Archive

Archive for November, 2009

Murat Şeker Geliyorum Demez

murat-seker-ask-geliyorum-demezAşk Geliyorum Demez, 6 Kasım’da gösterime girdi. Biz de filmin yönetmeni Murat Şeker’le eğlenceli bir söyleşi yaptık. Biz soru sormadan o yanıtlamaya başladı. Onun yanıtıyla başlıyoruz, yanlış anlaşılma olmasın.

Popüler filmde fazla derine inmemek gerekiyor ama çok sığ bir iş yapmak da bize ters. Biz o kadar sığ adamlar değiliz. Bu filmde ben bu ayarı tutturduğumu düşünüyorum. Popüler bir film yapmış olmak, bir filmin altmetni olmayacağı anlamına gelmez.

Sinemada yüzümüzü sokağa dönmek gerekiyor galiba. Film için bir Mahmutpaşa öyküsü seçmiş olmanız sizle ilgili ipucu veriyor. Maslak’ta, Nişantaşı’nda, Cihangir’de sürüp giden hayattan kafanızı çıkarıp, Mahmutpaşa’ya dönme sebebiniz nedir?
En acıklısı şu: Filmin basın gösterimi City’s’de oluyor, galası İstinye Park’ta ama biz Mahmutpaşa’nın filmini yapıyoruz. Yaşadığımız açmazın benim açımdan da göstergesi oldu bu durum. Benim İstanbul’dan anladığım zaten Suriçi, Sultanahmet, Mahmutpaşa. Gerçek İstanbul’u işlediğimizde iş başka şeye dönüyor. Şimdi sitelerde yaşam anlayışı farklı, kenar mahallede farklı ama esas İstanbul’u İstanbul yapan semt kültürü hâlâ var. Bakın dizilerde bile mahalleye girenler başarılı oluyor. Oraya yüzümüzü çevirdiğimiz zaman ne göreceğimiz de yönetmenin kim olduğuna bakıyor. Şimdi ben 20 yıldır Beyoğlu’ndayım. Mekanım var, barım var. “Beyoğlu’nun Arka Sokakları” diye film yapmaya kalksam harika bir film yaparım. Ama kendimi o noktaya atmak istemiyorum. Haberleri bir izliyorsun, felâket, acı, ölüm, cinayet… Ben şimdi buna soyunmak istemiyorum.

Neden?

Bunun manipüle edilmesinin sıkıntısını zaten yaşıyorum. Film yaparken de güleryüzlü bir şeylerle uğraşalım, maksadımız kan, şiddet olmasın, güldürme olsun istedim. Mizahın bir gücü var. Eleştiri de yapabilirsin, güzel olay örgüsü yaptın mı sıkı altmetinler oluşturabilirsin. Gülmek-güldürmek daha da kıymetli bugünlerde. Domuz gribi, Demokratik Açılım vs. her yerde… Biz de güldürelim. Ha ama ileride bir suç filmi yapacağım. Beyoğlu’nda geçen, antin kuntin bir sürü hikaye var. Ama onu da yaparken mizahtan uzak durmayacağım. Toparlarsak sokağa yüzümüzü çevirdiğimizde de iki yol var. Ya onun pisliğini, çarpıklığını ortaya koyabilirsin, ya da toplumsal dayanışmayı gösterebilirsin.

Aşk Geliyorum Demez’de çok sayıda deneyimli oyuncular var. Eski jenerasyon sokağı daha mı iyi biliyor?
Hayır, oraya inanıyor. O dayanışmayı yaşamış, özlemiş ve onun tadına varmış insanlar. Dolayısıyla seve seve oynadılar. Ben 36 yaşımdayım, yine mahallede top oynama dönemine yetiştim. Şimdi Cihangir’de büyüyen çocuk ne yapacak? Bilgisayar başında ne kadar iyi hoş bir çocuk olsa da, ruh hastası manyak olacak. Biz bu filmde mahallede büyümüş adamlarla çalıştık. Zeki Abi de öyle bir insanmış meğer, Altan abi de, Tolgahan da öyle, ben de böyle.

Fenerbahçeli olduğunuzu filmlerinizde göstermekten çekinmiyor musunuz?
Allah’ın bildiğini kuldan esirgemeyelim. Seviyoruz ne yapalım? Handa erkek ağırlıklı bir film çekiyorsun. Maç muhabbeti yapmadan olur mu? Aşk Tutulması’nda sataşma yoktu. Ama handa itişmek lazım. Belli bir çıtada tuttuk. Aslında benim içimden neler geçiyor ama işte…

Ercan Saatçi’nin yaptığı şey gibi mi?
Ya insanlar ona neden o kadar şaşırdı anlamıyorum. Zaten Galatasaraylılar, Fener’i yendiği zaman da böyle konuşmuyor mu; “nası koyduk” falan. Herkes böyle konuşuyor. Bu ülkenin sevinç nidası bu. Küfür ederek seviniyoruz, hepimiz öyle yapıyoruz. Ama biz filmde dozajında tuttuk.

6 Kasım’da gösterime girdiniz. Tesadüf mü?
Şöyle tesadüf. Benim ortağım Timur, Galatasaraylı ama ben gibi koyu bir taraftar değil. O bana “6 Kasım tarihi güzel görünüyor, orada girelim mi filmi” dedi. “Eyvallah, tamam ne yapalım” dedim. Renk belli etmedim. Aradan bir ay falan geçti, Timur öğrenmiş bunu. “Oğlum niye söylemiyorsun, 6-0′ın tarihiymiş” dedi. Sonra “Eee, geçen sefer de Fener filmi yapmıştın zaten” dedi, güldük. O da tam kofti Galatasaraylı. Ama Türk sinemasında zaten Fenerbahçe geleneği var. Hababam Sınıfı’ndan tut Zeki-Metin filmlerine kadar Fenerlilik durumu var filmlerde. Seyirci yabancısı değil yani. Madem Yeşilcam geleneğini devam ettirelim dedik, değil mi?

murat-seker-roportajYeşilçam sinemasını bilmeyen birine bu geleneği nasıl anlatırsınız? Matematiği nedir Yeşilçam’ın?
En temel diyebileceğimiz, orta ve alt sınıf insanların hikayesi. Bu merkezde sosyal çatışma ve sınıf çatışması bulunur. Teknik kaygısı çok güdülmeyen sinematografi, biraz traş olması gerekiyor. Biraz abartalı oyunculuklar ama Hint sineması kadar değil. Biraz büyük oynamak gerekiyor ama tiyatral değil. Sıcak, Akdenizli, yükselişleri ve düşüşleri keskin bir film yapısı.

Hababam Sınıfı’nın yeniden çekilmesi kötü sonuç vermişti. Bu tespite katılıyor musunuz?
Kesinlikle öyle.

Bu durum gözünüzü korkutmadı mı?
Onun kastingi yanlıştı, dili yanlıştı ama benim filmim öykünen bir film değil. Böyle film seyretmeyi de yapmayı da seviyorum. O zamanlar öyle oluyormuş, şimdi böyle oluyor. Benzer dediğimiz şeyler öykünerek değil, hangi konuyu nasıl seçtiğim ve işlediğimle ilgili. Yeni Hababam Sınıfı -mış gibi. Benim yaptığım işi beğenen olur, beğenmeyen olur ama -mış gibi değil. Aşk Geliyorum Demez’de çok iyi bir kast seçimi yapıldı.

Filmin seti de öyküsü gibi sıcak mıydı?
Sabah 8.00′de kalkıyor, öf pöf demeden, “Hadi set var gidiyoruz” diye gidiyordum. Sete herkes öyle gelmiş. Yılmaz Gruda 84 yaşında, yaz günü çekiyoruz, bir gün de gelip “Ben yoruldum” demedi. Yine geliyor kendi üslubuyla “Evet hocam n’apıyoruz” diyor, ben de “Allahına kurban” deyip başlıyorum. Zeki Abi için ters derlerdi, o da öyle. Kadronun tamamı hergelelerden oluştu, Bergüzar da dahil buna. Herkes birbirine sürekli bir şeyler anlatıyor. Altan Erkekli, 25 yaşında biri gibi. Normalde olduğundan yaşlı birini oynadı. Ama rol bitti mi hemen “Muratçım” diye gelip yeni fikirler söylüyor. Ben bu filmde o çok sevdiğimiz Yeşilçam filmlerinin yapım ortamının da aynı sıcaklıkta olduğunu öğrendim.

Zeki Alasya’nın arabadan inip, plaza katlarını çıkmasıyla “Yaşar Usta geliyor” dedik. Sizce geldi mi? Münir Özkul’un yerini tuttu mu?
O sizin ve seyircinin bileceği bir şey tabii ama, evet Yaşar Usta’dır yani o. Zeki Abi birebir o zamanları yaşamış olan adam. Gitti konuşmasını yaptı işte.

Siz neler seviyorsunuz? Hangi yönetmenleri izliyorsunuz?
Yönetmen olma kararını bana verdiren film Tarkovski’nin Stalker’ı. TRT 3′te izlemiştim. Bir de o zamana kadar öyle bir film izlememiştim, büyülendim. Sonra yurtdışından videosunu falan buldum. Çocukken de Orson Welles’in filmini izlemiştim: Dava. O film de izlerken şeytanın içimize girdiği filmlerdendir. Çocukken izledim ama sonradan izleyince tekrar tekrar “neymiş bu” dedim.

Siz yönetmenliğe başladığınızda sizden beklentiler matematik ürünlerden ziyade özgün işlerdi çünkü, o nedenle sordum. Son iki filmde başka bir yolda olduğunuz görünüyor, doğru mu?
İki Süper Film Birden’de ben mizahi bir yol seçeceğimi anladım. O yoldan gidersem kimseye yaranamayacaktım. Bütün festivallere çağırıyorlar, ödül mödül yok, festivalin gülü olup geliyorsun. Alkışlıyorlar. Antalya’da yer gösterici gelip tebrik etmişti, “Bu bunalım filmlerin arasında yüzümüzü güldürdün” demişti. İleride biz oraya döneceğiz ama takkeyi önüme koyduğumda Türkiye’de normal film yapmaya çalışan kimsenin olmadığını gördüm. Ya Avrupa filmlerinin çizgisinde, arthouse filmler ya da kötü ticari filmler yapılıyor. Ben de normal film yapayım dedim. Annem de izlesin, bakkal da izlesin, çok burnubüyük değilse Cihangir’deki entel kardeşlerim de izlesin.

Yeşilçam filmlerini 30 sene sonra televizyonlar yayınlıyor, yine reyting alıyor. Aşk Geliyorum Demez’den böyle bir beklentiniz var mı?
Evet.

Yeşilçam sineması deyince en önemli yönetmen sizce kim?
Mimar Sinan’da okudum ben. Türk sinemasının birçok önemli isminden eğitim aldım. Bir tek yanından bile geçemediğim Ertem Eğilmez oldu. Lütfi Hoca’nın, Yılmaz Güney’in filmleri çok önemli. Lütfi Hoca’nın en iyi filmini al, Yılmaz Güney’in en iyi filmini al, Ertem Eğilmez’in en iyi filmini al. Türk filmi diye halkın sahiplenip onlarca defa izlediği, Ertem Eğilmez’in filmidir. Eğri oturup doğru konuşmak lazım. İkinci kişi Atıf Yılmaz’dır. Benim ulaşmak istediğim seviye bu. En çok sevdiğin kim diye sorarsan, Metin Erksan. O zaten Tarantino. Tarantino’nun şimdi yaptığını adam 40-45 sene evvel yapmış. Suçlular Aramızda diye bir filmi vardır. 10 numara filmdir. Herkes Sevmek Zamanı falan der ama Kadın Hamlet diye bir filmi var, kimse şimdi çekmeye cesaret edemez. Kadın Hamlet nedir ya? Uçmuş adamlar zamanında.

Yönetmen olarak neyin peşindesiniz?
Artistlik yapmak istemiyorum, kaba tabiriyle ekmeğimin peşindeyim ama 20 yıl sonra da çoluk çocuk yaptığım filmi izlemek istiyorum. Kalıcı olsun istiyorum. Cihangir’in, Ulus’un, Radikal gazetesinin övgülerine mazhar olmak için bu işi yapmıyorum. Bu da övünülecek bir şey değil ama politik olarak da o noktada değilim.

Bunu biraz açar mısınız?
Şu an Türkiye karmaşık bir süreçten geçiyor ya. Bu nedenle özgürlük ve demokrasi adına saçmalamak da istemiyorum.

Sizin filminizde de bir politik okuma yapmak mümkün. Mizahi bir film de olsa, sözü edilebilecek bir sınıfsal ayrım koymuşsunuz.
“Zengin kız-fakir oğlan klişesine” çok klişe diyenler olabilir. Diyorum zaten, bu da “hayatın klişesi.” Karl Marx bunun adını koyduğundan beri net, ondan önce de muğlâk olarak devam eden bir durum. Filmin temel meselesinin bu olması gerektiğini düşünüyorum. Yoldan geçen her cipin arkasından en az 10 tane “..mına kodumun zengini” diye küfür sallanıyor. Türkiye’de de böyle dünyadaki her yerde de böyle. Bu bir hınç. Dolayısıyla ben uzun vadede geldiğim yeri ve insanları unutmadan, orta sınıf bir ailenin, orta sınıf bir çocuğu olarak bu noktada durmak istiyorum. “Orta sınıf kaypak, maykap” derler ama herkes orta sınıfta tutunabilmek için yaşar. Oraların sağduyusu ülkeleri ayakta tutuyor. Türkiye’de şu anda bu sağduyuyla oynanıyor. Ben çok rahat orduyu madara edecek bir film yapabilirim. Tam da zamanı, köşeyi de dönerim. Midnight Express’i Türkiye’den yaptım der çıkarım. Ama hayat öyle değil ki.

Sinemasever biri olarak soruyorum. Plaj’da filmi için Sinan Çetin’le çalıştınız. Neden böyle yaptınız?
Necati Tüfenk biliyorsun kendi filmini çekmek için, bir porno film yapımcısıyla anlaşıyordu. En temel iki sebep vardı. İki Süper Film Birden’den kalan laboratuar borçları vardı. Sinan Çetin’den para almak zor derlerdi, peşin aldım, borçları kapatıp rahatça filmi yaptım. Cinsellik meselesi çok tadını çıkarabileceğim bir mesele. Sinan Çetin’i tanıyorum, reklam filmi çekmiştik. Huyunu suyunu da biliyorum fakat işime karışmadı. Ama sonunda filmin afişine bir popo koydu, bir fragman falan… Filmin plajda bir iki sahnesi var. Cinsellik dediğin 30 saniye plajda popolar görünüyor. Gerisi mavra zaten, gırgır. Filmin adı, afişi ve imajı olarak filmi bu hâle getirdi. Filmin zaafları var. Filmi Antalya’da tamamlayamadık, hava bozdu. Kalktık İstanbul’da bitirdik. Kendimiz Necati Tüfenk olursak ne oluyormuşuz onu gördük, bir de borçları kapattık.

Advertisements

Mardinli ocakçı, Dersimli taksici

Memleketin tepesindeki kurumlar, partiler, sıradan vatandaşın aklının almayacağı, almasının da hiç gerekmediği işlerle uğraşıyor. Artık yüzümüzü bu ülkenin ezilen insanlarına çevirmenin vaktidir.

Güzel yurdumuzda bu güzelliğe gölge düşürecek her şey yaşanıyor. Bir takım siyasi partiler var, bunların liderleri var; kimi savcılığa soyunuyor, kimi avukatlığa. En faşist bildiklerimiz seçim meydanlarında urgan fırlatıyor, kendine “sol” diyen gruplar “Onu da asacağız, bunu da asacağız” diye afişler bastırıyor. Devletin koca koca kurumları silahlarıyla siyasete bulaşıyor… Ordu mensupları çetecilikle, emniyet mensupları cemaatçilikle itham ediliyor. Evet bir de cemaatler var. Din temelinde teşkilatlanıp, siyasi rant karşılığında ekonomik rant dağıttıkları iddia ediliyor. Tüm bu manzara karşısında sızdırma belgeler üzerinden gazetecilik kariyerleri yapılıyor. Kimsenin giremediği “gizli ve yetkili” odalara girmek marifet sayılıyor. Gammazcılık, iftiracılık, rantçılık, yandaşlık gibi iddialar altında gazetecilik de her geçen gün itibarını kaybediyor. Sıradan insanların aklının, vicdanının alamayacağı türden olaylar oluyor. Çok yukarılarda bir yerde, aklımızın yetmeyeceği dolaplar dönerken, sıradan insanların günlük hayatları önemsiz birer ayrıntı sadece.

Bunları durduk yere esip gürlemek için hatırlatmıyorum. Zaten hatırlatmaya gerek de yok; her gün gözümüze gözümüze sokulan şeylerden söz ediyorum. Gelin isterseniz biraz da gözümüzden uzak kalanlara bakalım. Geçen hafta yaşadığım iki diyalog ve iki insandan söz edeceğim: Biri taksici, biri ocakçı. Biri Mardinli, diğeri Dersimli.

***
Geçen haftasonu bir spor etkinliği nedeniyle düzenlenen basın gezisi kapsamında Mardin’e düştü yolum. Uçaklar rötar yapınca gece 01.00 sularında kente vardık. Mardin’in o güzel yemeklerinden tatmak için akşam öğünümüzü ufak atıştırmalarla geçiştirdik ama bir de baktık saat gece yarısını geçmiş. Kentte her yer kapanmıştı haliyle, bir çorbacıyı dükkânı kapatırken yakaladık. Bir süre daha açık kalmasını rica ettik. Dükkân sahibi de polislerden izin istedi ve polis gözetiminde yemeğin başına oturduk. Güneydoğu’ya ilk defa gelen bir spor muhabiri, ocakçının yanına giderek kentin güvenli olup olmadığını sordu. Adam bu sorudan öyle sıkılmış ki hepimize dönerek “Ağabeylerim, biz vallah terörist değiliz. Mardinliler terörist değil, etmeyin gözünüzü sevem” dedi. Öyle çok duymuş ki bu soruyu, nasıl teselli edeceğimizi şaşırdık. Ocakçı sözlerine devam etti: “Yok mudur adam öldüren, eli silahlı adam? Vardır. Sizin geldiğiniz yerde adam öldürmüyorlar mı? İstanbullular terörist mi?”

***

Görüyor musunuz? Ne kadar masum bir soru gibi görünüyor oysa: “Buralar güvenli midir?” Ne hâle gelmişiz, baksanıza. Çorbacıdan çıkıp otele dönerken, İstanbul’da kendimi uzunca bir sohbetin içinde bulduğum taksinin şoförü geldi aklıma. Onun da çocukken terk etmek zorunda kaldığı kentin adı Dersim. 1990’da göç etmişler. Tarlaları ve hayvanları varmış ama yöredeki baskılar yüzünden babası malı mülkü satıp, İstanbul’a yerleşmiş. Onun arabasına da gece geç bir saatte, boğazdaki ihtişamlı eğlence merkezlerine yakın bir yerde bindim. Arabaya binip inen insanların ağır parfüm kokuları araca sinmiş, bu nedenle alerjisi tutmuş, öksürüyordu. Camı çerçeveyi açtık, laf da lafı açtı, öyküsünü dinledim. O zamanlar örgüt, ailelerin kız çocuklarını birer haftalığına dağa götürüp, getir götür işlerine baktırır, yemek yaptırır, hizmet ettirir ve haftanın sonunda evine geri bırakırmış. Bazen de bırakmazmış ya da giden kalırmış. Taksici anlatıyor: “Adam ‘keleşle’ geliyor. Babam kendi hâlinde bir adam. Nasıl vermeyeceksin evlâdını? Verince terörist oluyor devletin gözünde, kızının derdi cabası. Vermeyince var hâlini sen düşün. Yapamadı, kaçtı geldi İstanbul’a. Dayımı da çağırdı senelerce, dayım ‘ben yaşayamam oralarda’ dedi, gelmedi. Ayrı düştüğümüze mi yanarsın, ne haber gelecek oradan bilmiyorsun, ona mı yanarsın? Dayımlar çok zorluk çekti ama şimdi diyorum ki cesur olacaksın. Toprağını, memleketini terk etmeyeceksin. Memleketin mis gibi havasını bıraktık, burada parfüm kokusundan nefes alamıyorum. Her türlü mahkûm oluyorsun işte.”

***

İşte o uzun girişi bu iki diyalog yüzünden yazdım. Türkiye çelişkilerin ülkesi. Memleketin cümle parkında tuhaf bir şekilde “Çimlere Basmak Yasaktır” tabelaları durur lâkin filler tepişirken ezilen çimenlik olur. Yukarıda ne oluyorsa aklımız ermiyor işte. Bırakalım şu “belgesel” haberciliği de artık yüzümüzü bu ülkenin insanlarına dönelim. Çimenlik çok ezildi, yıprandı. Artık onu sulayıp yeniden yeşertmenin zamanı gelmedi mi?

Categories: Politika Tags: , ,