Archive

Archive for November, 2008

“Türk Olmayana Mesafe Koyuyoruz”

tarhanerdemÖnce Barack Obama’nın ABD’nin yeni başkanı olması, ardından Cem Özdemir’in Almanya’da Yeşiller Partisi’ne eşbaşkan seçilmesi akıllara “Türkiye’de toplumun geneline göre farklılık gösteren bir lider çıkar mı” sorusunu getirdi. Biz de Türkiye’de uzun yıllardır siyasi eğilimleri yakından takip eden araştırmacı ve köşe yazarı Tarhan Erdem’e “Türkiye’de nasıl lider olunur”, “Seçmenin bir liderden beklentileri nelerdir” gibi sorular sorduk. Tarhan Erdem, sorularımızı 50 yıllık demokrasi tarihimizden ilginç örnekler vererek yanıtladı.

Fotoğraflar: ERGUN CANDEMİR

Bir süredir gündemimizi yeni liderler meşgul ediyor. Acaba Türkiye’de insanların zihninde nasıl bir siyasi lider modeli var? Kime lider diyoruz, lider üzerinde ne tür özellikler taşıyor ya da taşıması gerekiyor? Gerek seçim tahminlerindeki başarısı gerekse toplumsal eğilimleri yakından takip etmesiyle tanınan Tarhan Erdem’e mikrofon uzattık. Erdem’in toplumun beklentileri ve siyasal atmosferimizle ilgili dikkat çekici tespitleri var.

* Siyasi parti lideri dediğimiz zaman nasıl birini anlıyoruz? Görünüş olarak, hitabet açısından, eğitim geçmişi, etnik kökeni gibi kriterler göz önüne alınıyor mu?
Bir tip oluştuğunu sanmıyorum. Türkiye’de tek partiden çok partili hayata geçerken çok değişiklik oldu. Atatürk ve İnönü’yü ayrı tutarsak, Celal Bayar, Adnan Menderes, sonra Süleyman Demirel gibi gerçek bir parti lideri, Bülent Ecevit, Alparslan Türkeş ve Turgut Özal. Şimdi Tayyip Erdoğan. Devlet Bahçeli ve Tansu Çiller gibi isimler kapı aralığında duruyor. Bu liderler bize sabit bir tipoloji tarif etmiyor.
* Ortak bir payda tarif ediyor mu?
Bazıları Türkiye seçmeninin asırlardan beri gelen eğilimlerinin, bazılarıysa Batılılaşmanın sözcüsü olmuşlar. Ecevit ise o gün halka dayalı bir şeyler yapmaya çalışmış, ama tarihsel perspektifte karşılığını bulamamış. Bazısı uzun bir tarihi, bazılarıysa yeniliği temsil etmiş.
*  Cem Özdemir’in Alman Yeşiller Partisi’ne seçilmesi Türkiye’de çok yankı buldu. Bir Türk’ün Almanya’da bir partiye eşbaşkan olması medyada sevinçle karşılandı. Özdemir Türk olduğu için mi seçildi sizce?
Cem Özdemir samimiyetle bir şey söylüyor: “Benim seçilmem şunu gösterebilir; köken bir memlekette siyaset yapmak için ayraçlardan biri değildir. Almanya’da yaşayan insanlar, insanı söyledikleriyle değerlendiriyor. Bu bakımdan benim seçilmem değerlidir”. Türk olmakla bağıntılı bir özelliğinin olmadığına dikkat çekiyor.
tarhanerdem2* Bir lider etnik kimliğini üzerinde taşıyarak siyaset yapmaya kalksa, Türkiye’de nasıl karşılanır? Bir Rum, bir Ermeni yurttaşımız böyle bir şeye soyunsa ne olur?
Cem Bey’in Almanya’daki durumu Türkiye’deki Ermeni ve Rumların durumundan başka bir şey. Benzetme yapacak olursak bizde Japonya’dan gelecek bir adam olması gerekir. Bizim toplumla Japonlar arasındaki farkla ancak Türklerle Almanlar arasında benzerlik kurulabilir. Sadece 1960’lardan beri Türkler orada. Gerçekten Cem Özdemir’in söylediği gibi adamların kökene bakmadan değerlendirme yaptıkları ortada. Bizde böyle bir şey olamaz. Biz asırlardır birlikte yaşadığımız insanlara karşı bile mesafeliyiz.
* Kasten mi azınlıklara idari görev verilmiyor?
Farkına varmadan bir yerlere getiriyoruz, onun o özelliği ortaya çıktığında “keşke yapmasaydık” diyoruz. Osmanlı yönetiminde de Türkiye’de de çoğunluk ırktan olmayan insanlar bir yere gelmiştir. Ancak kimliğini belli ederek gelmemiştir.
* Obama’nın seçimi de yeni oldu?
Siyah olduğunu ortaya koydu. Hatta babası şöyle, annesi böyle; adamın bütün çocukluğundan itibaren o farklılık söylenerek seçildi.
* Obama’nın karşılığı bizde nedir? Kürt müdür, Alevi bir kadın mıdır, türbanlı biri midir? Nereye oturtabiliriz?
Benzetme yapacaksak, bizim içimizde asırlardır yaşayan birine benzetmek gerekir. Obama o toplumda var. Ama Cem Özdemir’in Almanya’daki durumu Türkiye’dekinden farklı bir durum. O benzetmeyi buraya bağlarsak farklı birini tarif etmek lazım. Yeni tanıştığımız bir adam lazım. Öyle biri Türkiye’de siyasete soyunamaz. Biz onu kabul etmeye hazır değiliz.
* Neden hazır değiliz? Düşünce biçimini mi istemiyoruz, engel nedir?
Öyle biri çıkmıyor, çıkamaz çünkü tahammülümüz az. Biz daha komşumuza tahammül edemiyoruz maalesef. Cem Özdemir’e dönersek, şimdi bidonla davul çalması onun üzerinde suni durmuyor. Adamda bu var. Burada halay çekmesi lazım. Özdemir tipinde bir adam Türkiye’de filizlenmiyor.
*Neden?
Kendimizle hesaplaşmamız lazım. Hesaplaşmıyoruz.
* Hangi konularda?
Alışkanlıklarımızı ve kendimizden olmayanlara karşı durumumuzu güçlendirmeyi seviyoruz. Üstün ırk gibi bir şey demiyorum. Siz benim misafirimsiniz, sizin saçınız siyah benimki beyaz diye mesele çıkarıyorum. Etrafımıza böyle sınırlar çekmememiz, devlet yönetimiyle, gündelik hayatla bu özelliklerin ilgisinin olmadığını söylememiz lazım. Bizim içimizde yaşamayan sonradan Türkiye’de yaşamaya başlayan insanın özelliklerinden rahatsız oluyoruz. Düşününüz; Almanya gibi bir toplumda Müslüman bir ailenin çocuğu Cem Bey. O kadar farklı bir durumda. Halbuki biz “dinin siyasetle ne alakası var” diyemiyoruz. Dinine göre, alışkanlıklarına göre ayrım yapıyoruz.
* Türkiye’de bir değişim ihtiyacı var mı sizce?
Evet.
* Mevcut liderler bu değişimi neden gerçekleştiremiyor?
Şimdi bunun bir iki örneğini yaşadık. Günümüzden örnek verirsek yanlış anlaşılabilir, Turgut Özal’ı ele alalım. Özal geldiğinde ilk üç-dört sene kendisi de farklı davrandı, başka fikirler söyledi, yeni ufuklar açtı, ama sonra kendisi de döndü. O mücadele ettiği kavramlara karşı olmayı bırakıp 87’den sonra karşı olduğu yere geçti. Yenilik, binaları yıkıp yeniden yapmak değil. Liderler zihniyeti değiştiremiyor. Yeniliği bir oy alma aracı olarak görüyor.
* Siyaseten mi devam ettiremiyor, toplumda karşılığı mı yok?
Siyaseten. Seçimleri kazanamayacağını düşünüyor. Özal’ın ilk yıllarda dinle ilişkili tavrı önemliydi. Herkesle aynı mesafedeydi, dindar, hacı, hoca, azınlık fark etmeden yaklaştığını göstermişti. Bu bizim demokratik toplumumuz için önemliydi. Mesela Menderes hiçbir zaman kendisiyle din arasındaki ilişkinin tutumunu tayin etmediğini söylememiş, belli etmemiştir. Süleyman Demirel de öyleydi. Köylünün yanına geçerek işi çözüyordu. Ama Turgut Özal, Menderes ve Demirel’den farklı olarak ilk yıllarda ayrıldı. Sonradan o da aynı çizgiye gelmek ihtiyacı hissetti.
* Cem Boyner ve Cem Uzan gibi hazırlanmış liderler de gördük. O tarz bir lider üretmek mümkün mü? Obama için de benzer şeyler söyleniyor.
Bir toplumu yönetecek liderin laboratuarda elde edilmesi mümkün değildir. Lider, hele 50 yıllık demokratik tecrübesi olan bir memlekette halk eğiliminin sonucu olarak ortaya çıkar. Obama geçen sene başkan olacağım deyip ortaya çıkmadı. Ecevit, CHP’nin başına bir senede gelmedi; 1957’de partiye kaydolup 1971’de genel başkan oldu. Bir siyasi akım vardır, o akımın başına adam bulunur. Buna da Süleyman Demirel örnektir. Bize şöyle bir adam lazım, eğitimi şöyle olsun, ayakkabısı böyle olsun, gözü böyle olsun diye bir lider yaratılamaz. Türkiye yıllardan beri bir lider aramaktadır.
* Sizce halkın eğilimleri doğrultusunda nasıl bir lider lazım?
Parti lideri olmak için 10 senedir bir partide olmak lazım da demiyorum. Seçmen sezer, “Benim aradığım bu” der. Bu bulunamadığı için yeni bir parti kurulamıyor. Yoksa muhafazakâr demokratların karşısında çağdaş demokrat bir parti kurulması bir gereklilik.
* Muhafazakâr demokratlar buldu diyebiliyor musunuz?
Bence bulmuştur. Tayyip Erdoğan diye bakmasak da AKP diye bakabiliriz. Tayyip Erdoğan bunu 2011’e taşıyabilir mi bilmiyoruz, ama buraya kadar getirdi. 2007 seçiminden beri AKP lideri farklı bir siyaset yürütmektedir. Bu aynı eğilimde mi devam edecektir, yoksa değiştirecek midir şu an için bilmiyoruz. Olabilir, olmayabilir ya da parti küçülür. Bizim 50 yıllık demokrasi hayatımızda biri en çok oy alan partinin başına geçip, ayrılırken yüzde 7’lerde bırakmıştır ya da çok küçük bir partiyi birinci parti durumuna getirmiştir. Muhafazakâr demokratların geleceği bu yıllarda inşa ediliyor.
* Çağdaş demokrat diye tarif ettiğiniz kanatta durum nasıl?
O kanat siyaseten boş, ama toplumda bu ihtiyaç var.
* Neden bu karşılık siyasette bulunamıyor?
Bence CHP sebebiyle karşılanamıyor. Birçok insan diyor ki “Bu işi CHP’yle yapalım. CHP var ve buraya iyi yöneticiler koyalım ya da lideri değiştirelim.” Bunlar yapılamaz şeylerdir. CHP’yi tanıyanlar bunu bilir. Parti içi demokrasi yok, partinin yönetici sınıfı böyle bir ilişki biçimi düzenlememiş. Dolayısıyla “CHP’yle bu işin içinden çıkalım” fikrinden vazgeçilmeden çağdaş demokrat parti ve buna uygun lider arayışının karşılığı bulunamayacak.
* Çağdaş demokratlıktan ne kast ediyorsunuz?
Batıya dönük, çağdaş bir yapı.
* AKP de bunu temsil ettiğini söylemiyor mu?
AB konusunda adım atıyor, Avrupa’yla ilişkileri sürdürmek istiyor, ama devlet yeni bir yurttaş tanımına ihtiyaç duyulduğunun farkında değil. Ortadan kaldırılamayacak farklılıklarımızı bilerek devlet yönetmek konusunda adım atmak lazım. Yani Kürt arkadaşım var, Alevi arkadaşım var, dinsiz insanımız var. Etnik farklar ve inanç farklılıkları var. Yaşam anlayışı açısından da büyük farklılıklar var. Bu farklılıkları devlet hayatında tayin edici saymadan devlet yönetmeye çalışmak lazım.
* Önyargılarımız var diyorsunuz. Bu iş nasıl olacak?
İşte onu kırmak lazım. Devlet adamı kıracak bunu. Eğer devlet adamı, siyaset adamı öyle davranırsa o yavaş yavaş halka intikal eder. Ancak siyaset adamı halkın tutumuna göre davranıyor.
* Medyanın rolü bu önyargıları kırmak adına önemli. Medyanın nasıl bir pozisyon alması lazım?
Son zamanlarda medya siyaset yaparak haber verir hale geldi. Son bir iki yıldır bir haberi bir gazetenin hangi eğilimle vereceğini bilmekteyiz.
* Bu durum önyargıların kırılması önünde engel midir?
Türkiye’de bir kutuplaşma var. Sözleri ya da bir eylemleri bu kutuplaşma doğrultusunda değerlendiriyoruz. Bu yaklaşım medyada yüzde 80’in üzerine çıktı. Mustafa filmindeki tartışmayı görüyoruz. Aslında o tartışmanın içinde kimin nerede duracağını önceden yazsaydık, yüzde 80 oranında tahminlerimiz tutardı. İşte engel bu. Bir arayışa imkân vermiyor.
* Toplumda bu arayışı tetikleyen şeyler neler?
Bu kutuplaşma nedeniyle demokrasi arayışı kayboluyor. Bu durum Türkiye’yi çok ciddi problemlere götürüyor. Sizi temin ederim ki Türkiye’de yaşayan insanların yüzde 70’i siyasi eğilimine göre hareket ve sözlerini belirliyor. Üstelik günlük hayatta da böyle. Bu durum doğruları bulmamızın önünde engeldir. Siyasetçinin bunu bilmesi lazım.

Y.Aktüel

Bir rembetiko rüyası

rembetiko1Bu bir “militan müzikolojistin”, Ed Emery’nin öyküsü. 61 yaşındaki bu harika insan, “düşman” diye bilinen birçok etnik kökenden 45 müzisyenin, birlikte şarkılar söyleyip eğlenmesini sağlamış. Öykünün içinde “bazen sevinç bazen keder”, sonunda da nefis iki konser var. Karşınızda Ed Emery ve SOAS Rebetiko Band.

Fotoğraflar: GÜVEN POLAT

Ofiste röportaj ve haberlerin hazırlığı için birtakım yazışmalar yaparken, e-posta kutusuna bir konser linki düştü. Gelen e-posta, 12 Ekim 2008 gecesi, Feriköy Sanat ve Kültür Sevenler Derneği’nde gerçekleşecek bir Rembetiko konserini haber veriyordu. Afişinde hiç tanımadığımız bir müzik topluluğunun adı yazıyordu: “SOAS Rebetiko Band.”

Grubun ismini internette biraz araştırınca, SOAS Rebetico Band’in katılmış olduğu Orient Express Festival’den söz eden bir makaleyi gördük. Le Monde’daki makalenin yazarı Ed Emery’ydi. Grubun İngiltere’de bulunan Türk ve Yunanlılar’dan oluşan rembetiko topluluğu olduğunu ve özel bir öykülerinin olduğunu okurken “Bu sadece bir konser değil, başlı başına bir haber” dedik. Grubun üyeleriyle temasa geçince Ed Emery ismi bir defa daha karşımıza çıktı. Ed, grubun kurucusu ve aynı zamanda menajerliğini de yapıyor. Kısa bir zaman dilimi içinde onunla görüşüp, haberi yetiştirmemiz gerekiyordu ve hızlı bir e-mail trafiğiyle Talimhane Tiyatrosu’nda bir buluşma ayarladık.

Talimhane Tiyatrosu’ndan içeri girdiğimizde, salonun genç çalışanları, genç tiyatrocular ve beyaz saçlı, “Nietzsche bıyıklı” bir adam gördük. Bu adam çevresindekilere konser organizasyonuyla ilgili bir şeyler anlatıyordu. Evet, Ed’miş.

Bir müzikal masal

Birkaç dakika içinde söyleşiye başladık ve SOAS Rebetiko Band’in hikâyesini dinlemeye koyulduk. Aslında bu topluluğun hikâyesi, Ed Emery’nin kişisel tarihinden köklenen bir müzikal masal. Her masalın içinde olduğu gibi bu masalda da dramatik taraflar var. Gelin isterseniz Ed Emery’nin, onu çok kültürlü bir rembetiko grubu kurmaya yönlendiren öyküsüne bir bakalım.

rembetiko2Ed 61 yaşında ve kendini “militan müzikolojist” olarak tanımlıyor. Ed Emery, SOAS’ta  (Londra’daki Doğu ve Afrika Çalışmaları Yüksek Okulu) akademik ve uygulamalı çalışmalarını sürdürüyor. Ed 20 yaşına kadar kendini bir İngiliz olarak tanımlamış. Ama bir gün aklına annesinin Yunan kökenli olduğu düşünce, Yunanistan’daki akrabalarını bulmak için 1968’de Atina’ya gitmiş. Ancak işin içinde tuhaf bir nokta daha var ki; Ed Emery’nin annesinin adı Eleni Bostancıoğlu. Bu soyaddan dolayı, ailesiyle ilgili sorulacak soru sayısı fazlalaşmış. Köken biraz daha araştırılınca ortaya tuhaf bir göç öyküsü çıkmış. Bu göçlerin tamamı politik nedenlerle yapılmış. Ed’in anne tarafı Bolşevik Devrimi’nden önce Rusya ve Gürcistan’da yaşıyormuş. Bolşevik iktidarı fabrikalarına el koyunca aile beş parasız kalarak önce Türkiye’ye, daha sonra da mübadeleyle beraber Yunanistan’a göçmüşler. Hatta Ed’in dayısı İstanbul’a seyahate geldiği sırada yaşama gözlerini yummuş. Bunun üzerine Ed, melez kimliklilik üzerine çalışmaya başlamış. Ed Emery “Tüm bunları öğrendikten sonra ne tam İngiliz, ne yarı Yunan, ne de biraz Türk olmanın mümkün olduğunu anladım” diyor.

Türkiye’ye ilk ziyaret

Tabii bu araştırmalar 1968 yılında Yunanistan’da sürüyor. Ed Emery, Yunanistan’da bulunan akrabaları ve arkadaşlarına Türkiye’ye gitmek istediğini söylüyor. Ed, o dönemde çevresinin ona verdiği tepkiyi bize aktarmak için ses tonunu toklaştırıyor, kaşlarını çatıyor ve “’İstanbul’a gidemezsin! Orası çok kötü bir yer’ dediler” diyor. Tabii ki yıl 68 ve 20’li yaşlarda biri söz konusu olunca, bu tavsiyeler Ed’de daha çok İstanbul’a gelme isteği uyandırıyor ve ilk Türkiye ziyareti gerçekleşiyor. Türkiye kültürü, Anadolu kültürü üzerine sürekli araştırma yapmaya başlıyor.

Burada Ed Emery bandı ileri sarıyor ve ikinci İstanbul ziyaretine, 1999 yılına geliyor. Bu defa amaç daha uzun araştırmalar yapmak. Bir gün Tünel’den Galata Kulesi’ne inerken bir sahafa giriyor. Sahafın raflarında büyük, turuncu bir kitaba rastlıyor. Bu kitap rembetiko müziğiyle ilgili çok detaylı bilgiler içeriyor. Anadolu kültürüyle, Yunan kültürünün birçok ortak noktasına işaret eden bu kitabın yazarının ismi İlyas Petropulos. Ed, isimden anlıyor ki; kendi gibi biri daha bu topraklarda araştırma yaparak bir yerlere ulaşmaya çalışmış. Ed bu kitabı sadece İngilizce’ye çevirmekle kalmıyor, buradan yola çıkarak farklı akademik çalışmalar yapıyor, konferanslar düzenliyor. Bu konferanslardan ilki 2000 yılında Yunanistan’daki Hydra adasında gerçekleşiyor. Konferansın içeriği rembetikoda kullanılan enstrümanlar, kültürel ilişkiler ve bu müziğin felsefesi üzerine. Bu konuya geri döneceğiz ama İlyas Petropulos’a ne olduğunu merak ediyoruz. Acaba Emery ve Petropulos hiç karşılaştılar mı? Evet karşılaştılar.

Ve Emery’nin ağzından İlyas Petropulos’un öyküsünü dinliyoruz: “O harika bir adamdı. Bir anarşistti, sivri politik düşünceleri olan biriydi. Faşist cuntacılar onu bu kitap yüzünden hapse attılar. Ve o davasında kendini savunurken ‘Kültürünüzün temellerinin ne olduğunu, neyi yapmaktan gerçekten hoşlandığınızı kendinize sorun. Şimdi bir imambayıldı yemeye ve üstüne bir Türk kahvesi içmeye ne dersiniz mesela? Ya da bana küfür ederken hangilerini tercih edeceksiniz’ diyor. Evet bizim küfürlerimiz bile birbiriyle aynı. Yani Petropulos önemli bir adam. Biz birçok şeyi Anadolu kültüründen öğrendik. Tabii ki milliyetçiler bu durumdan hiç hoşnut değil.”

Ed bu durumun bir benzerinin SOAS Rebetiko Band’de de gerçekleştiğini anlatıyor. İşin başından beri grupta bulunan iki Londralı Türk var; Cahit Baylav ve Çiğdem Aslan. Rembetiko çalmaya başladıklarında Cahit Baylav ve Çiğdem Aslan birçok şarkı için “Biz bunu biliyoruz” demişler. İmambayıldıya benzeyen bir durum var yani. Birçok Yunanca şarkının Türkçe versiyonlarının olduğunu fark etmişler. Bu durumun kökleri Lozan Antlaşması gereği gerçekleşen mübadeleye dayanıyor. Hıristiyan Yunanlılar Yunanistan’a, Müslüman Türkler Türkiye’ye göçerken yanlarında kulaklarında kalan melodileri de götürmüşler. Emery, “Bir gidin de Pire’nin, Atina’nın yoksul mahallelerini gezin” diyor ve ekliyor: “Duyacağınız şarkılara biraz kulak kabarttığınızda sadece sözlerini anlamayacaksınız.”

Tabii ki uzun yıllardır bu iki “düşman” ülkeyi izleyen ve bu iki topraktan beslenen bir “militan müzisyen”e yaptıkları müziğin iki ülkedeki yansımalarının nasıl olduğunu soruyoruz. Ed’den güçlü bir yanıt geliyor: “Hepimiz dünya vatandaşıyız. İkinci olarak şunu bilmemiz gerekir ki; müzik kimseye ait olamaz, müzik su gibidir ve birçok kültürün karışmasıyla, iç içe geçmesiyle kendine yeni yol ve şekiller bulur. Ve bunları içinde taşıyarak başka yere götürür. Ona kendi başınıza şekil veremezsiniz. Sınırlarınızı ve koyduğunuz engelleri müziğe dayatamazsınız. Milliyetçiliği de yine müzik kıracak, alaşağı edecektir.”

Ed, Beyoğlu’nda yürürken kulağına çok fazla Yunan şarkısı geldiğini ve Türkiye’deki gençlerin bu müziğe çok ilgi duyduğunu belirtiyor. Ancak Yunanistan’da durumun buradaki gibi olmadığını da ekliyor. Oradaki milliyetçilerin, savaşın kötü anılarını asla unutturmak istemediklerini, bu nedenle de Yunanistan’da işlerin daha zor olduğunu söylüyor. Küçük de bir örnek veriyor: “Oradaki insanlar sağcı da solcu da olsalar İstanbul’a Konstantinopolis diyorlar hâlâ.”

“Yunanistan’da zeybek oynamayana erkek demezler”

Biraz daha müzik konuşmak istiyoruz. Türkiye ve Yunanistan coğrafyasında ne tür ortak temaların bulunduğunu soruyoruz; hemen Zeybek dansından söz ediyor. Yunanistan’da birçok kişi Zeybek kelimesinin, Yunan tanrıları Zeus ve Bacchae’den geldiğini iddia ediyormuş. Yani akıl ve ruh tanrıları. Ve bu dansı bilmeyenler Yunanistan’da tam bir erkek olarak kabul edilmiyormuş. Ed bunun dışında Atina Olimpiyatları’nın açılış seremonisini hatırlatıyor. Çalınan eserlerin dokuz sekizlik ritimde, buzuki ve davul eşliğinde gerçekleştiğini söylüyor. Fakat şarkıların söz içeriği olarak birbirinden uzak olduğunu ancak bu konuda da yeterli çalışma olmadığını söylüyor. Bu konu hakkında Stelyo Berberis’in araştırma halinde olduğunu ekliyor. Biz de ekleyelim; Stelyo Berberis, Muammer Ketencioğlu’nun grubunda yer alan bir müzisyen.

Gelelim SOAS Rebetiko Band’e. Grubun aşağı yukarı 45 aktif üyesi var. Çalacakları repertuvara göre bu sayı değişiyor. Grupta Yunanistanlı Yunanlılar, Türkiyeli Türkler, İranlı Ermeni, ABD’li Yahudi, İngiltere’de yaşayan Polonyalı, İranlı Kürt, İrlandalı gibi farklı etnik ve dinî kökenden kişiler var. Grup önce İngiltere’deki barlarda çalmaya başlıyor. Geçen yıl önce İtalya’da sonra Orient Express Festival için İngiltere’de sahneye çıkıp gerçek bir grup haline gelmişler. İngiltere’de sahneye çıktıkları Archola Sahnesi yetkilileriyle Talimhane Tiyatrosu arasında kurulan iletişim, onları İstanbul’a getirmiş. Grubun 12 kişilik bölümüyle fotoğraf çekimi için Galata Kulesi’nde buluştuğumuzda Kıbrıslı üye Nikos Nicolas’la tanışma şansımız oldu. İstanbul’a gelmesinin üzerinden 24 saat bile geçmemişti ama bu kente yerleşmek istediğini, Londra’nın sıkıcı hayatından sonra İstanbul’un onu fena açtığını söylüyordu.

Fotoğraf çekimi için enstrümanlarını çıkarmalarını istiyoruz. Fotoğrafçı arkadaşımız Güven “çalar gibi yapmalarını” istiyor. SOAS Rebetiko Band üyeleri bu isteği gerçekten çalıp söyleyerek karşılıyorlar. Biz de kendimizi nefis şarkılar dinlerken buluyoruz. Şarkı sona erdiğinde inanılmaz bir alkış geliyor. Dönüp arkamıza baktığımızda yaklaşık 250 kişiyi onları dinlerken, enstrüman kutularına bahşiş bırakırken görüyoruz. Kahkahalar eşliğinde şarkılar söyleniyor, fotoğraflar çekiliyor ve dağılıyoruz. Sırada cumartesi ve pazar akşamki konserleri var.

İki nefis konser

Ve 11 Ekim 2008 cumartesi gecesi… Talimhane’deki yol inşaatını takip ettikten sonra, Talimhane Tiyatrosu’nun önündeki kalabalığı görüyoruz. Hem konuklar hem de müzisyenler fuayede bekliyor. Hep birlikte salona giriyoruz. Küçük tiyatronun küçük gösteri salonu herkese yetmeyecek gibi görünüyor. Konuklar yerlere de oturuyor. Kiminin çok iyi müzisyen olduğu anlaşılıyor ama kimi de sadece muhabbetin güzelliği için sahnede. Konser başlıyor, dakikalar ilerliyor ve bütün salon ayakta oynamaya başlamış bile.
Pazar gecesi ikinci konserdeyiz. Feriköy Kültür ve Sanat Sevenler Derneği’nin konser salonu daha küçük. Seyirci grubunda Rumlar ağırlıkta. Biraz daha ağır bir tonda başlıyor ama içkilerin kana karışmasıyla burada da herkes ayağa kalkıyor. Saat 23.00’e doğru konser bitiyor ama gece yeni başlıyor. Asmalımescit’te izleyicilerle topluluk bir barda toplanıp, yeniden çalıp söylemeye başlıyor. İstanbul, güzel bir müzik masalına ev sahibi olmanın hakkını veriyor.

Y.Aktüel