Archive

Archive for June, 2009

“Suretim İnceden Güldü”

canik2Osman Canik’in şiir kitabı  “Suretim inceden güldü” kitapçı raflarındaki yerini aldı.  Giresunlu şair dağları, 12 Eylül’ü, 70’leri, 2006’da başkanlığını yaptığı “Deliler Derneği”ni ve masumiyet çağının masum çocuklarını anlattı.

Fotoğraflar: GÜVEN POLAT

“Denizi severim ama dağları başka severim. Ladin’i severim, Ladin çamını başka severim. Dünyada bana âşık olduğun iki şeyi söyle dersen, bir Ladin ağacı derim, bir Karayemiş derim. Yaprak dökmezler çünkü. Ladin ağacı nerede olursa olsun, dikine büyür. Eğer uç noktada gidecek yeri yoksa kendini ışığa eğmez, intihar eder. Ucunu kesmeye kalkarsan intihar eder. Başka bir ağaçtır Ladin ağacı.”

Osman Canik’le yeni kitabı  üzerine röportaj yapmak için telefonda görüştüğümüzde “İşiniz zor, ben öyle işleri bilmem” diye bir yanıt aldık. Söylediği kadar varmış, biz mi ona sorduk soruları, onun hayata dair sorularını anlamaya mı çalıştık karar sizin.

56 yaşında Canik. Giresun’un dağlarından, yaylalarından 19’unda gelmiş İstanbul’a. Salacak’taki öğrenci evindeyken yüreğinde devrim ateşi yanarmış. Şiirlerinde 12 Eylül’ün kirli elleri geziyor. Öğrenciliğindeki ateşi o eller mi söndürdü? “Değil” diyor, “Biz Fatsa’da, 78’de yenildik. Fatsa örneği yaşandığında, devrimciler yerel yönetimi aldı. O çok başka bir şeydi, o muhteşemdi, o alternatifti. Ondan evvel Çorum ve Sivas’ta birsürü şey oldu. Bu ülkeye en büyük ihanetleri eden adam Süleyman Demirel, o zaman ‘Çorum’u bırakın Fatsa’ya bakın’ demişti. Fatsa’da alternatif bir hayat kuruyordu o çok aşağıladıkları insanlar. Mahkeme kurulmuyordu, insanlar kendi aralarında hallediyordu meselelerini. Kapitalizmin en korktuğu şey oldu, özel mülkiyet sorgulandı orada. Türkiye’nin en büyük travması, Fatsa sendromudur. Türkiye devrimcileri orayı savunamadılar, Fatsa gitti ve Türkiye’de devrimci hareket yenildi. Devrimciler 12 Eylül’de değil, Fatsa’da yenildi. Fatsa düştü. Türkiye, tarihinin en büyük eylem ve organizasyonunu kaybetti. İtiraz yoktu uygulama vardı, kendi hukukunu koymuştu insanlar. Gönüllülük vardı. Meselemiz gönüldü. 12 Eylül kendi hesaplarıyla geldi, onları ben bilemem.”

EYLÜL 12’DEN VURUR

Osman Canik’e 12 Eylül’ü durduk yere değil “Eylül 12’den vurur” şiirinin dizelerini okuduk da sorduk. Şu dizelerle başlıyor şiir: soluklarımızı tutup / kısılan seslerimizle / açan güllerin tanıklığında / baharlardan koparıldık / rövanşsız bir maçla / hayatın dışına atıldık.

70’lerde gençliğini yaşamış insanlarda başka bir şey oluyor. İşkenceler, cani uygulamalar, siyasi cinayetler bir tarafa, başka bir şey var. O dönemi yaşamayanlar fazlaca bilmiyor. “Araziye Uyanlar” adlı şiirinde 70’lerdeki bazı dostlarına kızıyor Canik: en zekilerimiz / en muhaliflerimizdiler / en eğitimlilerimiz / kılıçtan keskinlerimizdiler / en gözü karalarımız / kahramanlarımızdılar / çok hızlı terk ettiler / en erken inip gemilerden / ilk perondan bindiler trenlere / hayatı keşfettiler / ehlileştiler.

Ehlileştiği vakit kızıyorlar dostlarına, işte öyle bir kuşaktan söz ediyoruz ve soruyoruz:
* Nasıl dostluklardı onlar? O kadar acı yaşanmış ama dostluklarınızdan söz ederken gözleriniz parlıyor ve onu anlatın istiyoruz. Ehlileşenlere bu kadar kızabilecek kadar dost olmaktan söz ediyoruz. Nasıl ehlileşiyor insan?
Yaşın kaç Onur?
* 80 doğumluyum.
O tarihi unutma bak. Şimdi reklam piyasasında gördüğün ne kadar abin varsa, vahşi kapitalin mamullerini pazarlamaya yönelik yeteneklerini, akıllarını, gönüllerini, vicdanlarını satan abilerinden söz ediyorum, onların hepsi eski solcudur. Ben onlardan tiksinmiyorum, “tiskiniyorum.”
Dostluklara gelince, biz de yaşayamayacağız bir daha. Hakikaten meram anlatma ustası değilim. Onu yaşamak lazım. Çünkü hesapsızsın, kitapsızsın. Hiçbir beklentin yok. Ben bunu mahallesinde birinden görüp devrimci, sağcı, solcu olmuş insanlar için söylemiyorum, biraz okuyarak kendi belirlediği hayatı yaşamak isteyenler için müthiş bir masumiyet vardı. Yani senin gerekçen ne olursa olsun devrimci ya da muhalif olmak için, oraya gelirken herkes masumlaşıyordu. O seni başka bir şey yapıyordu. İnsanlar çok şey bilmiyordu ama hakikaten masumdu.
* Tamamen apolitik bir çerçeveden bakın lütfen. Ertem Eğilmez’in filmlerinde, Sezen Aksu’nun şarkılarında da sözünü ettiğiniz masumiyet vardı. Sanki 70’lerin bir masumiyeti var. Bu masumiyet nasıl yitirildi? Anadolu’dan gelip İstanbul’da hayat kurmuş bir şairle konuşuyoruz şimdi. Hem de İstanbullu olamamış bir şair.
Aşkı kutsamış bir kuşak düşün. İstanbul’da eğitimini almış, Robert’lerde, Boğaziçi’lerde okumuş insanlar da arkadaşımızdı. Ama 70-80 arasındaki mücadeledeki insanların çoğu taşradan gelmişti. Bu insanlar gelirken yanlarında bir şeyler getirdiler. Bu saflığın vahşi kapitalizm tarafından giderek yok edildiğini gördüm, görüyorum. Sana belki bunu somutlayamam ama nefes alırken, koklarken bunu hissedebilirsin.
Misal; Yılmaz Güney hayranısın. “Umutsuzlar” diye bir filmini izliyorsun. Diyorsun ki “Bu en güzel aşk filmi.” Onu en güzel aşk filmi sanıyorsun. Yılmaz Güney, sevgilisini bir kere öpmüyor. Elinden tutup da saçlarını okşamıyor. Aşkı böyle öğrenmiş bir kuşağız biz. Biz o kadar korkak ve masumduk ki. Sevdiğimize sevdiğimizi söyleyemeyecek kadar yüreksizdik. Ama 100 kişinin içine dalabilecek kadar da cesurduk. Hangisi cesaret bunun? Sevdiğine sevdiğini söyleyemeyecek kadar yüreksizsen sonun yok. Oradan yenildik işte.

***

“Delinin başkanı” olmuş

Sohbetimizi Kadıköy’de bir kafeteryada gerçekleştiriyoruz. Dostları geliyor gidiyor, oturup sohbete katılıyor, Canik hakkında güzel sözler söyleyip gidiyorlar. En çok garsonlar seviyor onu. Bize güzel öyküler anlatıyor ama bu öykülerden bir tanesini biz de bilerek oturmuştuk o masaya. Çanakkale’de kurulan Deliler Derneği. 7 Haziran’da olağan kongresi var derneğin, Osman Canik, 2006 yılında başkanlık yapmış. Anlatmasını istiyoruz:

“Çanakkale’de safiyane bir pikniğe gitmiştik. O gün oldu dernek işi. Takdir edersiniz ki; tıbbi bir delilikten söz etmiyorum. 2006 yılında derneğe başkan olurken bazı vaatlerde bulundum. ‘Aklın zulmüne son vereceğiz’ dedim. Şu gördüğün dünyayı akıllılar yönetmiyor olsa bundan daha kötü olur mu? Akıl ne yapıyor bana söylesene? Edebi metinlerin dışında, Adorno’nun  derinliği (“Akıl için aklın fedası” adlı denemeye gönderme yapıyor) dışında bir fanteziydi. Acaba deliler yönetse dedik. Çıkar ve iktidar duygusunun olmadığı insan delidir herhalde. Akılla hesaplaşmam var, akılla kavgam var.  Belki insanlar bana ‘vasati zekâda olduğu için, zeki insanları kıskanıyor’ diyecekler, desinler. Zekâm yok, vasatım. Ama bu vasat zekâ beni çıkar ve iktidar duygularının dışında bırakacak kadar bir ahlak öğretti. Aklın faşizmi, aklın fetişizmi var. Buna isyan ettik orada.”

Osman Canik’in bir de derdi var. Milyonda bir görülen bir hastalığa yakalanmış; iki kalçasında kemik ölümü gerçekleşmiş, birine protez takmışlar birini ameliyat etmişler. Bastonla yürüyor. Hastalık değil Canik’e koyan. En sevdiği iki şeyi yapamamaktan şikâyetçi. Dereye girip alabalık tutamayacağına, bir de 2600-2700 metreye çıkıp dağlarda özgürce yürüyemeyeceğine yanıyor.

canik1NASIL ŞAİR OLUNUR?

Osman Canik, sohbetimizin başından sonuna kadar “Ben şair değilim, Küçük İskender, Murathan Mungan varken ben haddimi bilirim” dedi. Biz de sorduk:

* Neden şiir yazıyorsunuz o zaman?
Yakup’ta önemli edebiyatçılarla oturduk, rakı içiyorduk. Ben kimseyle edebiyatçı kimlikleriyle arkadaş olmadım ama oradalardı işte. Sene 89, Hürriyet’ten röportaja geldiler. Herkesi tanıyorlar, o yazar, bu şair, bana da sordular “Sen nesin” diye, dedim ki “Ben de vesair.” Neyse ertesi gün telefon çaldı. Giresun’dan annem arıyor: “Reziiil, sen ne biçim adamsın.” “Kadın ne oldu bir söyle”, rakı içerken yarım sayfa fotoğrafım çıkmış, üzerinde “Şair Osman Canik rakı içiyor” yazıyor. Mecburen şair olmak zorunda kaldım, “Yalanım, yalnızım, yanlışım” adında ilk kitabımı yazdım.
* Yok mu yazarken bir muradınız?
Bu kadar kepazeliğin içinde ses çıkarmak gerekiyor. Şiir olsun diye yazmadım. Ben şair değilim, haddimi bilirim. Ama insanın bir derdi olmalı, muradı olmalı. Ben bu düzeni değiştiremiyorum, bu üretim ilişkilerini değiştiremiyorum ama mahallemi değiştirebilirim, çevremdekileri değiştirebilirim.

O gün, “cennet huzurunun kapısında” insanlık öldü

tiananmen14 Haziran 1989’da, Çin’de uygulanan politikaların yarattığı sosyal adaletsizlik ortamını protesto eden öğrencilere yönelik toplu katliamın üzerinden 20 yıl geçti. Ama kaybedilen hayatlar, yaşanan toplumsal travmalar Çin toplumunun hafızasından silinmeyecek şekilde tarih sayfalarında duruyor. İşte yakın tarihin o kanlı yaprağı…

Tam 20 yıl önce, Pekin’in Tiananmen Meydanı’nda çoğunluğu üniversite öğrencisi olan göstericilere karşı devlet eliyle gerçekleştirilen büyük bir katliam yaşandı. Kimi 4 Haziran olayları diye anıyor bu olayı, kimi Tiananmen Katliamı… Çin Halk Cumhuriyeti’nin resmi kayıtlarına göre olaylar esnasında öldürülenlerin sayısı 200-300 arasındaydı. CIA raporlarına göre bu rakam 400-600, Kızılhaç’a göre ise 2-3 bin civarında. Öğrenci protestolarının temelini yolsuzluk, toplumsal çürüme, adam kayırma, baskıcı politikalar ve insan hakları ihlalleri oluşturuyordu.
Çin Halk Cumhuriyeti’ni Tiananmen Katliamı’na götüren sürecin alevlenmesi 1987 yılına denk düşüyor. 1978 yılında Çin Komünist Partisi’nin başına geçerek, Çin Halk Cumhuriyeti’nin de facto lideri durumuna gelen Deng Xiaoping, Mao’dan sonra iktidara gelen ve aralarında Mao’nun karısının da bulunduğu grubu tasfiye ettikten sonra önceki dönemin politikalarından uzaklaşma kararı almıştı. İsteği, yabancı yatırımcıların Çin’e gelmesi ve liberal politikalara geçişti. Uygulanan liberal politikaların ülkede kurumsallaşması ve devletin ekonomi üzerindeki belirleyici rolünün azalması özellikle kentsel yaşamın güçlü olduğu bölgelerde yoğun işsizlik ve enflasyona yol açtı. O dönemde Çin Komünist Partisi genel sekreteri Hu Yaobang, liberal reformlara karşı bayrak açtı ve mevcut ekonomik yapıya ağır eleştiriler getirdi. Bu durum Deng yönetimini rahatsız etti ve ülkede işlerin ters gitmesinin sorumlusu olarak da Hu Yaobang gösterildi. Aynı yıl Hu’nun genel sekreterlik görevinden istifa ettiği haberi duyuldu. Böylelikle Hu Yaobang, toplumsal muhalefetin simgesi haline geldi. 1989 yılında Hu’nun kalp krizi sonucunda ölmesi, toplumsal hareketleri daha da ateşledi. 15 Nisan 1989’daki bu ölümün ardından Hu’nun destekçileri anmaları “iade-i itibar” talebi haline getirdi. Hükümet tarafından Hu’ya yapılacak “iade-i itibar” jesti bir jest olarak kalmayacak, liberal politikaların bir hata olduğunun da kabul edilmesi anlamına gelecekti kuşkusuz. Bu gelişmelerin ardından Deng’le üniversite öğrencileri arasındaki gerilim yükseldi. Deng yaptığı açıklamalarda üniversite öğrencilerinin iç karışıklık çıkarma peşinde olduğunu söylüyordu.

100 bin kişi sokağa çıkınca

tiananmen2Bunun üzerine öğrenciler Deng’in demeçlerini protesto eden büyük eylemler düzenledi. Gençler örgütlenmelerini de Çin Komünist Partisi’nin resmi öğrenci örgütleri dışında gerçekleştirdiler. Başta aydınlar olmak üzere Deng’e karşı ciddi bir tepki yükseliyordu. 4 Mayıs 1989’a gelindiğinde tam 100 bin kişi hükümete karşı Pekin sokaklarındaydı. Hükümet sadece atanmış öğrenci temsilcileriyle görüşmeyi kabul ediyor, özerk grupları göz ardı ediyordu. Mesele büyüyordu. Deng’in suçlamalarını geri çekmesi talebiyle yüzlerce öğrenci Tiananmen Meydanı’nı işgal ederek açlık grevine başladı. Hükümetin grevi sonlandırma taleplerine rağmen, katılımcı sayısı çok kısa zaman içinde binlerle anılmaya başladı.

Deng hükümeti 20 Mayıs’ta sıkıyönetim ilan etti. 1978 yılında “bolluk ve refah” vaadiyle gelen liberal politikaların sonucu 1989’da sıkıyönetime varmıştı. Ancak sıkıyönetim, protestoların ülkenin dört bir yanına yayılmasına yol açtı.

Komünist Parti’nin üst düzey liderleri arasındaki Zhao, göstericilere karşı “yumuşak bir tavır” sergilediği için görevinden çekilmek zorunda kaldı. Deng, Merkezi Ordu Komisyonu’nun başındaydı. Cumhurbaşkanı ise Yang Shangkun’du. Yang da kâğıt üzerinde ordu komutanı olarak görülüyordu. Artık karar verilmişti; isyanın bastırılması için silahlar konuşacaktı.
3 Haziran 1989 gecesi, göstericilere karşı silahlı operasyon başladı. Dış basın neredeyse bir aydır olayları çok yakından takip etmiş, SSCB lideri Gorbaçov’un çabaları sonuç vermemişti. Kentte kontrol noktaları oluştu. Bazı gruplar barışçıl bir şekilde meydanı terk etmek istediler, bazı gruplarsa sonuna kadar mücadele kararı aldı. Gece 22:30 sularında çatışmalar başladı. Meydanda sert müdahaleler olsa da asıl çatışma ve orantısız güç kullanımı ara sokaklardaydı.

tiananmen3Saatler ilerledikçe güvenlik güçlerinin müdahalesi sertleşiyordu. Protestodan vazgeçmek üzere meydandan uzaklaşmaya çalışan öğrenciler dahi kurşunların hedefi oldu. Askerler kalabalığa öylesine rasgele ateş ediyordu ki aralarında birbirlerini vuranlar dahi oldu. 4 Haziran 1989 günü saatler sabah 05:40’ı gösterdiğinde artık Tiananmen Meydanı “barış ve huzur” içinde bir yer haline gelmişti. Ne ateş eden güvenlik güçleri vardı ne de insan hakları ihlallerini protesto eden gencecik öğrenciler: Meydan kan kokuyordu sadece.
Olaylar bütün dünyada yankı buldu. Avustralya hükümeti Çinli üniversite öğrencilerine, kendi okullarının kapısını bedelsiz olarak açacağını açıkladı. Burma’daki cunta yönetimi Çin hükümetini destekleyen açıklamalar yapınca, bu ülkedeki muhalif gruplar da Çinli öğrencileri destekleyen açıklama ve protestolarda bulundu. Önemli Avrupa ülkeleri, bu tip konularda kendi üzerine düşen ezberi tekrarladı: “Olaylar esef verici”ydi ve “Çin Halk Cumhuriyeti bir an önce insan hakları uygulamalarının devreye girmesi konusunda harekete geçmeli”ydi. Ezeli düşman Japonya, Çin Halk Cumhuriyeti’nin yaptıklarını kabul edilemez bulurken, Doğu bloku ülkelerinin birçoğu sosyalizmin kendini yenilemesi gerektiği konusunda hükümet düzeyinde açıklamalarda bulundu. ABD’nin dört bir yanında Çin hükümetini protesto eden eylemler gerçekleşti. 1989 yılında göreve gelen ve 1991 yılında 1. Körfez Savaşı’nı ilan eden “Baba Bush” Çin’le olan askeri ilişkilerinin ve silah alışverişinin durdurulduğunu açıkladı.
Deng’in politikalarıyla Çin Halk Cumhuriyeti yönetiminin daha fazla devam edemeyeceği açıkça ortadaydı. 1992 yılında hükümet görevi devretti. Acılar, insan hakları ihlalleri elbette unutulmadı. Kaybedilen hayatlar, yaşanan toplumsal travmalar Çin toplumunun hafızasından silinmeyecek şekilde tarih sayfalarında duruyor. Benzer olayların yaşandığı birçok ülkede olduğu gibi.