Home > Futbol > “Spor kulüplerinin işlevi siyasete aracı olmak ve işadamlarının açıklarını kapatmaktır!”

“Spor kulüplerinin işlevi siyasete aracı olmak ve işadamlarının açıklarını kapatmaktır!”

metin1Bir zamanlar manşetlerden inmeyen, sporcu hakları adına büyük bir mücadeleye girişen Metin Kurt’un etkileyici yaşam öyküsü Vecdi Çıracıoğlu tarafından kitaplaştırıldı! Biz de “futbolun gladyatörü”yle yaşamı ve memleket sporu üzerine sohbet ettik. Efsane futbolcu; dopingi, şikeyi ve sporun karanlık yollarını anlattı… Anlayana; külhani ama “vicdanlı” bir tonda “hayatın şikeleriyle” ilgili derin sırlar fısıldadı!

Fotoğraflar: MUZAFFER SAĞLAM

68 kuşağı başka türlüymüş. Muhalefeti de başka türlü, müzik festivali de, sinema filmleri de. Gazetecisi de başka türlü, sanatçısı da başka türlü. Futbolcusu mu? Ondan da var. Türkiye futbolunun görünüşte en masum çağı, 60’ların sonu, 70’lerin başı… Endüstriyel futbol dediğimiz gösterinin esamisi okunmuyor henüz. Herkes bir “forma aşkı” lafının peşinde. Bir kişi hariç: Metin Kurt. Galatasaray’ın unutulmaz sağ açığı, bazen de sol açığı. Fakat kuşkusuz ki Türkiye’de futbolun en “sola doğru” olan açığı. Futbolcuların kölelik düzeni içinde, rızası olmadan alınıp satılan mal durumunda olmasına isyan ediyor! Galatasaray’ın ve Milli Takım’ın gözbebeğiyken hak ve adalet mücadelesinin orta yerinde buluyor kendini. Dışlanıyor, sürgün ediliyor. Fakat Metin Kurt, ona inanan hayranlarının desteğiyle ismini ülke futbolunun en dik başlı köşesine yazdırıyor. Sadece bu mu? Şikeyi anlatıyor, dopingi anlatıyor. Tribünlerdeki faşizmi, yönetimlerdeki siyaseti anlatıyor. Yazar Vecdi Çıracıoğlu, Metin Kurt’un sıradışı hayat öyküsünü, ünlü futbolcunun ağzından kitaplaştırdı. Kitabın ismi “Gladyatör”. Hayatını futbolun efendilerine kılıç çekmiş bir spor kölesi olarak geçirmiş Metin Kurt’a da bu isim yakışırdı. Biz de kitap çıkar çıkmaz Vecdi Çıracıoğlu ve Metin Kurt’la buluştuk. O günleri, bugünleri, futbolun Türkiye’deki hallerini konuştuk. Metin Kurt’tan futbolun alternatif tarihi sizlerle!

*Futbolda sendikal hareketi başlattınız. Günümüz futbolunda böyle bir mücadele bilincinden söz etmek çok zor. Sizin içinde bulunduğunuz yapılanmanın yerinde bugün ne var? O işi cemaatler mi görüyor?
Aslında 80 öncesi dönemde spor alanında dinci sporcuların esamisi bile okunmuyordu. Ancak özel salonlarda kendilerini var edebiliyorlardı. İkinci MC hükümeti 1979 yılında Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü’ne Refaattin Şahin’i getirdi. Refaattin Şahin o dönemde etkin olan devrimci, demokrat sporcuları hemen tasfiye etmeye, faşist sporcuları yerleştirmeye başladı. Bu bilinçli bir politikaydı.

*Devrimci sporcuların sayısı çok muydu?
Üç büyük kulübün takım kaptanı, Amatör Sporcular Derneği’nin yöneticileriydi. Mesela Galatasaray kalecisi Eser Özaltındere***, İstanbul şubesinin başkanıydı. Necdet merkez yürütme kurulumuzdaydı. Ankara’da milli atlet ve boksörler vardı. Bunlar bir anda silindi. Bugün tarikatların etkili olmasındaki asıl neden, solun spor alanından çekilmesi ya da çekilmek zorunda kalması. 12 Eylül faşist darbesi, spora da “rap rap” seslerini indirdi. Kendilerine uygun sporcular buldular ve yetiştirdiler.

*Bu durumun sonuçları ne oldu?
Türkiye’de spor geri kaldıysa tarikatların bunda çok önemli payı var. Son dönemlerde sporda örgütlenme olmadığından söz ediliyor. Sporu yönetenler bunu istemiyor, onların istediği zaten tarikatların etkin olması. Şimdi yeniden devreye giriyoruz. 81 yılında yayımladığımız Sportmence dergisini yeniden çıkardık. 2010 yılına sporcular “Spor Emekçileri Sendikası”yla birlikte girecekle

* “Futbola ne oldu da böyle oldu” diye beylik bir soru yönlendirsek, size ayıp mı etmiş oluruz?
Bugün medya sporun sadece tavanını anlatıyor. Kimse tabanla ilgileniyor mu? Gazetelere bakıyorsun, sadece futbol, orada da üç takım. Tabandaki sporcuların hepsi kan ağlıyor. Amatör kulüpte oynayan sporcu da bugün haftada üç-dört antrenman yapmak durumunda. Onlar da aynı işi yapıyor. Önemli olan konu şu: Bugün aslında spor tamamen kitleleri avutmak, uyutmak için kullanılıyor. Spora büyük yatırımlar yapılmıştır ama hepsi yukarıya. Tesisler çimlendirildi, futbol daha popüler hale geldi ama sadece gündem değiştirmek için kullanıldı. Artık spor oyun, sporcu da oyuncu değildir. Finans kapitali sporcuyu şovmen haline getirmiştir. Artık sporcunun sadece saha içi yaşantısı değil, saha dışı yaşantısı da pazarlanıyor.

*Spor kulüplerinin işlevleri nedir peki?
Siyasete aracı olmak ve iş adamlarının açıklarını kapatmak!

*İdeal olanını soruyoruz tabii ki!
Tabanı oyun olmayan, sağlık ve eğitim politikalarından soyutlanmış bir organizasyon, kitleye sağlık ve eğitim getirmez ki. Zaten bu yapıdaki spor, sağlık getirmez. Sağlıklı insanları yarıştırırsınız ancak. Profesyonelliğin de hazırlanış koşulları var. Türkiye’de sporcular kendi yetenekleriyle var oluyor. Kulüpler bir katkı yapmıyor ama iş profesyonel sözleşme yapmaya gelince “yetiştirme bedeli” istiyorlar. Ne veriyorsunuz ki ne istiyorsunuz? Bu yüzden insanlar amatör kulüplerde sporu bırakıyor. Bunlar düzeltilmeli. Spor gelişti deniyor değil mi Türkiye’de? Bu bir sektör değil mi şimdi? Bir sektörün gelişip gelişmediğini nereden anlarız? İthalat ihracat dengesinden. Türkiye’de spor “Birleşmiş Milletler”e döndü. Ama dışarıda sporcunuz yok. Biz gelişmişsek neden ihracat yapamıyoruz?

*Bütün bunların sorumluluğunu kimin alması gerekiyor?
Sporu kim kullanıyorsa bu işin faturasını o ödeyecek. Bunu ödetmek için de devletin spor yasası çıkarması lazım. Düşünebiliyor musunuz, devletin sporla ilgili yasası yok. Milyonlarca dolarlık paralar dönüyor, bunun yasası yok.

*Futbola başlarken böyle bir yapının içine girdiğinizin farkında mıydınız?
Benim abim de ünlü bir futbolcuydu. Sporcu olmaya başladığım ve yukarı tırmanmaya başladığım dönemlerde abim düşüşe geçmişti. Ben onun sonunu gördüm. Bir yere kadar kullanılıp posası çıkarılmış bir limon gibi köşeye atıldığını gördüm. Ben para kazanmak ve ailemi geçindirmek için bu işe girdim. Yoksa bir aşkla başlamadım.

*Kitapta “Futbol topundan başka hiçbir sevgiliniz olmayacak” diyorsunuz ama…
Ama o mecbur. Başka türlü başarılı olamazsınız. Geçim kaynağınız bu olduğuna göre ona göre davranmaya mecbursunuz. Bu noktadan yola çıktığında nasıl kullanıldığını da biliyorsun. Önce sezgi yoluyla fark ediyorsun, sonra başına geliyor. Haksızlıkları görüyorsun ama bunun kökeniyle ilgili bilince varamıyorsun. Bunun için isyan başlattım. Mücadele ettikçe, okudukça, öğrendikçe burada sınıfsal kökenli bir mesele olduğunu görüyorsun.

*Doping konusunda da açıklamalarınız oldu. Nedir bu doping kullanma hikâyesi?
Bizim dönemimizde bugüne göre çok fazla kullanılıyordu. Kontrol yoktu tabii. Galatasaray’ın üç yıl üst üste şampiyon olmasında dopingin büyük etkisi vardır. Yani yapmaman imkânsız. Ben kendime iyi baktığım için genelde kullanmazdım. “Sen mi düşünüyorsun kendini bir tek, takım ruhu için” derler, verirlerdi ilacı. Rakip de kullanıyordu zaten. Bizim dönemimizde doping kullanmayan futbolcu istisnadır.

*O dönemde futbolcuların spor hayatı yaş 30’a gelince bitiyordu. Dopingin etkisi mi bu?
Tabii canım. Amatör kümede bile öyle. Hastalanan, sakatlanan, hepsi doping yüzünden. Benim futbolcu olmam da doping sayesindedir. Ankara’da Altay’la Beşiktaş’a karşı Cumhurbaşkanlığı Kupası maçı oynamıştık. Bilerek almadım ama. İlk 11’e alınmayı beklemiyordum. Soyunma odasında çok heyecanlıydım. “Heyecan hapı” diye verdiler. “Tamam abi, ver!” dedim. O ilacı almasaydım belki hiç başarılı olamazdım. Belki şu anda aynı masada oturmuyorduk.

*Şike meselesine gelelim. Şike nasıl yapılır?
Bakın üç türlü şike vardır. 1) Hatır şikesi 2) Parayla şike 3) Gönlün el vermez! O masum olanı! Bir maçta ben gol attığım için üzülmüştüm mesela. Beşiktaş maçıydı, Beşiktaş küme düşüyordu. Biz o maçta Beşiktaş’ı yenmek istemiyorduk. Bize kimse bir şey söylememişti ama gönlümüz Beşiktaş’ın düşmesine el vermiyordu. 80’inci dakika falandı. Beşiktaş 1-0 galipti. O sırada top bana geldi, vurdum gol oldu. Maç 1-1’e geldi. Sevinemedim gole!

*Net bir soru: Galatasaraylı mısınız?
Hayır! Türk sporunda muhalif biriyim. Hiçbir takımı da tutmuyorum. Sporcudan yanayım. Hatta bu kimliklerin açıklanmasını doğru ve samimi bulmuyorum. Bu işin içine girmiş kişi için renk aşkı söz konusu değildir. Çocukken mahallenin bakkalı bize siyah-beyaz forma aldı, Beşiktaşlı olduk. Daha sonra abim Galatasaray’da oynamaya başladı, Galatasaraylı olduk. Sonra abim Fenerbahçe’ye geçti, Fenerbahçeli olduk. Ben Galatasaray’a geçtim, Galatasaraylı olduk.

*Diyarbakırspor’un gittiği her ilde “Kahrolsun PKK” diye karşılanmasına ne diyorsunuz?
12 Eylül cuntası sporu şovenist kitlenin eline verdi, Kürt kökenli insanların yoğun yaşadığı bölgelerde sporu devreye sokarak, yöredeki gençleri uysallaştırma politikası güttü. Bu politikanın gereği olarak o bölgedeki bazı takımlar lige çıkarıldı. Bu takımlardan biri de Diyarbakırspor. Bu öykü diğer bölge insanları tarafından da bilinmektedir. Bu nedenle Diyarbakır’ın haksız bir şekilde lige çıkarılmasından doğan tepki var. Bu tepkiyi sporu siyasi amaçla kullanmak isteyen güçler, başka yöne kanalize edip Diyarbakırspor’u “tu kaka” haline getirmiştir. Burada Diyarbakır’ın da Diyarbakırspor’un da bir suçu yok. Kulüp kullanılıyor!

metin3BİR GLADYATÖRÜN ANILARI

*Kondüsyon antrenmanını Beşiktaş yokuşunda otobüslerle yarışarak yapmışsınız. Kondüsyon salonları olmadığı için bir eksiklik hissettiniz mi?
O döneme göre eksik hissetmiyorsunuz. Ben Milli Takım’da oynayana kadar hoca falan görmedim. Göstermelik bir hoca vardı ama biz kafamıza göre çıkıp oynuyorduk. Taktikti bilmem neydi yoktu. İlk defa krokiyi, taktiği Abdullah Gegiç’le gördük. Sonra Galatasaray’da Brian Birch’le tanıştık. Galatasaray’daki ilk maçın ardından Birch beni yanına çekti, “Bana da çalım atsaydın keşke. Böyle oynarsan hep yanımda oturursun” dedi. Milli futbolcu olarak Galatasaray’a gelmişim, Birch bana bunları söyledi. Asıl eksik buydu.

*Futbolcu kaçırma işleri nasıl oluyor? Hiç mi size soran olmuyordu kaçırılırken?
Mesela Galatasaray’a –sözümona- kaçırıldım. Beni Kınalıada’ya götürdüler. Gözetim altında tutuyorlar, bir başka kulüple görüştürmüyorlar… Yoksa senin rızan olmadan olmaz.

*Altay’a kaçırılmanızın detaylarını anlatır mısınız?
O zaman benim söz hakkım yoktu. Benim hakkımdaki kararları ağabeyim veriyordu. Hatta lise bitirme sınavlarım vardı. Bir dersin sınavına giremedim. “Biz İzmir’de sana okul ayarlar, Eylül’de çözeriz” dediler. Ben lise diplomamı 78 yılında alabildim. Dışarıdan bitirme imtihanlarına girdim.

*Adidas kramponlar piyasaya çıkmasına rağmen siz Rum Dinyakos Usta’nın yaptığı ayakkabıları giyermişsiniz? Neden böyle yaptınız?

Adidas marka futbol ayakkabılarına bir türlü alışamadım. 71 yılında Köln’de Almanya, Müller’li Beckhenbauer’li kadroyla maç yapacağız. Adidas herkese birer ayakkabı hediye etti ve “Maçta mutlaka bunları giyeceksiniz” dediler. Şimdi benim ayakkabının modeli Müller. Karşımda Müller oynuyor. Diğerinin ayağındaki Beckhenbauer, karşımızda o da var. Kardeşim; mecburen giydik ayakkabıları. Bütün ayaklarımız yara oldu. Yeni ayakkabıyla maça çıkılmayacağını bilmiyoruz ki. En az dört-beş kere giydikten sonra maça çıkılırmış, ne bilelim? Dedim bundan sonra Adidas giymem. Dinyakos sağlam bir ayakkabıydı, çamurlu sahalara uygundu. Adidas hafif bir ayakkabı olduğu için çamurda, balçıkta ayağımızdan çıkardı. Sahanın durumuna göre kramponlara bir “kabara” (ayakkabı çivisi) daha çakarsın, boyunu yükseltirsin. Adidas kenarları, içi süngerli, bilekleri koruyan bir sistem yapmıştı ama çoğu futbolcu sahanın etkisiyle Dinyakos ustanın ayakkabılarını kullandı. Atlet ayakkabısından, altını da postaldan yapardı. Biz tekmelik de kullanmadık. Araba lastiğinden tekmelik yapılırdı. Dinyakos ayakkabıları şöyle yapıyor: Atlet ayakkabılarından çivileri çıkarıyor, iki kemer öne çakıyor bir de arkaya takıyor. Onlara kramponları takıyor. Çamurda üç kabara, normalde iki kabara!

*Sahanın sadece çimenlik kısmında oynarmışsınız…
Orta taraf tarla gibiydi. Sezon başı çim olurdu, üç-dört maç sonra tarlaya dönerdi sahalar. Ama kenarlar biraz çim kalırdı. Ben süratli ve teknik bir futbolcu olduğum için çim alan benim için avantajlıydı. Oyun tarzım da öyleydi. Bizim rakipler hep savunma yapardı. Taktik olarak sahayı geniş kullanmak gerekiyordu. Bana verilen görev de rakip savunmayı açmak. Sıradan sporsevere bunu anlatmak zor. Duruyor duruyor, “Neden ortaya gitmiyorsun” diyor arkadaş. Ben de döndüm “Ben halkçı değil miyim, halka en yakın yerde oynuyorum” dedim.

METİN KURT KANUNLARI

1) Çocuklar yarıştırılmayacak, eğitilecek. Oyun özgürlük, spor tutsaklıktır. Çocuğu 12 yaşında yarıştırmaya başlıyorsan, çocuğu başka bir şey için kullanıyorsun demektir. Bu katliamdır. Çocuğun kendine güvenini de kaybettirirsin.
2) Sporcu korunacak. Sporcuların hepsi yalnız, etrafları “Brütüsler”le dolu. Sporcular örgütlenerek korunabilir.
3) Spor yasayla güvence altına alınacak, spor yasası çıkarılacak.

Vecdi Çıracıoğlu

Gladyatör kitabının yazarı Vecdi Çıracıoğlu, “mektepli topçular” listesindekilerden. İTÜ Metalurji mezunu olan yazar, uzun yıllar lisanslı futbolcu olarak top koşturdu. Rumelihisarı’nda balıkçılık da yaptı, demir çelik dökümhanelerinde mühendislik de yaptı. “Kara Büyülü Uyku” romanıyla 1999 yılında Can Yayınları’ndan “İlk Roman Ödülü” kazandı. “Cimri Kirpi” ve “Serseri Standartları Sempozyumu” adlı romanları 2002 yılında yayımlandı. Yazarın iki de öykü kitabı bulunuyor: “Nehirler Denize Kavuştuğunda” (2002), “Sarıkasnak, Denize Dair Hikâyat” (2004). “Rafetçe” isimli biyografik derlemesi de Çıracıoğlu’nun ses getiren eserleri arasında.

Advertisements
  1. No comments yet.
  1. No trackbacks yet.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: