Archive

Archive for September, 2009

Ya Demokrasi Böyle Bir Şeyse

Ülkede olan biten belli. Devletin ettiklerini devletten iyi kim bilir? Eğer bir açılım olacaksa, devletin vazifesi bellidir. Ya öyle değilse? Ya demokrasi dediğimiz sadece bir algı yanılsamasıysa? Bu ülkenin mağdurlarını demokrasi, yani bir “yöntem” kurtarır mı?

Bu açılım sürecinde bir tuhaflık var. “Hükümet ortaya bir laf attı, içi boş çıktı” deyip sıyrılmak gibi bir kastımız yok tabii. Bizim gerçekten bir demokratikleşme sorunumuz mu var, yoksa daha başka mı derdimiz?

Biz, yani bu ülkenin insanları, nelerden mağduruz? Adalet karşısındaki müzmin eşitsizlikten mağduruz. Kürt mağdur, solcu mağdur, yoksul mağdur, sıradan vatandaş mağdur. Sağlık hizmetlerinde adaletsizlik var. Zenginle yoksulun sağlığının kıymeti farklı. Eğitim hizmetlerinde adaletsizlik var. Toplumdaki her alt sosyo ekonomik tabandan gelen çocuklar, eğitim hizmetlerinden daha kötü şartlarda yararlanıyor. Esnaf mağdur, öğrenci mağdur. Kadınlara ve eşcinsellere karşı uygulanan cinsiyet ayrımcılığı, çocuklara vurulan “terörist” damgası, Alevilerin üvey evlat sayılması. İşte toplumun mağduriyetleri. Fazlası var, eksiği yok.

“Demokrasi açılımı” sözü ortaya atıldığından beri, Kürt sorunu, Ermeni sorunu ve darbecilik sorunu tartışılıyor. Bu meselelere çözüm bulunması gerektiği ifade ediliyor. Doğru, meselelerimiz bunlar. Bu sorunların nedenleri de yukarıdaki ve benzeri mağduriyetler, hakkaniyetsizlik, adaletsizlik. Biz aylardır yöntem konuşuyoruz. Demokrasi olsun, nasıl olsun, açılım yapalım ama nasıl yapalım?

Devletin hükümetinin başı, yani başbakan, devletten kaynaklanan bir dizi sorunun çözülmesi için kamuoyundan, partilerden öneri istiyor. “Bu hükümet değil, devlet politikası” diyor. Öyleyse önce devlet çıkacak, ettiği ve pişman olduğu yanlışları, vatandaşlarına itiraf edecek. Darbe girişimini suç olarak gördüğü için soruşturma yürütenler, sadece girişimleri değil, vuku bulmuş olanlarını da yargılayacaklar.

“Kürt olduğu için kendi vatandaşıma eziyet ettim” diyecek, Diyarbakır Cezaevi’ni, Güneydoğu’nun dağlarını, o dağlarda derinden derine dönen dolapları anlatacak. Bizim vatandaş olarak hiç bilmediğimiz, bu yapı sürdüğü sürece de bilemeyeceğimiz, bize edilenleri çıkıp itiraf edecek. “Pişmanım bunları yaptığım için ey vatandaşım” diyecek. Zulmettiklerine itibarını geri verecek. Sadece Kürtlere değil, Tuzla’daki işçisine de, elinde ürünüyle ortada kalan köylüsüne de, parasızlıktan okuyamayan gencine de itibarını iade edecek. “Ben ettim, gayrı siz etmeyin” diyecek. Devletin işlerini yürütenlerin başı, yani başbakan, önce devletin ettiklerini diyecek.

Ama iş sadece Güneydoğu’da terör bitsin, Ermenistan’la sorun kalmasın, enerji hatları, NATO üsleri güvenli bir hat içinde kalsın diye, herkesin elindeki avucundaki neyse ortaya atacağı ve toplumun bir kısmına ayrıcalıklar tanınıp, bu kesimlerin sesini kesmesini sağlayacağı bir hâle gelmekse, biz daha çok bekleriz. Üstelik demokrasi denen “yöntemin”, yukarıda belirttiğimiz talepleri sağlayacağını nereden biliyoruz? Haksızlığa, adaletsizliğe, otoriteryan ve organize zulümlere son verme ihtimali olan bir “yöntem” demokrasi. En azından öyle olduğu varsayılıyor.

Oysa Ortadoğu’ya barış getireceğini söyleyen Bush ve Cumhuriyetçiler de A.B.D. kamuoyunun ortak beklentilerinin, yani demokratik usullerin neticesiydi. Putin’in gelişi de demokratik talepti, Almanya’da Merkel’in gelişi de. Sarkozy’yi getiren, demokratların en yücesi Blair’ı getiren, o çok önemsediğimiz, bizde olmasını istediğimiz “Batı demokrasisi” değil mi? Hatta, Hitler Almanyası’nı doğuran da demokratik ortam değil miydi?

Deriz ya hep: “Tamam ama gerçek demokrasi olsa böyle olmaz.” Ya demokrasi dediğimiz şey gerçekten böyle bir şeyse. Önce darbe yapan, sonra darbe girişimini yargılayan adaletin zeminiyse demokrasi ne olacak? Önce ülke sınırlarındaki bir etnik gruba karşı tavır alan, sonra da açılım getiriyoruz diye bu insanların ağzına bal çalansa demokrasi. Sadece Kürtler değil cezaevlerinde o ağır zulümlerden geçen. 18 yaşında okumak için girdiği üniversitede, memleketine karşı kendinde aydın sorumluluğu gören solcu da “hayata dönüş operasyonlarından”, “tecritlerden” geçti. Onlara da bir açılım gerekmez mi o hâlde? Sadece cinsiyetinden dolayı ya da dini olmadığı için ya da sadece bir sima benzerliğinden dolayı ölümün kollarına bırakıverilenlere… Onlara da bir açılım gerekmez mi?

Demokrasi sadece boru hatları  için mi lazım, yoksa derinlerde bir oyuncu değişikliği var da onun yerüstündeki sarsıntılarını mı görüyoruz? Eğer derdimiz yöntem değil, meselelerin kendisiyse, tek yol liberal demokrasiden mi geçiyor? Başka bir dünyanın mümkünü yok mu?

Categories: Politika Tags: , ,

Av. Emin Aktar: “Devletin suç işlediği bir cezaevi topluma kazandırılmalıdır”

eminaktarDiyarbakır Cezaevi’nin anıt müzeye dönüştürülmesi çalışmalarında önemli rol oynayanlar arasında yer alan Diyarbakır Barosu Başkanı Emin Aktar’la, cezaevinin geçmişini, bugünkü çalışmaları ve cezaevlerindeki işkenceyi konuştuk.

Diyarbakır Cezaevi’nin okul mu yoksa müze mi olması  gerektiği tartışması var. Buraya gelene kadar cezaeviyle ilgili neleri konuşmak gerekir?
Diyarbakır Cezaevi neyi ifade ediyor onu görmek gerekir. Burası 12 Eylül zulmünün en yoğun yaşandığı yer. Dünyada işkence yönünden kötü üne sahip 10 cezaevi arasında. Kürt sorununun, Diyarbakır Cezaevi’nde yaşananlar neticesinde ortaya çıktığı yönünde genel bir kanı da var. “Burayı kapatırsak, sorunun kaynağını kuruturuz” diye düşünüyorlar anlaşılan ki, burayı okul haline getirmeyi düşünüyorlar. Bu vahşetin yaşandığı yerin, insan hafızasında varlığını koruması gerekiyor. Bu bir intikam alma fikri değil, bunun gelecek kuşaklarda tekrar yaşanmaması için hatırlanması gerekiyor. Bu nedenle buranın müze hâline gelmesi gerekiyor. Burada zulme göğüs germiş insanlar da böyle istiyor.
Okul olursa ne olur?
Bu ülkenin okullara ihtiyacı  var tabii. Okul yapacak çok arsa da var. Peki burası okul olursa, öğretmenler ne öğretecek. 30 yıl önce burada insanlar, sopalarla dövülerek öldürüldü, insanlara dışkı yedirildi, başları kanalizasyona sokuldu. Burada okuma yazma bilmeyen insanlara marş ezberletildi. Burası bir okuldu zaten. Kim çocuğunu böyle bir vahşetin yaşandığı yere gönderir? Ben göndermem.
Diyarbakır halkının bu tartışmadaki pozisyonu nedir?
Herkes müze olmasını  istiyor. Tüm sivil toplum örgütleri o vahşetin simgeleneceği bir müzenin hazırlanmasını talep ediyor.
Okul fikri nereden çıktı?
Bence kendiliğinden oldu. Yıllardır konuşuluyor, “PKK’yi büyüten bu cezaevinde yaşanan vahşettir” deniyor. Kürt sorununun çözümünü hedefleyen bir süreçte bu adımlardan biri olabilir diye düşünüldü. Artniyetli bir fikir değil. Sayın bakan (Mehdi Eker), 12 Eylül’de yaşananları eksik biliyordu anlaşılan. En kolay akla gelen hayır işi okul yaptırmak. O da onu düşünmüş.
Ülkeyi yöneten partinin, Diyarbakırlı bakanından söz ediyoruz. Nasıl eksik bilir?
Bilmesi gereken şu: Tanıklar sadece orada zulme uğrayanlar değil. Cezaevinde yatanların yakınları ve çevreleri de tanıktır. İnsanlar yakınlarıyla Kürtçe konuşamıyorlardı. Görüşe geldiklerinde, demirparmaklığın arkasında, iki askerin koluna girmiş şekilde görüyorlardı yakınları. İşkence görmüş şekilde görüşe çıkıyorlardı. O dönemde yaşayan avukat ağabeylerimiz, cezaevine yalnız ziyarete gidemediklerini anlatıyorlardı. 5 bin insan 80-84 yılları arasında o cezaevinden geçmişse, en az 200 bin kişi etkilenmiştir. Bu yakınların anlattıkları var. O dönemde cezaevinde yakını olmadığı hâlde, zulme, işkenceye karşı duran insanlar da etkilendi. Bakan beyin bunları bilmesi gerekir.
Hükümetle iletişim kurabiliyor musunuz? Bir dayatma hissediyor musunuz?
Böyle bir problemimiz yok. Orası yasal olarak bakıldığında cezaevi yapacak. Orası okul yapılacaksa da müze yapılacaksa bunun kararını yerel yönetim vermezse, iş tıkanacak. Diyarbakır’daki yerel yöntemlerin DTP’li olması nedeniyle buranın okul olma ihtimali yok bence.
Cezaevinin şu anki durumu nedir?
Adli tutukluların kaldığı bir yer şu an. Kadın ve çocuk koğuşu var.
Bu cezaevinde ve Diyarbakır’daki diğer cezaevinde şu anda bir denetleme sorunu ve işkence tehlikesi var mı?
Hayır. Aynı vahşet bir daha yaşanmaz.
Türkiye hâlâ darbe planlarının yapıldığı bir ülke. Cezaevlerinin durumunu bu nedenle merak ediyoruz. İşkenceye karşı tedbir var mı?
Bizim genel olarak A’dan Z’ye kadar ifade ettiğimiz cezaevi tiplerimiz var. Siyasi tutuklu ve hükümlülerin çoğu, D, E ve H tipi cezaevlerinde yatıyor. Tek kişilik ya da üç kişilik odalardalar. Tabii buralarda F tipleri belirli bir tecrit getiriyor. Sosyalleşme ortamı sağlanırsa koğuş sisteminden daha iyi. İnsan onuruna uygun davranmak gerekir.
Türkiye’deki siyasi suçlu sayısı nedir?
10 bin civarında.
Geçen yıl PKK’lıların işkenceye maruz kaldığı yönünde söylentiler vardı. İşkence ve kötü uygulamalar siyasi suçlular için geçerli mi?
Belli cezaevlerinde bu tür sıkıntılar var. En yaygın sorunlar beslenme ve sağlık konusunda. Son günlerde Güler Zere üzerinden insanların farkına vardığı konu bu. Tedaviler sürdürülemiyor. Milliyetçi eylemlerin güçlü olduğu şehirlerdeki cezaevlerinde bu uygulamalar yoğunlaşıyor. Örneğin Erzurum Cezaevi’nde çok önemli sorunlar var. Mahkûmlar hâlâ yakınlarıyla Kürtçe konuşamıyor. Bu bir pratik haline gelmiş. Mevzuat açısından serbest ama. Diyarbakır’da bazı yerel kanalların izlenmesine izin verilmiyor. Belli yerel gazetelerin içeri girmesinde sıkıntı var.
Terörle mücadele kapsamında cezaevinde bulunan çocuk sayısı  kaç?
20 civarında bu tür tutuklu var. Bu çocuklar tek koğuşta kalıyor. İyi bir havalandırmaya sahip değil, yaz aylarında hava çok sıcak. Çocuklar bu sıcağa dayanamıyor ve bu da eziyete dönüşüyor. Ama Diyarbakır’da işkence var mı derseniz, hayır yok, bu tür bir duyum almadık.
Cezaevleri nasıl olmalı?
Suç işleyen insanı  ayrı bir yere koyarsınız, bu yerin adı cezaevidir. Onun insan olarak hakları olmadığı var sayılamaz. Medeni ve siyasi hakları kısıtlanır. Örneğin oy kullanmak, aday olmak, çocuklar üzerinde velayet hakkını kaybeder, mal alıp satamaz. Ancak kendiyle ilgili hakları korunmak zorundadır. Vücut bütünlüğü, sağlık, eğitim, kültür hakları gibi. İnsan sosyal bir varlıktır ve bu ihtiyaç karşılanmalı. İdeal bir cezaevi diye bir şey yok. Ağır ve hafif cezalara göre ayrı cezaevleri tasarlanabilir. Temel amaç öc almak değil, topluma yeniden kazandırmak olmalı.
Suç  işlemiş bir cezaevini topluma nasıl geri kazandıracağız?
Topluma hizmet edebilir. Herkes lafta askeri darbelere karşı olduğunu söylüyor. Ama pratikte bunun böyle olmadığını görüyoruz. Belli kesimler askerden medet ummuşlardır. Diyarbakır Cezaevi bu nedenle anıt müze hâline gelmesi gerekiyor. O dönemi hatırlatması için orada durmalıdır, darbenin ne olduğunu sürekli göstermelidir.
Ne gibi fikirleriniz var müzeyle ilgili?
O dönemi çağrıştıran bilgiler bulundurulmalı. Kaç kişi işkence görmüş, neden? Kısa yaşam öyküleri, o dönemi anlatan kitapların bulunacağı kitaplar, döneme ait resim ve fotoğraf sergileri. Dönem filmlerinin sergilenmesi düşünülebilir. Hamamda katledilen insanlar var mesela, orayı anlatacak, gerçek bir vahşetin olduğunu gösterecek yer var. Bu tartışmaya açılsın daha çok fikir oluşur.
Eğer devlet bunu kabul eder ve burayı müze yaparsa, 12 Eylül darbecilerinin yargılanması  gerekmez mi? Suçu işleyen devlet sonuç  olarak.
Evet. Bu bir kanıttır ama tonla kanıt var. Bu ülkede 17 yaşında Erdal Eren asıldı. Devlet yasal olarak öldürdü, darbe mevzuatına göre yaptı bunu. Bu da kanıt. İşkencede onlarca insan öldürülmedi mi? Bunların tümü kanıt değil mi? Devlet, devlet olmaktan kaynaklı yetkilerini görevlileri aracılarıyla kullanır. O dönemin görevlileri 12 Eylül cuntacılarıydı. Yapılan 12 Eylül anayasasının 27. yılındayız. Geçici 15. maddeye göre azami zaman aşımı süresi 30 yıl. En uzun süre bu. Vahşet 80-84 yılları arasında yaşanmış. Son suçun 84 başında işlendiğini kabul edersek 25 yıldan fazla zaman geçmiş. CHP’nin geçici 15. maddeyi kaldıralım demesi komedidir. 25 yıldır bu işin yapılması gerekirdi ve artık yapılma şansı yok. Mesele toplumun geçmişiyle yüzleşmesidir. 90’lı yıllarda yaşanmış ve zamana aşımına uğramamış bir sürü mesele var. İnsanlar gözaltında kayboldu, asit kuyularına atıldı. Hayata Dönüş Operasyonu, 2001 yılında oldu. Bunlarla da yüzleşelim. Toplum bunları affedecek ama gerçeği bilerek affedecek.

Y.Aktüel

“Yüzleşme için işkenceciler, çıkıp cesurca anlatsınlar”

17/09/2009 1 comment

nuricabirhaluk12 Eylül darbesinin en ağır uygulamalarına, en beter işkencelerinin ev sahipliğini yapmış olan Diyarbakır Cezaevi yine gündemde. Eski tutuklular buranın bir anıt müze olmasını istiyor, Diyarbakır Barosu da bu girişimi destekliyor. Fakat zulüm görmüş eski tutukluların asıl beklentisi, işkencecilerin tanıklığı.

FOTOĞRAFLAR: GÜVEN POLAT

“Geldiğimiz noktada en temel insani sorunlar bile söz konusu olduğunda hemen bölücülük yaftası yiyorsun. Kardeş, sen önce bana insan olma değerimi iade et. İtibarımı iade et. İnsanım diyebileyim. En temel insan haklarımdan yararlanayım. Seninle birlikte yaşamaya hazırım. Ama sen şiddetle yaklaşırsan olmaz. Ya herkes devlet gibi düşünecek ya da PKK gibi düşünecek. Devlet bunu istiyor. Ya silahı alıp dağa çıkacaksın ya da devletin yanında yer alıp yine dağa çıkacaksın. Takatim yok!”

Bu sözlerin sahibi Nuri Sınır. 1980-1983 yılları arasında Diyarbakır Cezaevi’nde ağır işkencelerden geçti. Davası 12 yıl sürdü ve suçsuz olduğu kanıtlanarak, beraat etti. Ardından devlete manevi tazminat davası açtı, bunu da kazandı. Fakat onun hayatı hiçbir zaman normal bir insanın hayatı gibi olmadı.

Diyarbakır Cezaevi, okula mı yoksa bir anıt müzeye mi dönüşsün tartışmaları sürerken, cezaevinde işkence görmüş eski tutuklularla görüşmek üzere Diyarbakır’a gittik. 12 Eylül darbesinin vahşi uygulamalarının akıl almaz boyutlara ulaştığı bu cezaevinde eziyet görmüş, zulme uğramış eski tutuklular “Diyarbakır 5 nolu Cezaevi Tutuklular Komisyonu” adında bir çalışma grubu oluşturdular. İşte bu komisyonda yer alan Haluk Yıldızhan, Nuri Sınır ve Cabir Yolbaş’la cezaevi yıllarını, sonrasında yaşadıklarını ve şimdi süren müze tartışmalarında aldıkları pozisyonu konuştuk.

İŞKENCECİLER MEKANİZMANIN TANIKLARIDIR

cezaeviÖncelikle belirtelim ki komisyon buranın bir anıt müze hâline gelmesini istiyor. Ancak bunun temel nedeni, toplumun 12 Eylül darbesiyle yüzleşememiş olması. Eski tutuklulardan Haluk Yıldızhan, işkenceye maruz kalmış, onurlarıyla oynanmış bu insanların senelerdir yüzleşmek için ortada olduğunu fakat muhataplarının karşılarına bir türlü çıkmadığını söylüyor. Bu yüzden de Diyarbakır Cezaevi’nin bir anıt müze durumuna getirilmesini istiyor. Haluk Bey’in konuya ilgili düşünceleri gerçekten dikkat çekici: “O uygulamaları bize reva gören yöneticiler hâlâ ayak diretecektir. Örneğin Kemal Yamak’ın böyle bir yüzleşmeyi yaşamadan ölmüş olması hâlâ içime sinmiyor. Ama bu zulmü uygulayan, uygulamak zorunda olanlar vardı. Astsubay, gardiyan, er… Onlar bir mekanizmanın tanığıdır. O yüzden onların da yüreklice ortaya çıkması önemlidir. Cesurca ortaya çıkıp yapılanlara tanıklık etmelidirler. Bu bir çağrıdır. Her kim bu işkenceleri yaptıysa ortaya çıkıp kussunlar. Biz travma yaşıyoruz tamam ama bakın bir arada onurumuzla yaşıyor ve konuşuyoruz. Onlar hiç travma yaşamadılar mı? Onlar da konuşsun.”

Biz ne kadar onları işkence günlerine döndürmemek ve bugün neler yapılabileceğini konuşmak istesek de, söz ister istemez o günlere geliyor. Cabir Yolbaş’ın anlattıklarını dinlerken bir yandan da kendimizi onların yerine koymaya çalışıyoruz. Olmuyor, olması da çok zor: “Koğuşta daha yatmamışız, akşam saat 7. Birden ‘Allah Allah’ sesleri duyuluyordu. ‘Ne oldu, Yunanlılar’la savaş mı çıktı’ diyorduk. Tamam başımıza bir işler geleceğini biliyorduk ama bu kadarını beklemiyorduk. Koğuşlarda üç kişi bir yatakta yatıyorduk ama uyuyamıyorduk. Temizlikte bir hata buluyorlardı, kalaslarla dövmeye başlıyorlardı.”

Bir taraftan da sonrasını  merak ediyoruz. Dışarıda ne oldu? Nuri Sınır yanıtlıyor: “Cezaevinden çıktıktan sonra, aynı okulda okuduğum arkadaşlarım bana selam vermekten korkar oldu. Beni gördüğünde kaldırım değiştiren insanlar oldu. Bir gün birinin yakasına yapıştım, ‘Ben kötü bir şey mi yaptım’ dedim. ‘Siz cezaevinde deşifre oldunuz’ dedi. Düşünebiliyor musun? Aynı sınıfta okuduğum arkadaşım. Sonra faili meçhuller başladı. Faili meçhuller deniyor ama failleri belli insanlardı. Bugün de oluyor. Önce biri öldürülüyor, sonra onun öldürüldüğünü gören öldürülüyor. Dicle kenarında bir torbanın içinde üç ceset bulundu, cadde kenarında üç ceset bulundu. Böyle böyle toplumun tüm değerleri allak bullak edildi.”

Yapılan işkenceler üzerine 78’liler Vakfı uzun bir çalışma yürüttü. İşkenceler anlatıldı ve kaydedildi. Serbesti dergisi bu konuya bütün bir sayısını ayırdı. Haluk Yıldızhan, bu kadar çok şey anlatmalarına rağmen, her şeyi anlatamadıklarını söylüyor. Soruyoruz:

Neden her şeyi anlatamıyorsunuz?
Çünkü uygulamalar o kadar çok ki, günlerce aylarca sürebilecek şeyler. Herkesin her anı programlanmış, düzenli işkence yapılıyor. Düşünebiliyor musunuz insanın tüm doğal ihtiyaçları işkence haline getirildi. Yemek işkence, sigara işkence, uyumak işkence, su içmek işkence, tıraş olmak işkence, yıkanmak işkence. İnsan bilmediği şeyi hayal edemiyor. Canlı fare yedirmeyi anlatamam. Ben size dayağı anlatamam, işkenceyi anlatamam. Yaşamanızı istemem ama anlatabilmem için yaşamış olmanız lazım. 5’e 10 kalasın sivri ucunu anlatmam lazım. Onun arkadan öne doğru gelişini anlatmak, kemikten çıkan sesi anlatmak zor. Önce copu anlatmak, sonra onun ters tarafıyla kolunuzdaki damarların üzerine inişini anlatmak, damarların kabarmasını anlatmak gerekir. Çok zor.

***

Nuri Sınır sözü tekrar alıyor:  “Devlet bizzat tahrik ediyordu. Cezaevinde herkes dibe vurmuştu. İnsanların onurlarıyla oynandı, her şey sıfırlanmıştı. Koğuşta bile bir şey düşünme şansımız kalmadı ki! 24 saat eğitim yaptırıyorlardı. 16 saat yerinde sayarak marş okumanın ne demek olduğunu sen hesap et: “Yıldırımlar yaratan bir neslin ahfadıyız” marşı. Tekrar tekrar. 50 insan. Tahrikler saldırılar oldu. Biz özetle diyoruz ki; insanca yaşama şartları olsun. Yoksa Kürtler çok meraklı değiller yani aman biz ayrılalım diye. Seninle şimdi, burada sohbet ediyoruz, içki de içeriz, plaja da gideriz. Geçmişten böyle gelmiş toplum. İnsanları bu şeylere mecbur eden devletin politikası.”

Ve Nuri Bey tüm olan biteni, açılım tartışmalarını, 12 Eylül tartışmalarını özetleyecek bir cümle kuruyor: “İşkenceyi, zulmü biz gördük ama cezasını tüm Türkiye çekti.”

Y.Aktüel

Peer Gynt Sahnede: Kör Umutların Hayali Kralı

peerPeer Gynt, çölde bir başına, beş parasız kaldığında şu sözleri söyler: “Hayat varsa, umut da var demektir.” Biz de Walter Benjamin’in selamını Peer Gynt’e iletelim: “Eğer elimizde umut diye bir şey hâlâ kalmışsa, bu umutsuzluk adınadır.”

Fotoğraf: Ali Güler

Tiyatro Oyunbaz’ın uzun bir çalışma döneminin ardından geçen sezonun sonunda sahnelediği Peer Gynt adlı oyun, 16 Eylül 2009 tarihinde sezonun ilk performansını gerçekleştirdi. 50 yıldır genel izleyiciye açık bir topluluk tarafından sahnelenmeyen Henrik Ibsen’in klasik eseri, orijinal metinlerine göre beş perdelik bir oyun olmasına rağmen, izlenme koşulları gözönüne alınarak, Tiyatro Oyunbaz tarafından iki perde olarak Bilgi Üniversitesi, Dolapdere Kampüsü’nde izleyiciyle buluşuyor.

Bu oyunu özel yapan kaç perde olduğu değil kuşkusuz. Peer Gynt’ün yazarı Henrik Ibsen, tiyatro ve edebiyat tarihi açısından son derece özel bir isim. 1828 doğumlu Norveçli yazar Ibsen, anarşist yazın açısından büyük öneme sahip.

Kapitalizmin teslim aldığı akıl

Gelelim Peer Gynt’ün (Per Günt) anlam ve önemine. Oyun her yıl, dünyanın en önemli tiyatro grupları tarafından sergileniyor. İşin ilginç yanı oyunun ilk performansı 1867 yılında Danimarka’da gerçekleşmiş ve günümüze kadar batı tiyatrosu Peer Gynt’ü hiçbir zaman gözden ırak tutmamış. Oyunun geçerliliğini koruması ve geçen zamanın bu oyunu daha güçlü bir metin hâline getirmesi boşuna değil.

Peer Gynt, hayalperest ve yalancı bir genç olarak yaşam öyküsüne başlar. Önceleri zengin olan ama parasını har vurup harman savurduğu için yaşamını hamal olarak sonlandıran bir babanın oğlu. Türlü kahramanlık öyküsünü başından geçmiş gibi anlatan Peer Gynt, yaşadığı  dağ köyünün insanları arasında alay konusudur. Fakat Peer Gynt, bir gün kral olmanın hayalini kurmaktadır. Gönlü Peer Gynt’te olan köyün en zengin adamının kızı, başka biriyle evlendirilecekken, herkes onunla alay ettiği için sinirlenen Peer Gynt, gelini bir ren geyiğinin sırtında dağa kaldırır ve onunla birlikte olur. Gelinle birlikte olduktan sonra sarhoş olduğunu söyleyerek birlikte olduğu kadını köye gönderir. Artık köylü tarafından dışlanır ve dağda yaşamaya başlar. Annesinin ölümünün ardından köyle tek bağı, Katolik ve dindar bir ailenin kızı Solveg’dir. Solveg düğün gecesi gönlünü Peer Gynt’e kaptırmıştır ve onun peşinden dağa gelmiştir. Fakat Gynt, cinli perili öykülerden kendine kalanı seçer ve Solveg’i dağda bir başına bırakarak Norveç’ten denizi olan ülkelere göç eder. Gemilerle ABD’ye köle, Çin’e put satan bir adam olarak güce ve paraya sahip olur. Bunu da cinlerden öğrendiği yöntemle gerçekleştirir. Peer Gynt’ün hedefi ömrü boyunca “kendi olmaktır.” Kendi olmayı, arzular, istekler ve amaçlarla donatılmış bir yaşam olarak tanımlar. Daha da ileri gider, “Ben kendimim çünkü param var” der.

Kirli yollardan paraya kavuşan Peer Gynt, elde ettiği güce rağmen, vicdanlı ve kötülük yapmayan biri olduğunu kendine ve tanrıya ara ara anlatır. Parası için ona dalkavukluk eden insanların servetini çalmasıyla çöllerde parasız ve şöhretsiz bir başına kalır Peer Gynt. Tek derdi kendine ayırabildiği az bir parayla Norveç’e dönmek hâline gelir. Gemi kayalıklara çarpar, tüm mürettebat ölür. Birinin canını almak pahasına hayatını kurtaran Gynt, nihayet kasabasına geri döner. Hayatının sonunda Azrail’le yaptığı hesaplaşmalarda, Azrail’in ona söylediği söz mühim: “Akıl ölmedi, kendi olmaktan çıktı.” Peer Gynt fakir bir adam hâline geldikten ve gözlerden uzak, dağlarda yaşayan birine dönüştükten sonra, yaşamasına rağmen ölü olarak bilinir. Peer Gynt’se kendi yalnızlığı ve yarım kalmış günahkârlığıyla sürekli vicdani hesaplaşmalar yaşar. Tanrı onu ne cennete ne de cehenneme alır. “Hatalı üretim” olarak kabul ettiği Gynt’ü tekrar dünyaya göndermeye karar verir.

Oyun kapitalizmin yalnızlaştırdığı ve tektipleştirdiği, aklını yitirmiş insanın, kapitalizm yaşadığı sürece mutsuzluğa ve tamamlanmamışlığa mahkûm biri olduğunu 1800’lü yıllarda söyleyecek kadar önemli bir tarihsel değere sahip. Plazadan, fabrikadan eve döndüğünde kendiyle buluşmayı aklına dahi getiremeyecek insanla, dönecek bir evi olmayan Peer Gynt çok mu farklı yaradılışa sahip acaba? Hayrettir ki; modernizmle beraber aklın yoluna girmiş olan insanlık tarihi, bu aklın doğurduğu ilerlemecilik hedefi nedeniyle, aklın iflasına yol açıyor. O gün köle ticareti yapanla, bugün devlet içinde çete kuranların arasında nasıl bir fark olabilir? O gün put tüccarlığı yapanlarla, bugün cemaatçilikle iktidar sağlayanları birbirinden ayırmak mümkün müdür?

Ibsen, döneminde çok eleştirilmiş bir yazar olmasına rağmen hâlâ sözü geçerliliğini koruyan bir anarşist durumundadır. Onun güncel değerini yitirmesi için, Azrail’in bu sömürü düzeniyle yüzleşmesi gerekiyor. Bu yüzleşme gerçekleştiğinde Ibsen de, bizler de aynı insan olacağız zaten.

Peer Gynt, çölde bir başına, beş parasız kaldığında şu sözleri söyler: “Hayat varsa, umut da var demektir.” Biz de Walter Benjamin’in selamını Peer Gynt’e iletelim: “Eğer elimizde umut diye bir şey hâlâ kalmışsa, bu umutsuzluk adınadır.”

Bianet

Categories: Kültür Sanat Tags: ,

“Hoş geldin yoldaş Livorno”

livorno1İtalya’da liman işçilerinin takımı olarak bilinen, komünizme bağlılığıyla tanınan Cristiano Lucarelli’nin kaptanı olduğu Livorno’nun yolu Adana’ya düştü. Türkiye’deki demiryolu işçilerinin takımı olan Adana Demirspor, bu Serie A takımına ev sahipliği yaptı. “Belki şehre bir film geldi, bir futbol panayırı oldu yazılarda.” Yeni Aktüel oradaydı.

Fotoğraflar: GÜVEN POLAT

Adana Havalimanı’ndayız, hava kararmadan az evvel… Tek tük taraftarlar, ulusal basından bir tek Yeni Aktüel var, yerel basındaki arkadaşlar da gelmiş. Yanlarına gidip tanışıyor, sohbet etmeye başlıyoruz. Bütün gezimiz boyunca duyacağımız “Adana Demirspor, Süper Lig’i hak ediyor” cümlesini ilk defa burada işitiyoruz. Kentte kimse Adana Demirspor’u (ADS) 2. Lig B Kategorisi’ne yakıştırmıyor. Genç bir taraftar geliyor ve birkaç saat sonra yaşanacakların ne anlama geldiğini daha işin başında anlatıyor: “Eskiden istasyonda Mersin’i bekliyorduk, şimdi havaalanında Livorno’yu bekliyoruz, işe bak.”

ADS, mazisi çok güçlü, Adana’da büyük kitleler tarafından desteklenen, demiryolu işçileri olarak tanındıkları için Türkiye’nin birçok kentinde sempatizanları bulunan bir kulüp. Son yıllarda özellikle ADS’nin etkili tribün grubu Şimşekler, dünyada filizlenen “Endüstriyel Futbola Tavır” hattına kulübü hızlı bir şekilde entegre etmişti. Livorno’yu beklerken Şimşekler Grubu’nun basın sözcüsü İbrahim Kandemir’le karşılaşıyoruz ve ondan Livorno maçı sürecini anlatmasını istiyoruz. Kısaca özetlemek gerekirse, yaklaşık iki yıldır taraftarlar arasında internet üzerinden yakınlaşma sağlanmış. “Forza Livorno” adlı internet grubu da bu yakınlaşmada önemli bir işleve sahip. İki tarafın da hayatı algılama biçimi benzerlikler gösterdiği için yazışırken dostluk maçı fikri ortaya çıkıyor, sezon açılışına yetişmese de 4 Eylül 2009 için kulüpler sözleşiyor. İbrahim Bey’e Adana Demirspor’un taraftarlar açısından solun adresi hâline gelip gelmediğini soruyoruz ve ilginç bir yanıt alıyoruz: “Adana Demirspor, endüstriyel futbola karşıdır ve taraftarlar da buna karşıdır. Bu durumun getirisi neyse bu yaşanacaktır. Çok keskin çizgiler çizmeye gerek yok. Bu ailenin içinde sosyalist olmayan insanlar da var. Bunu kabul etmeliyiz, onları görmezden gelemeyiz.”

Yer: Adana, adres: Düşler sokağı

Saatler 20:30’u gösterdiğinde havalimanına Livorno’nun uçağı iniyor. Yaklaşık 2 bin kişi, uçak sesiyle hazır kıta hâline geliveriyor. Cam kapıların ardından Livorno takımı göründüğü an, Livorno’nun resmi marşı olarak kabul edilen “Bella Ciao”, ADS taraftarları tarafından söylenmeye başlıyor. İtalyan futbolcular, fotoğraf makineleriyle ses ve görüntü kaydederken, İtalyanca yazılmış “Hoşgeldin Yoldaş Livorno” pankartını fark ediyorlar. Polis koridoru gevşiyor, ADS taraftarları başta Cristiano Lucarelli olmak üzere futbolcularla ardı ardına fotoğraflar çektiriyor. Adana’da bir futbol masalı yaşanmaya başlıyor.

livorno2Havaalanından, ADS Başkanı Bekir Çınar’ın düzenlediği yemeğe geçiliyor. İki kulübün yöneticileri ve futbolcularıyla biraradayız. Cristiano Lucarelli, hayatında bir ilke imza atıyor ve sıcak pideyi acılı ezmeye bandırıyor. Bu sırada ADS’li futbolcuların yanına geçiyoruz. Takım adına Kaptan Cem Hallaçeli’yle ilginç bir sohbet içinde buluyoruz kendimizi.

*Uzun zamandır beklenen bir maçtı. İnsan ne soracağını da şaşırıyor. Ne diyorsunuz olan bitene?
Biz de ne söyleyeceğimizi şaşırdık. Uzun zamandır Adana’ya bir Avrupa takımı gelmiyor. Başkanlarımız da böyle bir şey düşünmüşler, Livorno’yu davet etmişler. Onlar da kırmamış, gelmiş. Güzel yani, bakın onları yemeğe davet ettik. Yarın da bir maçımız var. Dostluk, kardeşlik çerçevesinde onları ağırlarız, maçımızı yapar ve yolcu ederiz.
*Alt liglerde top oynamak birçok futbolcu için “demotive” olma sebebi oluyor. Fakat siz Adana Demirspor’da büyük camia olmanın tadını alıyorsunuz. Adana Demirspor’da futbolcu olmak nasıl bir duygu?
Ben buranın altyapısından yetiştim. Bu kulüpte olmak çok güzel bir duygu. Bizim yerimiz Süper Lig ve Avrupa. Türkiye’nin birçok yerinde Demirspor’a sempati duyan insan var. Burası büyük bir camia. Bunu her yerde söylüyorum. Şimdi Livorno’yla maç yapıyoruz bakar mısınız?

***
Gerçekten de önemli şeyler söylüyor Cem Hallaçeli. Uzun dönemler Fenerbahçe’de forma giymiş olan ve şimdi ADS’nin teknik direktörlüğünü üstlenen Abdülkerim Durmuş, bu maçın sporcular açısından da farklı anlamları olduğunu anlatıyor. Genç oyuncular açısından bakıldığında ileride Süper Lig’de ve Milli Takımlarda uluslararası maçlara çıkma olasılığı yüksek oyuncular var ama belki de hayatında ilk ve son defa bir yabancı takımla maç yapacak olan oyuncuları da hatırlatıyor Abdülkerim Hoca. İşin böyle de bir insani boyutu var. Dile kolay: Bir Avrupa takımı 30 yıldır ilk defa Adana’ya uğruyor. Hem de bir sivil inisiyatifin neticesinde.

Maç günü gelip çatıyor. Livorno sabah saatlerinde, Aytaç Durak Tesisleri’nde bir ter antrenmanına çıkıyor. Ardından da Livorno yöneticileri, teknik heyeti ve Cristiano Lucarelli’yle ortak basın toplantısı yapılıyor. “Türk futbolunu tanıyor musunuz, Adana’yı nasıl buldunuz” gibi sorularla geçen basın toplantısının ardından aşırı sıcak nedeniyle takımlar dinlenmeye çekiliyor ama bu defa da taraftarlar sokakları hareketlendirmeye başlıyor. Kent merkezinden, Adana 5 Ocak Stadı’na doğru yol alınıyor. Ellerde Che bayrakları, dillerde devrimci sloganlar, Adana cadde ve sokakları adeta bir eylem merkezi gibi… Taraftarlar arasında sürekli bir bilgi akışı var. Bilenler bilmeyenlere Livorno’yu ve Cristiano Lucarelli aforizmalarını anlatıyor. En revaçta olan öyküyse zamanında Lucarelli’nin yaptığı “Benim milli takımım Livorno’dur” açıklaması.

livorno3Maç saati geliyor. Şimşekler grubu tribünlerde yeri göğü inletiyor. Che bayrakları, Deniz Gezmiş resimleri, orak çekiç figürleri. En güzeliyse, ortasında lokomotif bulunan “Raydan Çıktık” pankartı. Faşizmin, cemaatçiliğin ve parasal gücün bu derece hâkim olduğu futbol atmosferinde, raydan çıkmış bir takım ADS. Livorno’ysa onu kutsamaya, onun elinden tutmaya ve onunla dayanışmaya gelmiş. Futbolun Spartaküs’ü, sahaların Don Kişot’u Cristiano Lucarelli’yi tribünler çağırıyor. Lucarelli onları alkışlayarak selamlıyor önce. Birden sahaya Rafet adında bir çocuk atlıyor. Herkes bu ufaklığı çok iyi tanıyor, artık takımın maskotu olmuş. Rafet tutuyor Lucarelli’nin kolundan, götürüyor tribünlere. Cristiano, sol yumruğu havada tekrar selamlıyor Şimşekler’i.

Maç başlıyor, meşaleler yanıyor, itfaiye sıcaklayan tribünleri suluyor. Adana’da bir yaz gecesi, bir futbol düşü gerçek oluyor. Serie A’nın asi çocuğuyla, Adanalı işçi takımı buluşuyor. Sonuç 0-0 berabere ama kimsenin maçı izlediği falan yok. Adana’da dünya değişiyor. Başka bir futbolun mümkün olacağı anlaşılıyor.

LUCARELLİ: “BU KARŞILAMA BİZİM İÇİN BÜYÜK ONUR”

Maçtan bir gün önce akşam yemeğinde biraraya geldiğimiz Cristiano Lucarelli’yle hem Adana seyahati hem de futbolculuğu üzerine konuştuk.

*Adana Demirspor’dan ne zaman haberiniz oldu?
Maçtan 10 gün önce. Maçın kesinleştiği bilgisiyle beraber Adana Demirspor’dan haberimiz oldu.
*Havaalanı karşılamasında sizin marşınız olarak kabul edilen “Bella Ciao”yu duyunca neler hissettiniz?
Çok memnun oldum. Çok hoş bir karşılamaydı ve büyük bir sürpriz oldu. Bunu beklemiyorduk. Bu karşılama bizim için büyük bir onur.
*Livorno’nun İtalya’daki rolünü biliyoruz. Bunun Türkiye’deki karşılığı Adana Demirspor. Sol kültür açısından Livorno’nun liderlik yaptığını düşünüyor musunuz?
Liderlik demek yerine şunu söyleyebilirim, umuyorum ki bu iki takım arasında çok büyük bir dostluk kurulacak. Bunun sağlanması için buradayız ve birlikte özel bir şey yapıyoruz.
*Dergimizde portrenizi yayımladığımızda sizin için “Futbolun Spartaküs’ü” yazdık. Siz kendinizi böyle görüyor musunuz?
Bu sözleriniz için size gerçekten çok teşekkür ederim.
*Biraz da futbol konuşalım. Kariyerinizde 110 gol var ve yeniden Livorno’ya döndünüz. Kaç gol hedefliyorsunuz?
Bu sezon 15 gol atmayı hedefliyorum.
*Çok mütevazı bir futbolcusunuz ve liginizde Mourinho gibi kibirli bir teknik adam var. Mourinho’yu nasıl buluyorsunuz?
Onun çok önemli ve sempatik bir teknik adam olduğunu düşünüyorum. O her zaman doğru bildiğini söyleyen biri.
*Livorno kariyeriniz için son durak mı?
Evet, son durak.

Sahne Senin Tarantino! Göster Kendini!

soysuzlarcetesiTarantino’nun son filmi “Soysuzlar Çetesi” basbayağı belgesel gerçekliğine sahiptir. Tarantino’nun Hitler’e reva gördüğü ölümü desteklemek bizleri, kapitalist gerçekliğin soğuk nesnelliğinden kurtaracak reçete belki de…

Hitler çok nefret edilen bir faşisttir. Özellikle 2. Dünya Savaşı’nın üzerinden hatrı sayılır bir zaman geçtiği için artık insanların fazla da düşünmesine gerek kalmadı. Hitler çok nefret edilen kötü bir adamdır.

Öte yandan bakıldığında sıkça duyabileceğimiz başka bir düşünce daha var. İnsanlar (sağcısı-solcusu) rahatlıkla şunu da söyleyebilir: “Hitler çok zeki bir adamdı.” Bunu duymanın altındaki sebep de yine aynı galiba. Savaşın üzerinden hatrı sayılır bir zamanın geçmiş olması bunu da doğuruyor galiba.

Tabii ki konumuz Tarantino’nun “Soysuzlar Çetesi” adlı filmi. Fakat bu hatırlatmaları yaparak başlamakta yarar vardı çünkü anlaşılan o ki, zaman geçtikçe vahşetin gerçekliğinden de uzaklaşılıyor. Bir faşist hakkında kolayca nesnel değerlendirmeler yapılabiliyor modern zamanlarda. Öldürdüğü, katlettiği, işkence ettiği insanları sayısal veri olarak konuşup geçebiliyoruz. Çünkü kapitalist kültür üretim ağında gerçeklik yüzeyde görünen kadardır. Bilginin derinliği değil, değişim değeri önemlidir.

Bütün bunları göz önüne aldığımızda Tarantino’nun “Soysuzlar Çetesi” adlı filmini bir belgesel niteliğinde izlemek de mümkün. Filmden edinebileceğimiz tüm iletilerin birer “gerçek” olduğunu kabul etmekte bir sakınca yok. Evet bir Nazi subayının şapkasında korsan logosu vardır. Evet Hitler, Paris’te küçük bir sinema salonunda mahsur kalıp, kurşuna dizilerek, suratına onlarca kurşun sıkılarak öldürülmüştür. Gerçek budur.

Anlamların bağlamlarını yitirerek geçişli hâle geldiği, safların sürekli yer değiştirdiği bir ortamda bilgi kaynaklarının sorgulanmasının gereksiz hâle geldiği bir süreç içinde, Hitler’in ölümü bu şekilde gerçekleşmiştir. Türkiye’de bir ilköğretim çocuğunun Hitler’in yarattığı faşizmin neye benzediği konusundaki tek kaynağı, bir korsan DVD’den izlediği “Soysuzlar Çetesi” adlı film olabilir.

Tarantino, bu filmde tanrının simülasyonu olmaya soyunmuştur. Koskoca dünya tarihini baştan yazmış, Hitler gibi bir adamın sonunu kendi getirmek istemiştir. Filmde yarattığı dünyanın tamamı Tarantino’nun kurgusu şeklinde sunuluyor “Soysuzlar Çetesi’nde.” Tarantino bunu filmde defalarca vurguluyor. SS Subayı albayın cebinden çıkan gerçeklik görüntüsünden uzak pipoyla vurguluyor, bu subayın süt içişindeki gerçeküstülüğüyle bunu gösteriyor. Dahası mı?

Soysuzlar Çetesi tarafından alnına gamalı haç çizilerek, timinden kalan tek kişi olarak Hitler’in karşısına çıktığı sahneyi hatırlayın. Hitler, normal bir insan gibi “Soysuzlar Çetesi’nden” kimseye bahsetmemesini istiyor kurtulan askerden. Normalde bir diktatör bu vahşetten ölmeden çıkıp gelen askeri katlettirir. Tarantino’nun Hitler’i bunu akıl etmiyor. Tarantino’nun Hitler’i bir salak gibi, küçük bir sinema salonunda sıkıştırılarak öldürülüyor.

Tarantino bize bir mesaj veriyor. Artık Hitler’e “zeki bir adam demeyin” diyor. Hitler’i nesnel değerlendirerek ona “kahramanlara özgü bir ölümü” yakıştırmayın diyor. Çünkü anlamları üreten de öldüren de gösteri toplumudur artık. İşte Tarantino da gösterinin kendine ait olan kısmında, bir sinema salonunda tarihi kendi vicdanına ve imanına uygun bir şekilde yeniden yazıyor.

Jean Baudrillard’ın bir sözüyle devam edelim. “Artık hiçbir şey (Tanrı bile) sona ererek ya da ölümle yok olmuyor; hızla çoğalarak, sirayet ederek, doygunluk ve şeffaflık yoluyla, bitkinlik ve kökü kazınma yoluyla, simülasyon salgını ve ikincil varoluş olan simülasyona aktarılma yoluyla yok oluyor her şey.”

Tarantino her zaman ki gibi kendine başka bir sahne açıyor. Yeni bir tarih yazıyor, bilgilerin yerini değiştiriyor. Hitler bilgisini, kendi mesaj şifreleriyle doygunluğa ulaştırıyor. Ve Hitler’i kendi evine, bir sinema salonuna sokarak öldürüyor. Hem de yüzü Hitler’e en az benzetilmiş bir Hitler’e yapıyor bunu. Çirkin, saçma sapan, akılsız ve kötü bir Hitler’i, beyazperdede yakıyor.

Bianet

EXCLUSIVE: Cristiano Lucarelli Laments Alessandro Diamanti Loss For Livorno

lucaGoal.com caught up with the veteran striker, who has a penchant for finding the back of the net…

Livorno have returned to Serie A and in the summer brought back one of the club’s all-time greats in Cristiano Lucarelli. The former Shakhtar Donetsk forward is looking to help the Amaranto secure their Serie A status and was kind enough to speak with Goal.com about Livorno and the Serie A in general.

You told Livorno thet they had to sign new players for the upcoming season during the summer months. Now transfer season has finished. Have you changed your mind at all?
We will be a very successful team with our squad. I really believe that.
What do you feel about Alessandro Diamanti’s departure to West Ham?
It’s a bitter blow for Livorno and I am very disheartened. He was a very important player for us.
You have scored 110 goals in your Serie A career. Do you have any specific target for this campaign?
My goal is to score at least 15 goals this season.
Who will be the winner of Serie A this season?
I guess that Inter or Juventus will be the champions of 2009-10.
You’re a modest player and Jose Mourinho, who is known as a very proud person, is in the same league as you now. What is your opinion on him?
I think he’s very important and sympathetic manager. He always tell the truth.
Is Livorno the last stop of your career?
Certainly, it is.

Goal.com