This
time, the UEFA Cup crossed the continental line into Asia, to the  Sukru
Saracoglu Stadium. This modern arena is the home of Fenerbahce.

Those fans who came to Istanbul, though, took their time in arriving at the
stadium. Instead they first enjoyed the delights of the city.Approximately 20,000 supporters came to Istanbul especially from Ukraine and Germany. Most of them were Werder Bremen supporters. So 30,000 football lovers in the stadium were local fans. But if we compare the match atmosphere of 2005 and 2009, we can say that the Italian and British fans were more joyful than the German and Ukrainian set of supporters.

uefa2I spoke to both German and Ukrainian supporters before the match. Bremen
fans were more confident. We asked about the absence of Diego. Some of
them were concerned, some of them (who were a little too tipsy from the
booze) didn’t care so much…

Most of Shaktar fans were extremely cool. We asked them about their confidence in coach Mircea Lucescu who trained two teams (Galatasaray and Besiktas) in Turkey. They were angry with him as the team lost out on domestic hounours to Dynamo Kyiv. The UEFA Cup final was the last chance for him to make peace with the fans.

One more interesting side note about the match: The Sukru Saracoglu Stadium is the home of Fenerbahce, the biggest rivals of Galatasaray.  So Fenerbahce supporters made plans to purchase most of the match tickets months ago just in case their rivals made the final, so they could cheer against them.

uefa3Galatasaray were then eliminated by Hamburg in the round of 16 but the tickets were still in the hands of Fenerbahce supporters. It meant that there
were thousands of Fenerbahce fans who were in the stadium during the match. In the 15th minute of the game, these supporters started to sing their
famous song: “Always and everywhere, the biggest is Fenerbahce!”

Supporters of Werder and Shaktar were not impressed and voiced their displeasure, even though they were in a minority. The first goal of the game was scored by Shaktar’s Luiz Adriano in the 25th minute. Ten minutes later, Werder Bremen equalised through Naldo. It was a phyisically tiring game for both teams and the match went to extra time. In the 97th minute, Jadson found the second goal for Shaktar with the help of ‘lady luck’. As a result, the Ukrainian team were crowned the last champions of the UEFA Cup.

Mircea Lucescu has won another cup in Turkey. The Romanian coach has
won local league titles with Galatasaray (2001-2002) and Besiktas (2002-2003) too. This is the second European honour for Mircea Lucescu. The first one was the European Super Cup with Galatasaray.

Goal.com