Archive

Archive for September, 2008

“Mağdurlar toplumla birlikte iyileşecek”

kaptanogluÜstünden 28 yıl geçti ama 12 Eylül’ün, sadece direk mağduru olan yüz binlerce insanın değil tüm toplumun üzerindeki hastalıklı etkisi sürüyor. Osmangazi Üniversitesi Psikiyatri Anabilim Dalı öğretim üyelerinden Prof. Dr. Cem Kaptanoğlu’yla, darbenin yaşattığı sosyal travmalar üzerine konuştuk.

FOTOĞRAF: KORAY IŞIK

* 12 Eylül sürecinde pek çok insan, aile ağır travmalar yaşadı. Bu insanlar bugün aramızda. Yaşanan travmaların etkilerini, izlerini toplumda nerelerde görüyoruz?

12 Eylül darbesi, solda yer alan insanlara, sosyalistlere en ağır kişisel acıları yaşattı. Yaşamlarını yitirenler dışında, işkence gören, kaybedilen, sevdiklerini yitiren, ruhsal bedensel sağlıklarını kaybeden yüz binlerce insan var. Aileler dağıldı, on binlerce insan yurtdışında sığınmacı olarak yaşadı, öldü. Acıları, çaresizlikleri gelecek kuşaklara bilinçli veya bilinçdışı olarak aktarıldı. “12 Eylül”ü geçmişe gömemememiz, toplum olarak onunla yüzleşip, duygusal, düşünsel yüklerinden arınamamamızın en ağır etkilerini 12 Eylül’ün bu bireysel mağdurları yaşıyor. Onların eski yaraları yıllardır her işkence haberi, her siyasal cinayet, her darbe girişimiyle tekrar tekrar kanatılıyor. Tek başlarına bu travmanın etkilerinden kurtulabilmeleri mümkün değil. İyileşmeleri toplumla birlikte, toplumun tanıklığıyla olabilir. İyileşme sürecinin gecikmesi öç fantezilerini, şiddeti veya duyarsızlaşıp içe kapanmayı, ruhsal iç patlamaları getirir. Bu tür toplumsal travmalardan sonra bu travmanın etkilerinin yalnızca birinci dereceden mağdurlarıyla sınırlı kalmadığını biliyoruz. Annesinin gözlerindeki hüzünden, babasının televizyondaki bir habere verdiği tepkiden, 12 Eylül’de katledilmiş, cezaevinde ölmüş, yurtdışına kaçmış bir amcanın, yeğenin acıklı öykülerinden genç kuşakların ikincil mağdurlar olarak travmatize olmamaları mümkün değildir. Toplumun çok geniş bir kesimi benzer travmatik anıları doğrudan yaşamış veya tanık olmuştur. İnsanların bir travmadan etkilenmeleri için mutlaka onu yaşamış olmaları gerekmez. Haberdar olmak, bilmek yeterlidir.
* Toplumu, yaşayan canlı bir varlık olarak kabul edersek, toplum askeri bir darbeden nasıl etkilenir, darbe toplumsal olarak nasıl anlamlandırılır?
Darbecilerin söyleminde genellikle ön plana çıkarılan bir “öteki” (komünist, bölücü, dinci vb) olmakla birlikte, toplumu çatışmasız, “tek bir yumruk gibi bir ve bütün” hale getirme, toplumsal çekişmelere son verme arzusuyla yanıp tutuşan darbeciler, toplumun kendi hayallerindeki ideal topluma benzemeyen her farklılığını hızla ötekileştirirler. Askeri yönetimler, bu imkânsız arzularını gerçekleştirmek için şiddet uygularlar, hapsederler, asarlar, yasaklarlar. Toplum mühendisliğinin bu en acımasız biçimi toplumu hiçbir zaman “tek ses, tek vücut” haline getiremez ama toplumu örseler, özgüvenini, gelecek hayallerini, umutlarını elinden alır. Acımasız yasaklarla, cezalarla şartlanmış toplum, tesadüfen birisi elini kaldırsa, tokat yememek için kaçan, örselenmiş çocuk gibidir. Akıldışı yasaklar iç dünyalarına sinmiştir.
* 12 Eylül darbesi ve darbenin getirdiği yaşama kültürü, Türkiye toplumunda ne tür travmatik etkilere yol açtı?
12 Eylül darbesi 28 yıl  önce olmuş ve geçmişte kalmış bir olay değildir. “12 Eylül” bir metafordur, yani yalnızca 12 Eylül 1980 darbesini çağrıştırmaz, temsil etmez zihinlerimizde. O nedenle, “12 Eylül zihniyeti”, “12 Eylül hukuku”, “12 Eylül rejimi” derken olup bitmiş bir darbe, rejim değil kast ettiğimiz. Bu tanımları özel bir devlet-toplum ilişkisinin yerine geçenleri olarak kullanıyoruz. Toplumun kendisi için iyi olanı seçebilecek yeterlilikte olmadığına inanan ve toplum üzerinde onun iyiliği için tahakküm kurup sürdüren bir umutla doğrunun, iyinin tek sahibi narsistik devletle bu ilişkinin mağduru toplum ilişkisinin metaforudur “12 Eylül”. Osmanlı’dan bu yana süregelen bir travmatik devlet-toplum ilişkisinin 28 yıllık adı olmuştur. “12 Eylül”ün 28 yıl sonra bile hâlâ devam ediyor olması, tabii ki bu tarihi takvimdeki yerinden söküp çıkarıp tarihsiz kılan en önemli etkendir. 28 Şubat, 27 Nisan, Sarıkız, Ayışığı, Eldiven… Bunlar “12 Eylül” zihniyetini tekrar iktidara getirmek için değil onun iktidardan düşmesini engellemek için yapılmış veya planlanmış askeri müdahalelerdir. Bu bağlamda Türkiye toplumu geçmişte kalmış bir darbenin travmatik izlerini taşımıyor. Toplum olarak “oh geçti” dememize ve yavaş yavaş güvenlikte olduğumuz, kendi özgür tercihlerimizi yapabileceğimiz duygusunu yaşamamıza izin vermeyen bu kesintisiz darbe rejiminin, 28 yıldır sürdüğünü Ergenekon’la bir kez daha gördük.
* 12 Eylül’ün kendine has uygulamaları neler oldu?
Her darbe başlangıçta, tek güç olduğunu göstererek toplumu teslim alır. Ülke büyük bir cezaevine çevrilir. Özellikle direnmeye çalışanlar ibret olsun diye acımasızca ezilir. 12 Eylül 1980 sonrası bütün bu “şok operasyonları” toplumun gözleri önünde, göstere göstere yapıldı. Güneydoğu’da çok daha uzun ve acımasız olan bu süreçte insanlar “ötekiler”den biri olmadıkları, yani işten atılmadıkları, siyasi mülteci olmadıkları, polisin jandarmanın eline veya cezaevine düşmedikleri, işkence görmedikleri için şanslı olduklarını düşünüyorlardı. Böyle dönemlerde darbecilerin “iyi vatandaş” tanımının dışına çıkmamak hayatta kalmanın temel koşuludur. Saçınız, sakalınız, kitaplığınızdaki kitap, okuduğunuz gazete, dinlediğiniz müzik, konuşurken kullandığınız kelimeler, birlikte görüldüğünüz insanlar, her şeyiniz gözaltındadır artık. Televizyonlarda okunan bildiriler, “ölü ele geçirilmiş” insan cesetleri, yasaklanmış yayınlar sıradan vatandaşların, dolayısıyla toplumun ne yapması nasıl olması gerektiğinin, tersini yaparsa başına nelerin geleceğinin mesajını verir. Kısacası toplum esir alınmıştır. Her darbe topluma, halka karşı yapılır. Darbecileri rahatsız eden toplumun kendi otoritesinin dışında onun için tehdit oluşturan “yıkıcı unsurların oyununa gelmesi”, baştan çıkmasıdır.
* Darbeci zihniyetin korkuları yok mu?
Gerçekte darbecilerin korktukları, toplumun vesayetlerinden çıkacak olgunluğa ulaşmasıdır. Onlar toplumun hep çocuk kalmasını isterler, halkın seçimlerini aşağılarlar, sürü olduğunu, koyun olduğunu söylerler ama yaptıkları her darbe de öncelikle toplumun en bilinçli kesimlerini öncelikle ezer. Askeri darbe yaşamış toplumlar, özgüvenlerini kaybeder, toplumsal taleplerde bulunmanın, bunlar için mücadele etmenin boşuna olduğunu, nasılsa hiçbir şeyi değiştiremeyeceklerine inanmaya başlarlar. Buna psikolojide “öğrenilmiş çaresizlik” deniyor. Her nasıl olursa olsun güçlü olmanın veya güçlüden yana olmanın biricik çözüm olduğuna inanırlar. Şiddetin sorunların çözümünde etkili bir yöntem olduğunu, toplumu akıldışı bir şiddete boğmuş devletin rol modelliğinde kolayca içselleştirirler. Bu gün eğer, ne uğruna olursa olsun “Kurşun atanın da yiyenin de şerefli olduğu” bir ülkede yaşıyorsak bunu “12 Eylül”e borçluyuz.

Y.Aktüel

Advertisements