Murat Şeker Geliyorum Demez

murat-seker-ask-geliyorum-demezAşk Geliyorum Demez, 6 Kasım’da gösterime girdi. Biz de filmin yönetmeni Murat Şeker’le eğlenceli bir söyleşi yaptık. Biz soru sormadan o yanıtlamaya başladı. Onun yanıtıyla başlıyoruz, yanlış anlaşılma olmasın.

Popüler filmde fazla derine inmemek gerekiyor ama çok sığ bir iş yapmak da bize ters. Biz o kadar sığ adamlar değiliz. Bu filmde ben bu ayarı tutturduğumu düşünüyorum. Popüler bir film yapmış olmak, bir filmin altmetni olmayacağı anlamına gelmez.

Sinemada yüzümüzü sokağa dönmek gerekiyor galiba. Film için bir Mahmutpaşa öyküsü seçmiş olmanız sizle ilgili ipucu veriyor. Maslak’ta, Nişantaşı’nda, Cihangir’de sürüp giden hayattan kafanızı çıkarıp, Mahmutpaşa’ya dönme sebebiniz nedir?
En acıklısı şu: Filmin basın gösterimi City’s’de oluyor, galası İstinye Park’ta ama biz Mahmutpaşa’nın filmini yapıyoruz. Yaşadığımız açmazın benim açımdan da göstergesi oldu bu durum. Benim İstanbul’dan anladığım zaten Suriçi, Sultanahmet, Mahmutpaşa. Gerçek İstanbul’u işlediğimizde iş başka şeye dönüyor. Şimdi sitelerde yaşam anlayışı farklı, kenar mahallede farklı ama esas İstanbul’u İstanbul yapan semt kültürü hâlâ var. Bakın dizilerde bile mahalleye girenler başarılı oluyor. Oraya yüzümüzü çevirdiğimiz zaman ne göreceğimiz de yönetmenin kim olduğuna bakıyor. Şimdi ben 20 yıldır Beyoğlu’ndayım. Mekanım var, barım var. “Beyoğlu’nun Arka Sokakları” diye film yapmaya kalksam harika bir film yaparım. Ama kendimi o noktaya atmak istemiyorum. Haberleri bir izliyorsun, felâket, acı, ölüm, cinayet… Ben şimdi buna soyunmak istemiyorum.

Neden?

Bunun manipüle edilmesinin sıkıntısını zaten yaşıyorum. Film yaparken de güleryüzlü bir şeylerle uğraşalım, maksadımız kan, şiddet olmasın, güldürme olsun istedim. Mizahın bir gücü var. Eleştiri de yapabilirsin, güzel olay örgüsü yaptın mı sıkı altmetinler oluşturabilirsin. Gülmek-güldürmek daha da kıymetli bugünlerde. Domuz gribi, Demokratik Açılım vs. her yerde… Biz de güldürelim. Ha ama ileride bir suç filmi yapacağım. Beyoğlu’nda geçen, antin kuntin bir sürü hikaye var. Ama onu da yaparken mizahtan uzak durmayacağım. Toparlarsak sokağa yüzümüzü çevirdiğimizde de iki yol var. Ya onun pisliğini, çarpıklığını ortaya koyabilirsin, ya da toplumsal dayanışmayı gösterebilirsin.

Aşk Geliyorum Demez’de çok sayıda deneyimli oyuncular var. Eski jenerasyon sokağı daha mı iyi biliyor?
Hayır, oraya inanıyor. O dayanışmayı yaşamış, özlemiş ve onun tadına varmış insanlar. Dolayısıyla seve seve oynadılar. Ben 36 yaşımdayım, yine mahallede top oynama dönemine yetiştim. Şimdi Cihangir’de büyüyen çocuk ne yapacak? Bilgisayar başında ne kadar iyi hoş bir çocuk olsa da, ruh hastası manyak olacak. Biz bu filmde mahallede büyümüş adamlarla çalıştık. Zeki Abi de öyle bir insanmış meğer, Altan abi de, Tolgahan da öyle, ben de böyle.

Fenerbahçeli olduğunuzu filmlerinizde göstermekten çekinmiyor musunuz?
Allah’ın bildiğini kuldan esirgemeyelim. Seviyoruz ne yapalım? Handa erkek ağırlıklı bir film çekiyorsun. Maç muhabbeti yapmadan olur mu? Aşk Tutulması’nda sataşma yoktu. Ama handa itişmek lazım. Belli bir çıtada tuttuk. Aslında benim içimden neler geçiyor ama işte…

Ercan Saatçi’nin yaptığı şey gibi mi?
Ya insanlar ona neden o kadar şaşırdı anlamıyorum. Zaten Galatasaraylılar, Fener’i yendiği zaman da böyle konuşmuyor mu; “nası koyduk” falan. Herkes böyle konuşuyor. Bu ülkenin sevinç nidası bu. Küfür ederek seviniyoruz, hepimiz öyle yapıyoruz. Ama biz filmde dozajında tuttuk.

6 Kasım’da gösterime girdiniz. Tesadüf mü?
Şöyle tesadüf. Benim ortağım Timur, Galatasaraylı ama ben gibi koyu bir taraftar değil. O bana “6 Kasım tarihi güzel görünüyor, orada girelim mi filmi” dedi. “Eyvallah, tamam ne yapalım” dedim. Renk belli etmedim. Aradan bir ay falan geçti, Timur öğrenmiş bunu. “Oğlum niye söylemiyorsun, 6-0′ın tarihiymiş” dedi. Sonra “Eee, geçen sefer de Fener filmi yapmıştın zaten” dedi, güldük. O da tam kofti Galatasaraylı. Ama Türk sinemasında zaten Fenerbahçe geleneği var. Hababam Sınıfı’ndan tut Zeki-Metin filmlerine kadar Fenerlilik durumu var filmlerde. Seyirci yabancısı değil yani. Madem Yeşilcam geleneğini devam ettirelim dedik, değil mi?

murat-seker-roportajYeşilçam sinemasını bilmeyen birine bu geleneği nasıl anlatırsınız? Matematiği nedir Yeşilçam’ın?
En temel diyebileceğimiz, orta ve alt sınıf insanların hikayesi. Bu merkezde sosyal çatışma ve sınıf çatışması bulunur. Teknik kaygısı çok güdülmeyen sinematografi, biraz traş olması gerekiyor. Biraz abartalı oyunculuklar ama Hint sineması kadar değil. Biraz büyük oynamak gerekiyor ama tiyatral değil. Sıcak, Akdenizli, yükselişleri ve düşüşleri keskin bir film yapısı.

Hababam Sınıfı’nın yeniden çekilmesi kötü sonuç vermişti. Bu tespite katılıyor musunuz?
Kesinlikle öyle.

Bu durum gözünüzü korkutmadı mı?
Onun kastingi yanlıştı, dili yanlıştı ama benim filmim öykünen bir film değil. Böyle film seyretmeyi de yapmayı da seviyorum. O zamanlar öyle oluyormuş, şimdi böyle oluyor. Benzer dediğimiz şeyler öykünerek değil, hangi konuyu nasıl seçtiğim ve işlediğimle ilgili. Yeni Hababam Sınıfı -mış gibi. Benim yaptığım işi beğenen olur, beğenmeyen olur ama -mış gibi değil. Aşk Geliyorum Demez’de çok iyi bir kast seçimi yapıldı.

Filmin seti de öyküsü gibi sıcak mıydı?
Sabah 8.00′de kalkıyor, öf pöf demeden, “Hadi set var gidiyoruz” diye gidiyordum. Sete herkes öyle gelmiş. Yılmaz Gruda 84 yaşında, yaz günü çekiyoruz, bir gün de gelip “Ben yoruldum” demedi. Yine geliyor kendi üslubuyla “Evet hocam n’apıyoruz” diyor, ben de “Allahına kurban” deyip başlıyorum. Zeki Abi için ters derlerdi, o da öyle. Kadronun tamamı hergelelerden oluştu, Bergüzar da dahil buna. Herkes birbirine sürekli bir şeyler anlatıyor. Altan Erkekli, 25 yaşında biri gibi. Normalde olduğundan yaşlı birini oynadı. Ama rol bitti mi hemen “Muratçım” diye gelip yeni fikirler söylüyor. Ben bu filmde o çok sevdiğimiz Yeşilçam filmlerinin yapım ortamının da aynı sıcaklıkta olduğunu öğrendim.

Zeki Alasya’nın arabadan inip, plaza katlarını çıkmasıyla “Yaşar Usta geliyor” dedik. Sizce geldi mi? Münir Özkul’un yerini tuttu mu?
O sizin ve seyircinin bileceği bir şey tabii ama, evet Yaşar Usta’dır yani o. Zeki Abi birebir o zamanları yaşamış olan adam. Gitti konuşmasını yaptı işte.

Siz neler seviyorsunuz? Hangi yönetmenleri izliyorsunuz?
Yönetmen olma kararını bana verdiren film Tarkovski’nin Stalker’ı. TRT 3′te izlemiştim. Bir de o zamana kadar öyle bir film izlememiştim, büyülendim. Sonra yurtdışından videosunu falan buldum. Çocukken de Orson Welles’in filmini izlemiştim: Dava. O film de izlerken şeytanın içimize girdiği filmlerdendir. Çocukken izledim ama sonradan izleyince tekrar tekrar “neymiş bu” dedim.

Siz yönetmenliğe başladığınızda sizden beklentiler matematik ürünlerden ziyade özgün işlerdi çünkü, o nedenle sordum. Son iki filmde başka bir yolda olduğunuz görünüyor, doğru mu?
İki Süper Film Birden’de ben mizahi bir yol seçeceğimi anladım. O yoldan gidersem kimseye yaranamayacaktım. Bütün festivallere çağırıyorlar, ödül mödül yok, festivalin gülü olup geliyorsun. Alkışlıyorlar. Antalya’da yer gösterici gelip tebrik etmişti, “Bu bunalım filmlerin arasında yüzümüzü güldürdün” demişti. İleride biz oraya döneceğiz ama takkeyi önüme koyduğumda Türkiye’de normal film yapmaya çalışan kimsenin olmadığını gördüm. Ya Avrupa filmlerinin çizgisinde, arthouse filmler ya da kötü ticari filmler yapılıyor. Ben de normal film yapayım dedim. Annem de izlesin, bakkal da izlesin, çok burnubüyük değilse Cihangir’deki entel kardeşlerim de izlesin.

Yeşilçam filmlerini 30 sene sonra televizyonlar yayınlıyor, yine reyting alıyor. Aşk Geliyorum Demez’den böyle bir beklentiniz var mı?
Evet.

Yeşilçam sineması deyince en önemli yönetmen sizce kim?
Mimar Sinan’da okudum ben. Türk sinemasının birçok önemli isminden eğitim aldım. Bir tek yanından bile geçemediğim Ertem Eğilmez oldu. Lütfi Hoca’nın, Yılmaz Güney’in filmleri çok önemli. Lütfi Hoca’nın en iyi filmini al, Yılmaz Güney’in en iyi filmini al, Ertem Eğilmez’in en iyi filmini al. Türk filmi diye halkın sahiplenip onlarca defa izlediği, Ertem Eğilmez’in filmidir. Eğri oturup doğru konuşmak lazım. İkinci kişi Atıf Yılmaz’dır. Benim ulaşmak istediğim seviye bu. En çok sevdiğin kim diye sorarsan, Metin Erksan. O zaten Tarantino. Tarantino’nun şimdi yaptığını adam 40-45 sene evvel yapmış. Suçlular Aramızda diye bir filmi vardır. 10 numara filmdir. Herkes Sevmek Zamanı falan der ama Kadın Hamlet diye bir filmi var, kimse şimdi çekmeye cesaret edemez. Kadın Hamlet nedir ya? Uçmuş adamlar zamanında.

Yönetmen olarak neyin peşindesiniz?
Artistlik yapmak istemiyorum, kaba tabiriyle ekmeğimin peşindeyim ama 20 yıl sonra da çoluk çocuk yaptığım filmi izlemek istiyorum. Kalıcı olsun istiyorum. Cihangir’in, Ulus’un, Radikal gazetesinin övgülerine mazhar olmak için bu işi yapmıyorum. Bu da övünülecek bir şey değil ama politik olarak da o noktada değilim.

Bunu biraz açar mısınız?
Şu an Türkiye karmaşık bir süreçten geçiyor ya. Bu nedenle özgürlük ve demokrasi adına saçmalamak da istemiyorum.

Sizin filminizde de bir politik okuma yapmak mümkün. Mizahi bir film de olsa, sözü edilebilecek bir sınıfsal ayrım koymuşsunuz.
“Zengin kız-fakir oğlan klişesine” çok klişe diyenler olabilir. Diyorum zaten, bu da “hayatın klişesi.” Karl Marx bunun adını koyduğundan beri net, ondan önce de muğlâk olarak devam eden bir durum. Filmin temel meselesinin bu olması gerektiğini düşünüyorum. Yoldan geçen her cipin arkasından en az 10 tane “..mına kodumun zengini” diye küfür sallanıyor. Türkiye’de de böyle dünyadaki her yerde de böyle. Bu bir hınç. Dolayısıyla ben uzun vadede geldiğim yeri ve insanları unutmadan, orta sınıf bir ailenin, orta sınıf bir çocuğu olarak bu noktada durmak istiyorum. “Orta sınıf kaypak, maykap” derler ama herkes orta sınıfta tutunabilmek için yaşar. Oraların sağduyusu ülkeleri ayakta tutuyor. Türkiye’de şu anda bu sağduyuyla oynanıyor. Ben çok rahat orduyu madara edecek bir film yapabilirim. Tam da zamanı, köşeyi de dönerim. Midnight Express’i Türkiye’den yaptım der çıkarım. Ama hayat öyle değil ki.

Sinemasever biri olarak soruyorum. Plaj’da filmi için Sinan Çetin’le çalıştınız. Neden böyle yaptınız?
Necati Tüfenk biliyorsun kendi filmini çekmek için, bir porno film yapımcısıyla anlaşıyordu. En temel iki sebep vardı. İki Süper Film Birden’den kalan laboratuar borçları vardı. Sinan Çetin’den para almak zor derlerdi, peşin aldım, borçları kapatıp rahatça filmi yaptım. Cinsellik meselesi çok tadını çıkarabileceğim bir mesele. Sinan Çetin’i tanıyorum, reklam filmi çekmiştik. Huyunu suyunu da biliyorum fakat işime karışmadı. Ama sonunda filmin afişine bir popo koydu, bir fragman falan… Filmin plajda bir iki sahnesi var. Cinsellik dediğin 30 saniye plajda popolar görünüyor. Gerisi mavra zaten, gırgır. Filmin adı, afişi ve imajı olarak filmi bu hâle getirdi. Filmin zaafları var. Filmi Antalya’da tamamlayamadık, hava bozdu. Kalktık İstanbul’da bitirdik. Kendimiz Necati Tüfenk olursak ne oluyormuşuz onu gördük, bir de borçları kapattık.

Mardinli ocakçı, Dersimli taksici

Memleketin tepesindeki kurumlar, partiler, sıradan vatandaşın aklının almayacağı, almasının da hiç gerekmediği işlerle uğraşıyor. Artık yüzümüzü bu ülkenin ezilen insanlarına çevirmenin vaktidir.

Güzel yurdumuzda bu güzelliğe gölge düşürecek her şey yaşanıyor. Bir takım siyasi partiler var, bunların liderleri var; kimi savcılığa soyunuyor, kimi avukatlığa. En faşist bildiklerimiz seçim meydanlarında urgan fırlatıyor, kendine “sol” diyen gruplar “Onu da asacağız, bunu da asacağız” diye afişler bastırıyor. Devletin koca koca kurumları silahlarıyla siyasete bulaşıyor… Ordu mensupları çetecilikle, emniyet mensupları cemaatçilikle itham ediliyor. Evet bir de cemaatler var. Din temelinde teşkilatlanıp, siyasi rant karşılığında ekonomik rant dağıttıkları iddia ediliyor. Tüm bu manzara karşısında sızdırma belgeler üzerinden gazetecilik kariyerleri yapılıyor. Kimsenin giremediği “gizli ve yetkili” odalara girmek marifet sayılıyor. Gammazcılık, iftiracılık, rantçılık, yandaşlık gibi iddialar altında gazetecilik de her geçen gün itibarını kaybediyor. Sıradan insanların aklının, vicdanının alamayacağı türden olaylar oluyor. Çok yukarılarda bir yerde, aklımızın yetmeyeceği dolaplar dönerken, sıradan insanların günlük hayatları önemsiz birer ayrıntı sadece.

Bunları durduk yere esip gürlemek için hatırlatmıyorum. Zaten hatırlatmaya gerek de yok; her gün gözümüze gözümüze sokulan şeylerden söz ediyorum. Gelin isterseniz biraz da gözümüzden uzak kalanlara bakalım. Geçen hafta yaşadığım iki diyalog ve iki insandan söz edeceğim: Biri taksici, biri ocakçı. Biri Mardinli, diğeri Dersimli.

***
Geçen haftasonu bir spor etkinliği nedeniyle düzenlenen basın gezisi kapsamında Mardin’e düştü yolum. Uçaklar rötar yapınca gece 01.00 sularında kente vardık. Mardin’in o güzel yemeklerinden tatmak için akşam öğünümüzü ufak atıştırmalarla geçiştirdik ama bir de baktık saat gece yarısını geçmiş. Kentte her yer kapanmıştı haliyle, bir çorbacıyı dükkânı kapatırken yakaladık. Bir süre daha açık kalmasını rica ettik. Dükkân sahibi de polislerden izin istedi ve polis gözetiminde yemeğin başına oturduk. Güneydoğu’ya ilk defa gelen bir spor muhabiri, ocakçının yanına giderek kentin güvenli olup olmadığını sordu. Adam bu sorudan öyle sıkılmış ki hepimize dönerek “Ağabeylerim, biz vallah terörist değiliz. Mardinliler terörist değil, etmeyin gözünüzü sevem” dedi. Öyle çok duymuş ki bu soruyu, nasıl teselli edeceğimizi şaşırdık. Ocakçı sözlerine devam etti: “Yok mudur adam öldüren, eli silahlı adam? Vardır. Sizin geldiğiniz yerde adam öldürmüyorlar mı? İstanbullular terörist mi?”

***

Görüyor musunuz? Ne kadar masum bir soru gibi görünüyor oysa: “Buralar güvenli midir?” Ne hâle gelmişiz, baksanıza. Çorbacıdan çıkıp otele dönerken, İstanbul’da kendimi uzunca bir sohbetin içinde bulduğum taksinin şoförü geldi aklıma. Onun da çocukken terk etmek zorunda kaldığı kentin adı Dersim. 1990’da göç etmişler. Tarlaları ve hayvanları varmış ama yöredeki baskılar yüzünden babası malı mülkü satıp, İstanbul’a yerleşmiş. Onun arabasına da gece geç bir saatte, boğazdaki ihtişamlı eğlence merkezlerine yakın bir yerde bindim. Arabaya binip inen insanların ağır parfüm kokuları araca sinmiş, bu nedenle alerjisi tutmuş, öksürüyordu. Camı çerçeveyi açtık, laf da lafı açtı, öyküsünü dinledim. O zamanlar örgüt, ailelerin kız çocuklarını birer haftalığına dağa götürüp, getir götür işlerine baktırır, yemek yaptırır, hizmet ettirir ve haftanın sonunda evine geri bırakırmış. Bazen de bırakmazmış ya da giden kalırmış. Taksici anlatıyor: “Adam ‘keleşle’ geliyor. Babam kendi hâlinde bir adam. Nasıl vermeyeceksin evlâdını? Verince terörist oluyor devletin gözünde, kızının derdi cabası. Vermeyince var hâlini sen düşün. Yapamadı, kaçtı geldi İstanbul’a. Dayımı da çağırdı senelerce, dayım ‘ben yaşayamam oralarda’ dedi, gelmedi. Ayrı düştüğümüze mi yanarsın, ne haber gelecek oradan bilmiyorsun, ona mı yanarsın? Dayımlar çok zorluk çekti ama şimdi diyorum ki cesur olacaksın. Toprağını, memleketini terk etmeyeceksin. Memleketin mis gibi havasını bıraktık, burada parfüm kokusundan nefes alamıyorum. Her türlü mahkûm oluyorsun işte.”

***

İşte o uzun girişi bu iki diyalog yüzünden yazdım. Türkiye çelişkilerin ülkesi. Memleketin cümle parkında tuhaf bir şekilde “Çimlere Basmak Yasaktır” tabelaları durur lâkin filler tepişirken ezilen çimenlik olur. Yukarıda ne oluyorsa aklımız ermiyor işte. Bırakalım şu “belgesel” haberciliği de artık yüzümüzü bu ülkenin insanlarına dönelim. Çimenlik çok ezildi, yıprandı. Artık onu sulayıp yeniden yeşertmenin zamanı gelmedi mi?

Categories: Politika Tags: , ,

“Ortanın solu azgın bir şekilde sağa geçti”

derya2Derya Alabora’nın yoğun iş trafiği arasında ülke gündemine ilişkin bir sohbet gerçekleştirdik. Ünlü aktris “Terörist” diye yargılanan çocukları, toplumsal çürümeyi, siyasetin demokrasiyi nasıl algıladığını, televizyondaki şiddeti ve bir sanatçı olarak aldığı pozisyonu anlattı.

FOTOĞRAFLAR: CEREN CAN

Çağan Irmak’ın vizyondaki filmi Karanlıktakiler’in Umay’ı, ATV’nin yeni dizisi Es Es’in Selmin’i… Derya Alabora, yıllardır sinemada, tiyatroda ve televizyonda aykırı kadınları canlandırıyor. Aykırı bir isim olmak sadece oynadığı rollerde geçerli değil ünlü aktris için. Kadın hakları, çocuk hakları, insan hakları gibi konularda duyarlı bir aktivist, akademide oyuncu yetiştiren bir eğitimci. Deneyimli oyuncu bu kadar gözönündeyken, İstanbul’da olduğu bir ara bize de zaman ayırdı; Derya Alabora’yla Türkiye’nin gündemi üzerine konuştuk.

Toplumsal olayların içinde söz söyleyen, kadının toplumsal hayattaki yeri ve çocuğa uygulanan şiddet gibi konularda öne çıkan bir sanatçısınız. Çocukların terörist diye cezaevine alınması  konusunda ne düşünüyorsunuz? Ne olacak bu çocukların hâli?

Çok korkunç tabii. İki maddede değişiklik yapıldı ama hiçbir işe yaramıyor. Çocuğa, Türk Medeni Kanunu kapsamında indirim uygulanması gerekiyor ama çocukların bazıları 34 yılla yargılanıyor. İndirim uygulasan ne olacak? Çocuklar taş attıkları için cezaevinde yaşıyorlar. Hem de çok kötü şartlardalarmış. Bazısı yazın sıcaktan ve susuzluktan idrarlarını üstlerine bastırmış. Türkiye’de hapishanelerin durumu malum; koşullar korkunç ve bunlar da çocuk. Travma geçiriyorlar. Üstelik yarısından fazlası okuyan çocuklar. İnsanlar onları orada burada dolaşan serseriler sanıyor. Aralarında fen lisesinde okuyanlar var. Polise taş attığı için bu çocukları okuldan koparıp cezaevine koyuyorsun. Okuyan adam yetiştireceğiz derken bambaşka bir şey oluyor. Aileler çocukların korktuğunu, gece uykularından uyandıklarını anlatıyor. Her an tutuklanma korkusu içindeler. Bazısı evden alınıp götürülüyor. Polis, “ellerinde toprak izi var, hem de heyecanlısın” deyip götürüyor. Para cezasına çevirmek için üç yıl kadar bir ceza olması lazım. 34 yıldan söz ediyoruz. Adam öldürenle taş atan arasında bir fark olmasın mı? Ben birini öldüreyim yedi yıl alayım, diğeri taş atsın 34 yıl alsın. Çok acayip bir şey. Bir yandan meseleyi çözümlemeye çalışıyorlar, diğer taraftan bunlar oluyor.

Konuyla ilgili yeterli kamuoyunun oluştuğunu düşünüyor musunuz?
Yok canım, hiç böyle bir şey yok.

Ne yapmak lazım?
Bence hiçbir şey yapılamaz. İnsanların ciğersiz olduğunu düşünüyorum. Algılamalarında problem var herhalde. Cinsiyet ya da milliyetle ilgisi yok, çocuk dünyaya iyi, kötü, suçlu ya da suçsuz olarak gelmez ki! Koşullar onu o duruma getirir. Koşulları düzeltmemiz gerekir önce. Halbuki sonuç insanların nefretine neden oluyor. Sonuca göre insanlar ayaklanıyor. O sonuca nasıl gelindi, ne bedeller ödendi? Bir tepki varsa ortada, bu durduk yere olmaz. Sen mutlu, mesut yaşarken niye tepki gösteresin ki?

Önyargıların kırılması için sanatçıların bir rolü yok mu? Türkiye’de sanatçılar toplumsal konulara yeteri kadar karşı duruyor mu?
Onlar da durmuyor ama tamamen sanatçıyla bir şey olmaz ki! Halkın da bu duyarlılıkta olması  lazım. Kaç tane film çeken, tiyatro yapan insan toplayacaksın? 500 kişiyle hayat değişmez ki. İnsanların buna tepki göstermesi gerekir. Bizde sivil toplum kuruluşları yetersiz. Bir ses yok ortada. Hrant öldürüldüğünde çok şaşırtıcı bir patlama oldu, çok hayret ettim. Onun da arkası gelmedi. Mesela Münevver Karabulut cinayeti… Her gün bütün gazetelerde hiç durmadan yakalanana kadar yazıldı. Tabii yazılsın ama öbürleri niye yazılmıyor? Sadece bu yazılınca ben de başka şeyler arıyorum. Güler Zere bir tarafta duruyor öyle. Ceylan öldürüldü en son. Bazı insanların ölümü kimseye dokunmuyor.

derya1İnsanlar bir şeye tepki verdiğinde terörist gibi algılanmaktan korkuyor olabilir mi?
Naziler milyonlarca insanı yaktılar, sabun yaptılar, gaz odalarına soktular. Buna neden tepki vermedi insanlar? Terörist gibi görünmek mi istemediler? İnsanın özünde olan, tuhaf bir vahşet ve yok etme duygusu var. İktidar duygusunun önüne geçemedikleri için birilerini yok etmeye çalışıyorlar. Bunu da güçleri en çok yetecek kişiler üzerinde yapıyorlar. Onun için yaşamda sanat gerekiyor. Kendimizi başka şekilde eğitmemiz gerekiyor. Bunun okumakla da ilgisi yok Okullarda sadece matematik, geometri, mühendislik bilen insanlar yetiştiriliyor. Şimdiki gençlerin ne edebiyatla, ne sosyolojiyle, ne felsefeyle, ne şiirle, ne resimle, ne müzikle ilgisi var. Tabii sertleşiyorsun böyle olunca. Para şu anda dünyada tek güç. Tek güç para olunca da insanlar birbirini yok etmeye çalışıyor. Yani herhangi bir şekilde güç sağlayamadığın sürece yok olmaya mecbursun. Bu defa insanlar daha da agresifleşiyor.

Suçun fiiliyata dökülmesi de daha kolaylaştı, değil mi?
Tabii ki. Baksana para kazanmak baya zorbalıkla elde edilen bir şey. Eskiden böyle değildi ki. Bir yerleri bitireceksin, okuyacaksın, ya aileden paran olacak ya çok akıllı olacaksın. Şimdi öyle değil. Silahı dayadın mı para kazanmaya başlıyorsun. Ergenekon’a baktığımız zaman, bilinen ama söylenemeyen şeyleri görüyoruz. Korkunç şeyler yaşamışız. Toprağın altından ölüler çıktı, kazıyorsun silah çıkıyor. Bunun karşısında birey olarak nasıl durabiliriz? “Hayır” dediğin zaman beynine bir şey iniyor. Bütün bunlar bir araya geldiğinde korkunç, vahşi şeyler çıkıyor karşına.

Suç  toplumun gözünde normalleşti mi? Olanlar tuhaf da gelmiyor sanırım…
Kanıksadık çünkü. Televizyonlardan naklen Irak Savaşı izledik. Kimse bir şeyden etkilenmiyor. Ne ölümlerden ne katliamlardan etkileniyoruz. Birbirini ekranın önüne atan insan yığınları var. Herkes ekranlarda söz sahibi.  Bazen sabah programlarını dehşetle izliyorum. O programlarda biri çıkıyor ahkâm kesmeye başlıyor. Abi sen kimsin? Yanlış şeyler söylüyorsun. “Bu böyle olmaz” diyorlar çıkıp. “Böyle olmaza” nereden geldin? Kim sana bu hakkı verdi? Bu kadar denetimsiz olabilir mi bir şey? Hayatın içinde televizyonlar, gazeteler. Paparazzi terörü mesela hakikaten korkunç bir şey. İnsanları terörize ediyorlar yani. Bile isteye insanın üzerine gidiyor, sinirlendiriyorlar. Ben bununla ilgili bir oyun yapmak istiyorum.

Rol aldığınız Karanlıktakiler filmi de bir üçüncü sayfa hikayesi. Bizim edebiyatımızda, sinemamızda ya da tiyatromuzda bugüne dair meselelere yer veriliyor mu?
Baksana daha şimdi yeni yeni bazı şeyler konuşuluyor. O kadar yasaklı bir ülkede yaşıyoruz ki. Türkiye’de demokrasi falan yok. Demokratik bir cumhuriyet olmamız gerekiyor. Herkes bir cumhuriyettir gidiyor. Herkesin kendince cumhuriyeti var, cumhuriyet özgürlük demek değil ki! Yanlış algılanıyor bu kavram. İslam Cumhuriyeti de var, bilmem ne cumhuriyeti de var. Önemli olan demokratik cumhuriyet olabilmek. Özgürlükleri oy vermekten farklı olarak anlamak lazım.

Siyasi yelpazemizde bir terslik mi görüyorsunuz?
Ortanın solu dediğimiz partiler resmen sağa geçmiş durumda. Azgın bir şekilde üstelik.  Olmadık yerdeki insanlar özgürlükten bahsederken, bunlar karşı çıkıyor. Sadece muhalefet etmek için, bir şey istediklerinden de değil. Sesleri duyulsun yeter. Kendi iktidar olsa aynı şekilde davranacak. Nedir bu iktidar kaygısı ve kendini gösterme çabası? Birileri bir şey söylüyor, oradan bir savcı dava açıyor. Yargının bağımsız olması lazım. Herkes kafasına göre davranıyor. İnsanlara işkence yapılıyor.

Yargıya güveniyor musunuz?
Güvenmiyorum tabii.

Askerin sivil yargı tarafından yargılanmasını tartışılıyor. Sivil yargının durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bir yerde bozukluk varsa her yerde bozukluk vardır.

Tiyatroda oynayacak mısınız yakınlarda? Oyun seçerken neye dikkat ediyorsunuz?
Ben de başka bir şey yapmak istiyorum. Biraz sert oyun oynamaktan hoşlanıyorum. Hayatın gerçeğini ortaya koyabilmek lazım. Sanat benim için hayat içinde yumuşak bir geçiş değil. Dostoyevski hayatı yumuşak anlatmıyor. Dünyanın en büyük yazarlarına bakın, hepsi sert. Ben bir yaratıcı değilim ama eser yaratanlara baktığınız zaman çok sertler. Hayata karşı o isyan duygusu, ezilmişlik, baskı ya da eksiklik sanatı yaratıyor. Bir anda bir şeyler fışkırıyor. Daha iyi bir yerde yaşıyor olsak, başka türlü düşünülebilir. Afrika’dan Latin Amerika’ya kadar, Asya’dan, Avrupa’ya kadar her yerde savaş var. Bir takım devletlerin baskısı var. Haberlere bak, iyi bir şey görebiliyor musun?

OYUNCULUK EĞİTİMİ  SERT BİR İŞTİR

Derya Alabora, Mimar Sinan Üniversitesi ve Maltepe Üniversitesi’nde oyunculuk eğitimi veriyor. Sohbetimiz sırasında Alabora’yla oyunculuk eğitimi üzerine de konuştuk.

Türkiye’de oyunculuk eğitimi ne durumda?

Çok parlak olduğunu düşünmüyorum. Oyunculuk biraz daha sert bir eğitim gerektiriyor bence. Dustin Hoffman, Rainman’de otistik bir adamı oynuyor mesela. Bunu algılamak, o dünyaya girmek kolay şeyler değil hayatta. Kendini de psikolojik anlamda ortaya koyman, kendinle karşılaşman lazım. Kendi komplekslerimizi, tavırlarımızı, yanlışlarımızı doğrularımızı fark etmemiz gerekiyor. Öbür taraftan rolün psikolojisini anlamak lazım.

İlham gelmiyor mu?
Hayır, bakış açınız ve çalışmayla oluyor. Niye ilham gelsin?

Peki diziler anlattığınız biçimde bir oyunculuk gelişimine olanak sağlıyor mu?
Asla. İzleyicinin de böyle bir şeye dikkat ettiğini sanmıyorum. Orada karakter üzerine uğraşılmış da yaratılmış diye bakmıyorlar. Bakıyorsun en kötü diziler en fazla reytingi alıyor.

“Spor kulüplerinin işlevi siyasete aracı olmak ve işadamlarının açıklarını kapatmaktır!”

metin1Bir zamanlar manşetlerden inmeyen, sporcu hakları adına büyük bir mücadeleye girişen Metin Kurt’un etkileyici yaşam öyküsü Vecdi Çıracıoğlu tarafından kitaplaştırıldı! Biz de “futbolun gladyatörü”yle yaşamı ve memleket sporu üzerine sohbet ettik. Efsane futbolcu; dopingi, şikeyi ve sporun karanlık yollarını anlattı… Anlayana; külhani ama “vicdanlı” bir tonda “hayatın şikeleriyle” ilgili derin sırlar fısıldadı!

Fotoğraflar: MUZAFFER SAĞLAM

68 kuşağı başka türlüymüş. Muhalefeti de başka türlü, müzik festivali de, sinema filmleri de. Gazetecisi de başka türlü, sanatçısı da başka türlü. Futbolcusu mu? Ondan da var. Türkiye futbolunun görünüşte en masum çağı, 60’ların sonu, 70’lerin başı… Endüstriyel futbol dediğimiz gösterinin esamisi okunmuyor henüz. Herkes bir “forma aşkı” lafının peşinde. Bir kişi hariç: Metin Kurt. Galatasaray’ın unutulmaz sağ açığı, bazen de sol açığı. Fakat kuşkusuz ki Türkiye’de futbolun en “sola doğru” olan açığı. Futbolcuların kölelik düzeni içinde, rızası olmadan alınıp satılan mal durumunda olmasına isyan ediyor! Galatasaray’ın ve Milli Takım’ın gözbebeğiyken hak ve adalet mücadelesinin orta yerinde buluyor kendini. Dışlanıyor, sürgün ediliyor. Fakat Metin Kurt, ona inanan hayranlarının desteğiyle ismini ülke futbolunun en dik başlı köşesine yazdırıyor. Sadece bu mu? Şikeyi anlatıyor, dopingi anlatıyor. Tribünlerdeki faşizmi, yönetimlerdeki siyaseti anlatıyor. Yazar Vecdi Çıracıoğlu, Metin Kurt’un sıradışı hayat öyküsünü, ünlü futbolcunun ağzından kitaplaştırdı. Kitabın ismi “Gladyatör”. Hayatını futbolun efendilerine kılıç çekmiş bir spor kölesi olarak geçirmiş Metin Kurt’a da bu isim yakışırdı. Biz de kitap çıkar çıkmaz Vecdi Çıracıoğlu ve Metin Kurt’la buluştuk. O günleri, bugünleri, futbolun Türkiye’deki hallerini konuştuk. Metin Kurt’tan futbolun alternatif tarihi sizlerle!

*Futbolda sendikal hareketi başlattınız. Günümüz futbolunda böyle bir mücadele bilincinden söz etmek çok zor. Sizin içinde bulunduğunuz yapılanmanın yerinde bugün ne var? O işi cemaatler mi görüyor?
Aslında 80 öncesi dönemde spor alanında dinci sporcuların esamisi bile okunmuyordu. Ancak özel salonlarda kendilerini var edebiliyorlardı. İkinci MC hükümeti 1979 yılında Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü’ne Refaattin Şahin’i getirdi. Refaattin Şahin o dönemde etkin olan devrimci, demokrat sporcuları hemen tasfiye etmeye, faşist sporcuları yerleştirmeye başladı. Bu bilinçli bir politikaydı.

*Devrimci sporcuların sayısı çok muydu?
Üç büyük kulübün takım kaptanı, Amatör Sporcular Derneği’nin yöneticileriydi. Mesela Galatasaray kalecisi Eser Özaltındere***, İstanbul şubesinin başkanıydı. Necdet merkez yürütme kurulumuzdaydı. Ankara’da milli atlet ve boksörler vardı. Bunlar bir anda silindi. Bugün tarikatların etkili olmasındaki asıl neden, solun spor alanından çekilmesi ya da çekilmek zorunda kalması. 12 Eylül faşist darbesi, spora da “rap rap” seslerini indirdi. Kendilerine uygun sporcular buldular ve yetiştirdiler.

*Bu durumun sonuçları ne oldu?
Türkiye’de spor geri kaldıysa tarikatların bunda çok önemli payı var. Son dönemlerde sporda örgütlenme olmadığından söz ediliyor. Sporu yönetenler bunu istemiyor, onların istediği zaten tarikatların etkin olması. Şimdi yeniden devreye giriyoruz. 81 yılında yayımladığımız Sportmence dergisini yeniden çıkardık. 2010 yılına sporcular “Spor Emekçileri Sendikası”yla birlikte girecekle

* “Futbola ne oldu da böyle oldu” diye beylik bir soru yönlendirsek, size ayıp mı etmiş oluruz?
Bugün medya sporun sadece tavanını anlatıyor. Kimse tabanla ilgileniyor mu? Gazetelere bakıyorsun, sadece futbol, orada da üç takım. Tabandaki sporcuların hepsi kan ağlıyor. Amatör kulüpte oynayan sporcu da bugün haftada üç-dört antrenman yapmak durumunda. Onlar da aynı işi yapıyor. Önemli olan konu şu: Bugün aslında spor tamamen kitleleri avutmak, uyutmak için kullanılıyor. Spora büyük yatırımlar yapılmıştır ama hepsi yukarıya. Tesisler çimlendirildi, futbol daha popüler hale geldi ama sadece gündem değiştirmek için kullanıldı. Artık spor oyun, sporcu da oyuncu değildir. Finans kapitali sporcuyu şovmen haline getirmiştir. Artık sporcunun sadece saha içi yaşantısı değil, saha dışı yaşantısı da pazarlanıyor.

*Spor kulüplerinin işlevleri nedir peki?
Siyasete aracı olmak ve iş adamlarının açıklarını kapatmak!

*İdeal olanını soruyoruz tabii ki!
Tabanı oyun olmayan, sağlık ve eğitim politikalarından soyutlanmış bir organizasyon, kitleye sağlık ve eğitim getirmez ki. Zaten bu yapıdaki spor, sağlık getirmez. Sağlıklı insanları yarıştırırsınız ancak. Profesyonelliğin de hazırlanış koşulları var. Türkiye’de sporcular kendi yetenekleriyle var oluyor. Kulüpler bir katkı yapmıyor ama iş profesyonel sözleşme yapmaya gelince “yetiştirme bedeli” istiyorlar. Ne veriyorsunuz ki ne istiyorsunuz? Bu yüzden insanlar amatör kulüplerde sporu bırakıyor. Bunlar düzeltilmeli. Spor gelişti deniyor değil mi Türkiye’de? Bu bir sektör değil mi şimdi? Bir sektörün gelişip gelişmediğini nereden anlarız? İthalat ihracat dengesinden. Türkiye’de spor “Birleşmiş Milletler”e döndü. Ama dışarıda sporcunuz yok. Biz gelişmişsek neden ihracat yapamıyoruz?

*Bütün bunların sorumluluğunu kimin alması gerekiyor?
Sporu kim kullanıyorsa bu işin faturasını o ödeyecek. Bunu ödetmek için de devletin spor yasası çıkarması lazım. Düşünebiliyor musunuz, devletin sporla ilgili yasası yok. Milyonlarca dolarlık paralar dönüyor, bunun yasası yok.

*Futbola başlarken böyle bir yapının içine girdiğinizin farkında mıydınız?
Benim abim de ünlü bir futbolcuydu. Sporcu olmaya başladığım ve yukarı tırmanmaya başladığım dönemlerde abim düşüşe geçmişti. Ben onun sonunu gördüm. Bir yere kadar kullanılıp posası çıkarılmış bir limon gibi köşeye atıldığını gördüm. Ben para kazanmak ve ailemi geçindirmek için bu işe girdim. Yoksa bir aşkla başlamadım.

*Kitapta “Futbol topundan başka hiçbir sevgiliniz olmayacak” diyorsunuz ama…
Ama o mecbur. Başka türlü başarılı olamazsınız. Geçim kaynağınız bu olduğuna göre ona göre davranmaya mecbursunuz. Bu noktadan yola çıktığında nasıl kullanıldığını da biliyorsun. Önce sezgi yoluyla fark ediyorsun, sonra başına geliyor. Haksızlıkları görüyorsun ama bunun kökeniyle ilgili bilince varamıyorsun. Bunun için isyan başlattım. Mücadele ettikçe, okudukça, öğrendikçe burada sınıfsal kökenli bir mesele olduğunu görüyorsun.

*Doping konusunda da açıklamalarınız oldu. Nedir bu doping kullanma hikâyesi?
Bizim dönemimizde bugüne göre çok fazla kullanılıyordu. Kontrol yoktu tabii. Galatasaray’ın üç yıl üst üste şampiyon olmasında dopingin büyük etkisi vardır. Yani yapmaman imkânsız. Ben kendime iyi baktığım için genelde kullanmazdım. “Sen mi düşünüyorsun kendini bir tek, takım ruhu için” derler, verirlerdi ilacı. Rakip de kullanıyordu zaten. Bizim dönemimizde doping kullanmayan futbolcu istisnadır.

*O dönemde futbolcuların spor hayatı yaş 30’a gelince bitiyordu. Dopingin etkisi mi bu?
Tabii canım. Amatör kümede bile öyle. Hastalanan, sakatlanan, hepsi doping yüzünden. Benim futbolcu olmam da doping sayesindedir. Ankara’da Altay’la Beşiktaş’a karşı Cumhurbaşkanlığı Kupası maçı oynamıştık. Bilerek almadım ama. İlk 11’e alınmayı beklemiyordum. Soyunma odasında çok heyecanlıydım. “Heyecan hapı” diye verdiler. “Tamam abi, ver!” dedim. O ilacı almasaydım belki hiç başarılı olamazdım. Belki şu anda aynı masada oturmuyorduk.

*Şike meselesine gelelim. Şike nasıl yapılır?
Bakın üç türlü şike vardır. 1) Hatır şikesi 2) Parayla şike 3) Gönlün el vermez! O masum olanı! Bir maçta ben gol attığım için üzülmüştüm mesela. Beşiktaş maçıydı, Beşiktaş küme düşüyordu. Biz o maçta Beşiktaş’ı yenmek istemiyorduk. Bize kimse bir şey söylememişti ama gönlümüz Beşiktaş’ın düşmesine el vermiyordu. 80’inci dakika falandı. Beşiktaş 1-0 galipti. O sırada top bana geldi, vurdum gol oldu. Maç 1-1’e geldi. Sevinemedim gole!

*Net bir soru: Galatasaraylı mısınız?
Hayır! Türk sporunda muhalif biriyim. Hiçbir takımı da tutmuyorum. Sporcudan yanayım. Hatta bu kimliklerin açıklanmasını doğru ve samimi bulmuyorum. Bu işin içine girmiş kişi için renk aşkı söz konusu değildir. Çocukken mahallenin bakkalı bize siyah-beyaz forma aldı, Beşiktaşlı olduk. Daha sonra abim Galatasaray’da oynamaya başladı, Galatasaraylı olduk. Sonra abim Fenerbahçe’ye geçti, Fenerbahçeli olduk. Ben Galatasaray’a geçtim, Galatasaraylı olduk.

*Diyarbakırspor’un gittiği her ilde “Kahrolsun PKK” diye karşılanmasına ne diyorsunuz?
12 Eylül cuntası sporu şovenist kitlenin eline verdi, Kürt kökenli insanların yoğun yaşadığı bölgelerde sporu devreye sokarak, yöredeki gençleri uysallaştırma politikası güttü. Bu politikanın gereği olarak o bölgedeki bazı takımlar lige çıkarıldı. Bu takımlardan biri de Diyarbakırspor. Bu öykü diğer bölge insanları tarafından da bilinmektedir. Bu nedenle Diyarbakır’ın haksız bir şekilde lige çıkarılmasından doğan tepki var. Bu tepkiyi sporu siyasi amaçla kullanmak isteyen güçler, başka yöne kanalize edip Diyarbakırspor’u “tu kaka” haline getirmiştir. Burada Diyarbakır’ın da Diyarbakırspor’un da bir suçu yok. Kulüp kullanılıyor!

metin3BİR GLADYATÖRÜN ANILARI

*Kondüsyon antrenmanını Beşiktaş yokuşunda otobüslerle yarışarak yapmışsınız. Kondüsyon salonları olmadığı için bir eksiklik hissettiniz mi?
O döneme göre eksik hissetmiyorsunuz. Ben Milli Takım’da oynayana kadar hoca falan görmedim. Göstermelik bir hoca vardı ama biz kafamıza göre çıkıp oynuyorduk. Taktikti bilmem neydi yoktu. İlk defa krokiyi, taktiği Abdullah Gegiç’le gördük. Sonra Galatasaray’da Brian Birch’le tanıştık. Galatasaray’daki ilk maçın ardından Birch beni yanına çekti, “Bana da çalım atsaydın keşke. Böyle oynarsan hep yanımda oturursun” dedi. Milli futbolcu olarak Galatasaray’a gelmişim, Birch bana bunları söyledi. Asıl eksik buydu.

*Futbolcu kaçırma işleri nasıl oluyor? Hiç mi size soran olmuyordu kaçırılırken?
Mesela Galatasaray’a –sözümona- kaçırıldım. Beni Kınalıada’ya götürdüler. Gözetim altında tutuyorlar, bir başka kulüple görüştürmüyorlar… Yoksa senin rızan olmadan olmaz.

*Altay’a kaçırılmanızın detaylarını anlatır mısınız?
O zaman benim söz hakkım yoktu. Benim hakkımdaki kararları ağabeyim veriyordu. Hatta lise bitirme sınavlarım vardı. Bir dersin sınavına giremedim. “Biz İzmir’de sana okul ayarlar, Eylül’de çözeriz” dediler. Ben lise diplomamı 78 yılında alabildim. Dışarıdan bitirme imtihanlarına girdim.

*Adidas kramponlar piyasaya çıkmasına rağmen siz Rum Dinyakos Usta’nın yaptığı ayakkabıları giyermişsiniz? Neden böyle yaptınız?

Adidas marka futbol ayakkabılarına bir türlü alışamadım. 71 yılında Köln’de Almanya, Müller’li Beckhenbauer’li kadroyla maç yapacağız. Adidas herkese birer ayakkabı hediye etti ve “Maçta mutlaka bunları giyeceksiniz” dediler. Şimdi benim ayakkabının modeli Müller. Karşımda Müller oynuyor. Diğerinin ayağındaki Beckhenbauer, karşımızda o da var. Kardeşim; mecburen giydik ayakkabıları. Bütün ayaklarımız yara oldu. Yeni ayakkabıyla maça çıkılmayacağını bilmiyoruz ki. En az dört-beş kere giydikten sonra maça çıkılırmış, ne bilelim? Dedim bundan sonra Adidas giymem. Dinyakos sağlam bir ayakkabıydı, çamurlu sahalara uygundu. Adidas hafif bir ayakkabı olduğu için çamurda, balçıkta ayağımızdan çıkardı. Sahanın durumuna göre kramponlara bir “kabara” (ayakkabı çivisi) daha çakarsın, boyunu yükseltirsin. Adidas kenarları, içi süngerli, bilekleri koruyan bir sistem yapmıştı ama çoğu futbolcu sahanın etkisiyle Dinyakos ustanın ayakkabılarını kullandı. Atlet ayakkabısından, altını da postaldan yapardı. Biz tekmelik de kullanmadık. Araba lastiğinden tekmelik yapılırdı. Dinyakos ayakkabıları şöyle yapıyor: Atlet ayakkabılarından çivileri çıkarıyor, iki kemer öne çakıyor bir de arkaya takıyor. Onlara kramponları takıyor. Çamurda üç kabara, normalde iki kabara!

*Sahanın sadece çimenlik kısmında oynarmışsınız…
Orta taraf tarla gibiydi. Sezon başı çim olurdu, üç-dört maç sonra tarlaya dönerdi sahalar. Ama kenarlar biraz çim kalırdı. Ben süratli ve teknik bir futbolcu olduğum için çim alan benim için avantajlıydı. Oyun tarzım da öyleydi. Bizim rakipler hep savunma yapardı. Taktik olarak sahayı geniş kullanmak gerekiyordu. Bana verilen görev de rakip savunmayı açmak. Sıradan sporsevere bunu anlatmak zor. Duruyor duruyor, “Neden ortaya gitmiyorsun” diyor arkadaş. Ben de döndüm “Ben halkçı değil miyim, halka en yakın yerde oynuyorum” dedim.

METİN KURT KANUNLARI

1) Çocuklar yarıştırılmayacak, eğitilecek. Oyun özgürlük, spor tutsaklıktır. Çocuğu 12 yaşında yarıştırmaya başlıyorsan, çocuğu başka bir şey için kullanıyorsun demektir. Bu katliamdır. Çocuğun kendine güvenini de kaybettirirsin.
2) Sporcu korunacak. Sporcuların hepsi yalnız, etrafları “Brütüsler”le dolu. Sporcular örgütlenerek korunabilir.
3) Spor yasayla güvence altına alınacak, spor yasası çıkarılacak.

Vecdi Çıracıoğlu

Gladyatör kitabının yazarı Vecdi Çıracıoğlu, “mektepli topçular” listesindekilerden. İTÜ Metalurji mezunu olan yazar, uzun yıllar lisanslı futbolcu olarak top koşturdu. Rumelihisarı’nda balıkçılık da yaptı, demir çelik dökümhanelerinde mühendislik de yaptı. “Kara Büyülü Uyku” romanıyla 1999 yılında Can Yayınları’ndan “İlk Roman Ödülü” kazandı. “Cimri Kirpi” ve “Serseri Standartları Sempozyumu” adlı romanları 2002 yılında yayımlandı. Yazarın iki de öykü kitabı bulunuyor: “Nehirler Denize Kavuştuğunda” (2002), “Sarıkasnak, Denize Dair Hikâyat” (2004). “Rafetçe” isimli biyografik derlemesi de Çıracıoğlu’nun ses getiren eserleri arasında.

İki Dil Bir Bavul: “Biz filmi Türkiye için yaptık”

Altın Portakal öncesinde yarışmacı filmlerden İki Dil Bir Bavul‘un iki yönetmenindeozgur-dogan-iki-dil-bir-bavuln Özgür Doğan‘la İstanbul’da ilginç bir söyleşi yaptık. Diğer yönetmen Orhan Eskiköy aramızda değildi ama her iki genç yaratıcının samimiyeti ve angajmana bu kadar açık bir meseledeki bağımsızlıkları net bir şekilde ortadaydı. Bakınız’ın bu özel röportajıyla sizleri baş başa bırakıyoruz.

Fotoğraf: Ali Güler

Filme nasıl karar verdiniz?
2003te Ankara Üniversitesi’nde bir kısafilm montajı yapıyorduk. Bizim okuldan mezun Bingöllü bir arkadaş o sırada bizi ziyarete geldi. Başından geçenleri anlatıyordu. Köyde sobayı yakmak için çocuklardan gaz istiyor, çocuklar da kerpeten getiriyor. Kürtçede gaz, kerpeten demek. Bunu duyunca, “buradan bir film çıkar” dedik. Ben de benzer bir süreçten geçmiştim. 7 yaşıma kadar kürtçe konuştum, sonra okulda türkçe öğrendim. Demek ki hiçbir şey değişmemiş. Hem öğretmenlerin hem çocukların başından geçen bir film yapmaya bu şekilde karar verdik.

Film yapıldığı zaman ne TRT 6 vardı ne de açılım meselesi konuşuluyordu. Filmi yaparken çekinceleriniz oldu mu?
Açıkçası filmin bu kadar tanınacağını tahmin etmiyorduk ama amatör bir iş yapmayacağımızı biliyorduk. Ne yapıp edip 35e basmak istiyorduk. Bunun için saniyede 24 kare çeken bir kamera aldık. İki katı para verdik kameraya. Bir montaj sistemine ihtiyacımız vardı. Ama bu kadar ilgi göreceğini tahmin etmiyorduk. Üç beş kopyayla girebilelim istiyorduk. Şimdi filmin geldiği yer bizi aşmış durumda.

Oldukça gezgin bir eğitim hayatınız olmuş. Kendi deneyimlerinizden yola çıkarak Türkiye’deki eğitim hayatını nasıl yorumluyorsunuz? Çünkü sadece kürtlerin yoğun olduğu yerlerde okumamışsınız.
Bizim köyde sadece ilkokul vardı. Şimdi o da yok. Annemle babam da ne yapıp edip, okumamı istiyordu. Altı amcam var. Her biri bir yerde. Biz de dört kardeş, dönüşümlü olarak onların yanında okuduk. Ben ortaokula başladığımda Trabzon’a gittim, bir yıl orada okudum. O amcamın maddi durumu iyi değildi, bu sefer Konya’daki amcamın yanına gittim. İki yıl orada okudum, lise için Ankara’ya gittim. Benim açımdan şöyle bir sıkıntı oldu: 5. sınıfı bitirdiğimde anca türkçeyi öğrenebilmiştim. Trabzon’a gittiğimde okulun ikinci haftasıydı. İlk ders türkçeydi ve öğretmen şöyle bir soru sordu: “Bir elin nesi var, iki elin sesi var” atasözüyle ilgili bir kompozisyon yazın. Ben atasözü ne demek bilmiyorum, sözü geçen atasözünü ilk defa duyuyorum, kompozisyon ne demek bir fikrim yok. Oturdum ağlamaya başladım. Bu travma dışarıdayken gerçekleşti. Köydeyken daha korunaklıydım, herkes eşit koşullardaydı. Ne zaman ki oradan kopup şehre geliyorsunuz, uçurumu görüyorsunuz.

Kürtlerin yoğun olduğu bölgelerde türkçe bilmeyen çok insan var. Devletin resmi dili türkçe. Bunun bir eksiklik olduğunu düşünüyor musunuz? Türkçe bilmemek de bir sıkıntı değil mi yöre insanı için? Tersten de bakmak gerekmez mi? Türkçe öğrenmeyi istememek kürtler açısından bir reflekse dönüştü diyebilir miyiz?
Benim için bu geçerli değil ama çoğu insan için geçerli. Ben şanslı azınlıktanım; “türkleşmiş kürtlerdenim.” Köydeki arkadaşlarıma kıyasla iyi şartlarda okudum, iyi okullara gittim. İki defa üniversiteye girdim, master yaptım, doktoraya başladım. Bu benim iyi türkleşmiş olmamdan kaynaklanıyor. Ailem bunu çok istedi.

Kürtler tarihsel süreçte çok acı çekti. Bu nedenle ailelerden okumamak üzerine bir telkin geliyor mu?
Ben şunu tercih ederdim. Anadilimde yani kürtçe okuma yazmayı öğrenseydim de ondan sonra türkçe öğrenseydim hayat çok daha rahat olurdu. Ama şöyle düşünün bir de. Hâlâ bu ülkede insanların türkçeyi düzgün konuşamaması, şiveli konuşması alay konusu yapılıyor. Kürt gençlerinin en büyük sorunlarından biri budur. Üniversitelerde söz alıp konuşmak meseledir bizim için. Ben türkçemi düzelttim, rahatım. Dün bir arkadaşla tanıştım, çocuk üniversitede ve konuşmasını düzeltmek için türkçe kursa gitmiş. Kabul edilmek için başka bir yola başvuruyorsunuz. Benim türkçemle dalga geçiliyor. Aynı yurtdışında ortadoğuluların, yani hem türklerin, hem kürtlerin, hem de arapların, ingilizcesiyle alay edilmesi gibi. Bu ırkçı bir yaklaşım. Haydi bu anlaşılabilir bir durum diyelim, biz kürtler ve türkler aynı ülkede yaşıyoruz. Bu kabûl edilebilir bir şey değil.

Köyünüzü anlatır mısınız biraz?
Bizim köy, Muş’un en uçtaki köyü. Altı ay yol kapanır kardan dolayı ve açılmaz. Hâlâ sabit telefon çok nadir bulunur, cep telefonu sadece tepelerden çeker. Annemle iki haftada bir konuşuyoruz. Annem tepeye çıkacak da beni çaldıracak da konuşacağız. Sabah CNN Turk’te canlı yayın var, “anneni arayıp haber versene” diyorlar. Nasıl vereyim ki? Biz de aslında film için böyle bir köy arıyorduk ama bulamadık.

Neden kendi köyünüzde çekmediniz?
Söylediğim gibi; köyde okul yok. Varto’da çekecektik, devlet anaokulu açmış, o nedenle çocuklar çat pat türkçe konuşuyor artık. O nedenle sorunun daha net olduğu bir yer aradık ve Urfa’da çektik. Bizim dönemimizde şartlar çok daha sertti. Şimdiki çocuklar daha şanslı. Bizim öğretmen gerçek bir faşistti. Bizim kürtçe konuşmamız yasaktı. Dedem, ninem türkçe bilmiyor. Asıl otorite de onlar. Haydi yiyorsa onlarla türkçe konuş. Kürtçe konuşmazsan anlamıyor, cevap vermesen olmuyor. Bir de ispiyoncular vardı, kapı pencere dinlerlerdi. Diğer gün öğretmenin elinde liste olurdu, sıra dayağından geçerdik. O dönemde bu herkesin başından geçmiştir. 12 Eylül’ün etkileri de çok fazlaydı.

Başka nedenle de dayak yer miydiniz?
Tabii. Yangın için, içinde kum olan kovalar olurdu ya. Tek ayakta onları taşırdık ceza olarak mesela. Konuştun, tenefüste kavga ettin mesela. Hemen sıra dayağı. Tırnak kesmedin, dayak. Geceleri öğretmen evleri dolaşırdı; ayakları yıkadın mı yıkamadın mı diye.

Bu filmin belgesel bir iş olduğunu söyleyebilir misiniz?
Yakın. Birebir gerçek değil. Elimizde 70 dakikalık bir malzeme var, yaratıcı bir formda bunu nasıl kullanabiliriz diye baktık. 3 saatlik bir kaba kurgumuz var ama izlenebilir bir şey değil. Dengeli, hem öğretmeni hem çocukları anlayan, izlenebilir bir iş peşinde olduk. Diğer türlü tek taraflı olurdu. Kürtler çok sever sahiplenir diğerleri sevmezdi, öğretmen için de “Faşistin teki, asimile etmeye gelmiş” derdik. Çok daha kolay olurdu. Diğer seçenek; “Bütün kürtler gerizekalıdır, yazık bu öğretmene” de dedirtebilirdik. Bu da olmazdı. Biz ısrarla bunlardan kaçırdık. Montajımız üç ay sürdü.

Kürtlerin meselelerini ele alan filmler arttı. Kürtler açısından bir rahatlama var diyebilir miyiz?
Evet diyebiliriz. Son üç dört aydır konuşulanlara bakar mısınız? 10 yıl önce bu lafları etseydik idam sebebiydi. TRT 6 açılmış, anayasaya aykırı. Ama devlet yapıyor bunu. Yasalar değişmese de uygulama değişiyor. Benim yorumum şu: Kürtlerin artık kaybedecek hiçbir şeyi kalmadı. O kadar çok canlar yandı ki. Bunu en rahat Diyarbakır’da gözlersiniz. Olan zaten olmuş. 10 yaşında çocuk da ölmüş, işkence de görülmüş, her evde cenaze var. O nedenle kürtler daha rahat. Bu tarafta da politika daha rahatladı. AKP’yle de ilgili bir durum değil, dünyanın gidişatıyla ilgili bir durum.

AKP’nin yaklaşımına nasıl bakıyorsunuz?
AKP üzerinden değerlendirmiyorum durumu. Soru işaretlerim yok, ben bu konuda çok umutluyum çünkü mesele AKP’yi aşmış durumda. AKP bunu yapabilecek durumda değil eğer bunu soruyorsanız. Dünyadaki genel sistem, bu işi anlatabilecek kurumun AKP olduğunu düşünüyor. Devlet, AB’ye girmeye karar verdi. Bu ülke muhafazakâr ve islâmcı bir ülke. Bu kitleyi iknâ edebilecek tek parti de AKP olduğu için onlar görevde. AB önündeki en önemli sorun kürt sorunu, o yüzden de çözülmek zorunda. Seneye bu mesele çok makûl bir düzeyde olur.

AB’ye girilmesini istiyor musunuz?
Evet girilsin tabii.

Küresel kapitalizmle ilgili bir sorununuz yok mu?
Çok ciddi sorunlarım var. AB kötünün iyisi.

Çok festivale gittiniz. Hangi festival film için kırılma noktası oldu?
Adana. İstanbul’da yarışmada değildik. Orası olmayınca “beceremedik” dedik. Yabancı festivallere gittik ama biz filmi Türkiye için yapmıştık. Adana’da öngörmediğimiz bir ilgi gördük. Jüri özel ödülü aldık, yazarlar yazdı, öğretmenler geldi.

Hakkınızda yazanlarla neredeyse tanışmıyorsunuz. Yeni tanıştıklarınız oldu. Hangisi sizi çok heyecanlandırdı?
Yaşar Kemal. Filmi beraber izledik. O bir idol. Yanında el pençe divan durduk öyle izledik. Filmi çok beğendi. Çok onore etti bizi.

Filmin dikkat çekici bir konusu var. Film sinemasal becerisiyle mi konusu itibarıyla mı öne çıktı?
Bu sorun ülkenin en ciddi sorunu. Direkt eğitim açısından olmasa da bu konuda yapılmış filmler var. Bu kadar ilgiyi sağlayan filmin dili, sinematografisi ve dengesidir. En faşiste de gösterseniz karşı taraftakine de gösterseniz, o insani duyguyu inkâr edemiyor, filmden kaçamıyor. Herkeste empati duygusu oluşuyor.

Sizi bu kadar ılımlı tutabilen ne oldu?
Bizi Orhan’la bir arada tutan şey bu. Çok tartışabildik hayatlarımız hakkında. Politik olarak bir yerlere angaje değiliz. Duyarlı olduğumuz meselelerimiz var. Gerçi duyarlılık da çok klişe gibi oluyor ama…

Neden öyle dediniz?
Çok klişe, duyarlılık kelimesi içi boş ya da dolu çok kullanılıyor. İnsani bir noktadan, bildiğimiz konularla ilgileniyoruz. Genele mâl edilebilecek gibi işlemeye çalışıyoruz. Yaptığımız hikayeleri çok iyi biliyoruz, özüne uygun davranıyoruz. Çok kötü iki filmimiz var. Montajı sabaha doğru bitiriyoruz genelde. Eğer sarılıyorsak kalktığımızda iş iyi oluyor, “kapat bir daha açmayalım” diyorsak kötü olduğunu biliyoruz.

Ya Demokrasi Böyle Bir Şeyse

Ülkede olan biten belli. Devletin ettiklerini devletten iyi kim bilir? Eğer bir açılım olacaksa, devletin vazifesi bellidir. Ya öyle değilse? Ya demokrasi dediğimiz sadece bir algı yanılsamasıysa? Bu ülkenin mağdurlarını demokrasi, yani bir “yöntem” kurtarır mı?

Bu açılım sürecinde bir tuhaflık var. “Hükümet ortaya bir laf attı, içi boş çıktı” deyip sıyrılmak gibi bir kastımız yok tabii. Bizim gerçekten bir demokratikleşme sorunumuz mu var, yoksa daha başka mı derdimiz?

Biz, yani bu ülkenin insanları, nelerden mağduruz? Adalet karşısındaki müzmin eşitsizlikten mağduruz. Kürt mağdur, solcu mağdur, yoksul mağdur, sıradan vatandaş mağdur. Sağlık hizmetlerinde adaletsizlik var. Zenginle yoksulun sağlığının kıymeti farklı. Eğitim hizmetlerinde adaletsizlik var. Toplumdaki her alt sosyo ekonomik tabandan gelen çocuklar, eğitim hizmetlerinden daha kötü şartlarda yararlanıyor. Esnaf mağdur, öğrenci mağdur. Kadınlara ve eşcinsellere karşı uygulanan cinsiyet ayrımcılığı, çocuklara vurulan “terörist” damgası, Alevilerin üvey evlat sayılması. İşte toplumun mağduriyetleri. Fazlası var, eksiği yok.

“Demokrasi açılımı” sözü ortaya atıldığından beri, Kürt sorunu, Ermeni sorunu ve darbecilik sorunu tartışılıyor. Bu meselelere çözüm bulunması gerektiği ifade ediliyor. Doğru, meselelerimiz bunlar. Bu sorunların nedenleri de yukarıdaki ve benzeri mağduriyetler, hakkaniyetsizlik, adaletsizlik. Biz aylardır yöntem konuşuyoruz. Demokrasi olsun, nasıl olsun, açılım yapalım ama nasıl yapalım?

Devletin hükümetinin başı, yani başbakan, devletten kaynaklanan bir dizi sorunun çözülmesi için kamuoyundan, partilerden öneri istiyor. “Bu hükümet değil, devlet politikası” diyor. Öyleyse önce devlet çıkacak, ettiği ve pişman olduğu yanlışları, vatandaşlarına itiraf edecek. Darbe girişimini suç olarak gördüğü için soruşturma yürütenler, sadece girişimleri değil, vuku bulmuş olanlarını da yargılayacaklar.

“Kürt olduğu için kendi vatandaşıma eziyet ettim” diyecek, Diyarbakır Cezaevi’ni, Güneydoğu’nun dağlarını, o dağlarda derinden derine dönen dolapları anlatacak. Bizim vatandaş olarak hiç bilmediğimiz, bu yapı sürdüğü sürece de bilemeyeceğimiz, bize edilenleri çıkıp itiraf edecek. “Pişmanım bunları yaptığım için ey vatandaşım” diyecek. Zulmettiklerine itibarını geri verecek. Sadece Kürtlere değil, Tuzla’daki işçisine de, elinde ürünüyle ortada kalan köylüsüne de, parasızlıktan okuyamayan gencine de itibarını iade edecek. “Ben ettim, gayrı siz etmeyin” diyecek. Devletin işlerini yürütenlerin başı, yani başbakan, önce devletin ettiklerini diyecek.

Ama iş sadece Güneydoğu’da terör bitsin, Ermenistan’la sorun kalmasın, enerji hatları, NATO üsleri güvenli bir hat içinde kalsın diye, herkesin elindeki avucundaki neyse ortaya atacağı ve toplumun bir kısmına ayrıcalıklar tanınıp, bu kesimlerin sesini kesmesini sağlayacağı bir hâle gelmekse, biz daha çok bekleriz. Üstelik demokrasi denen “yöntemin”, yukarıda belirttiğimiz talepleri sağlayacağını nereden biliyoruz? Haksızlığa, adaletsizliğe, otoriteryan ve organize zulümlere son verme ihtimali olan bir “yöntem” demokrasi. En azından öyle olduğu varsayılıyor.

Oysa Ortadoğu’ya barış getireceğini söyleyen Bush ve Cumhuriyetçiler de A.B.D. kamuoyunun ortak beklentilerinin, yani demokratik usullerin neticesiydi. Putin’in gelişi de demokratik talepti, Almanya’da Merkel’in gelişi de. Sarkozy’yi getiren, demokratların en yücesi Blair’ı getiren, o çok önemsediğimiz, bizde olmasını istediğimiz “Batı demokrasisi” değil mi? Hatta, Hitler Almanyası’nı doğuran da demokratik ortam değil miydi?

Deriz ya hep: “Tamam ama gerçek demokrasi olsa böyle olmaz.” Ya demokrasi dediğimiz şey gerçekten böyle bir şeyse. Önce darbe yapan, sonra darbe girişimini yargılayan adaletin zeminiyse demokrasi ne olacak? Önce ülke sınırlarındaki bir etnik gruba karşı tavır alan, sonra da açılım getiriyoruz diye bu insanların ağzına bal çalansa demokrasi. Sadece Kürtler değil cezaevlerinde o ağır zulümlerden geçen. 18 yaşında okumak için girdiği üniversitede, memleketine karşı kendinde aydın sorumluluğu gören solcu da “hayata dönüş operasyonlarından”, “tecritlerden” geçti. Onlara da bir açılım gerekmez mi o hâlde? Sadece cinsiyetinden dolayı ya da dini olmadığı için ya da sadece bir sima benzerliğinden dolayı ölümün kollarına bırakıverilenlere… Onlara da bir açılım gerekmez mi?

Demokrasi sadece boru hatları  için mi lazım, yoksa derinlerde bir oyuncu değişikliği var da onun yerüstündeki sarsıntılarını mı görüyoruz? Eğer derdimiz yöntem değil, meselelerin kendisiyse, tek yol liberal demokrasiden mi geçiyor? Başka bir dünyanın mümkünü yok mu?

Categories: Politika Tags: , ,

Av. Emin Aktar: “Devletin suç işlediği bir cezaevi topluma kazandırılmalıdır”

eminaktarDiyarbakır Cezaevi’nin anıt müzeye dönüştürülmesi çalışmalarında önemli rol oynayanlar arasında yer alan Diyarbakır Barosu Başkanı Emin Aktar’la, cezaevinin geçmişini, bugünkü çalışmaları ve cezaevlerindeki işkenceyi konuştuk.

Diyarbakır Cezaevi’nin okul mu yoksa müze mi olması  gerektiği tartışması var. Buraya gelene kadar cezaeviyle ilgili neleri konuşmak gerekir?
Diyarbakır Cezaevi neyi ifade ediyor onu görmek gerekir. Burası 12 Eylül zulmünün en yoğun yaşandığı yer. Dünyada işkence yönünden kötü üne sahip 10 cezaevi arasında. Kürt sorununun, Diyarbakır Cezaevi’nde yaşananlar neticesinde ortaya çıktığı yönünde genel bir kanı da var. “Burayı kapatırsak, sorunun kaynağını kuruturuz” diye düşünüyorlar anlaşılan ki, burayı okul haline getirmeyi düşünüyorlar. Bu vahşetin yaşandığı yerin, insan hafızasında varlığını koruması gerekiyor. Bu bir intikam alma fikri değil, bunun gelecek kuşaklarda tekrar yaşanmaması için hatırlanması gerekiyor. Bu nedenle buranın müze hâline gelmesi gerekiyor. Burada zulme göğüs germiş insanlar da böyle istiyor.
Okul olursa ne olur?
Bu ülkenin okullara ihtiyacı  var tabii. Okul yapacak çok arsa da var. Peki burası okul olursa, öğretmenler ne öğretecek. 30 yıl önce burada insanlar, sopalarla dövülerek öldürüldü, insanlara dışkı yedirildi, başları kanalizasyona sokuldu. Burada okuma yazma bilmeyen insanlara marş ezberletildi. Burası bir okuldu zaten. Kim çocuğunu böyle bir vahşetin yaşandığı yere gönderir? Ben göndermem.
Diyarbakır halkının bu tartışmadaki pozisyonu nedir?
Herkes müze olmasını  istiyor. Tüm sivil toplum örgütleri o vahşetin simgeleneceği bir müzenin hazırlanmasını talep ediyor.
Okul fikri nereden çıktı?
Bence kendiliğinden oldu. Yıllardır konuşuluyor, “PKK’yi büyüten bu cezaevinde yaşanan vahşettir” deniyor. Kürt sorununun çözümünü hedefleyen bir süreçte bu adımlardan biri olabilir diye düşünüldü. Artniyetli bir fikir değil. Sayın bakan (Mehdi Eker), 12 Eylül’de yaşananları eksik biliyordu anlaşılan. En kolay akla gelen hayır işi okul yaptırmak. O da onu düşünmüş.
Ülkeyi yöneten partinin, Diyarbakırlı bakanından söz ediyoruz. Nasıl eksik bilir?
Bilmesi gereken şu: Tanıklar sadece orada zulme uğrayanlar değil. Cezaevinde yatanların yakınları ve çevreleri de tanıktır. İnsanlar yakınlarıyla Kürtçe konuşamıyorlardı. Görüşe geldiklerinde, demirparmaklığın arkasında, iki askerin koluna girmiş şekilde görüyorlardı yakınları. İşkence görmüş şekilde görüşe çıkıyorlardı. O dönemde yaşayan avukat ağabeylerimiz, cezaevine yalnız ziyarete gidemediklerini anlatıyorlardı. 5 bin insan 80-84 yılları arasında o cezaevinden geçmişse, en az 200 bin kişi etkilenmiştir. Bu yakınların anlattıkları var. O dönemde cezaevinde yakını olmadığı hâlde, zulme, işkenceye karşı duran insanlar da etkilendi. Bakan beyin bunları bilmesi gerekir.
Hükümetle iletişim kurabiliyor musunuz? Bir dayatma hissediyor musunuz?
Böyle bir problemimiz yok. Orası yasal olarak bakıldığında cezaevi yapacak. Orası okul yapılacaksa da müze yapılacaksa bunun kararını yerel yönetim vermezse, iş tıkanacak. Diyarbakır’daki yerel yöntemlerin DTP’li olması nedeniyle buranın okul olma ihtimali yok bence.
Cezaevinin şu anki durumu nedir?
Adli tutukluların kaldığı bir yer şu an. Kadın ve çocuk koğuşu var.
Bu cezaevinde ve Diyarbakır’daki diğer cezaevinde şu anda bir denetleme sorunu ve işkence tehlikesi var mı?
Hayır. Aynı vahşet bir daha yaşanmaz.
Türkiye hâlâ darbe planlarının yapıldığı bir ülke. Cezaevlerinin durumunu bu nedenle merak ediyoruz. İşkenceye karşı tedbir var mı?
Bizim genel olarak A’dan Z’ye kadar ifade ettiğimiz cezaevi tiplerimiz var. Siyasi tutuklu ve hükümlülerin çoğu, D, E ve H tipi cezaevlerinde yatıyor. Tek kişilik ya da üç kişilik odalardalar. Tabii buralarda F tipleri belirli bir tecrit getiriyor. Sosyalleşme ortamı sağlanırsa koğuş sisteminden daha iyi. İnsan onuruna uygun davranmak gerekir.
Türkiye’deki siyasi suçlu sayısı nedir?
10 bin civarında.
Geçen yıl PKK’lıların işkenceye maruz kaldığı yönünde söylentiler vardı. İşkence ve kötü uygulamalar siyasi suçlular için geçerli mi?
Belli cezaevlerinde bu tür sıkıntılar var. En yaygın sorunlar beslenme ve sağlık konusunda. Son günlerde Güler Zere üzerinden insanların farkına vardığı konu bu. Tedaviler sürdürülemiyor. Milliyetçi eylemlerin güçlü olduğu şehirlerdeki cezaevlerinde bu uygulamalar yoğunlaşıyor. Örneğin Erzurum Cezaevi’nde çok önemli sorunlar var. Mahkûmlar hâlâ yakınlarıyla Kürtçe konuşamıyor. Bu bir pratik haline gelmiş. Mevzuat açısından serbest ama. Diyarbakır’da bazı yerel kanalların izlenmesine izin verilmiyor. Belli yerel gazetelerin içeri girmesinde sıkıntı var.
Terörle mücadele kapsamında cezaevinde bulunan çocuk sayısı  kaç?
20 civarında bu tür tutuklu var. Bu çocuklar tek koğuşta kalıyor. İyi bir havalandırmaya sahip değil, yaz aylarında hava çok sıcak. Çocuklar bu sıcağa dayanamıyor ve bu da eziyete dönüşüyor. Ama Diyarbakır’da işkence var mı derseniz, hayır yok, bu tür bir duyum almadık.
Cezaevleri nasıl olmalı?
Suç işleyen insanı  ayrı bir yere koyarsınız, bu yerin adı cezaevidir. Onun insan olarak hakları olmadığı var sayılamaz. Medeni ve siyasi hakları kısıtlanır. Örneğin oy kullanmak, aday olmak, çocuklar üzerinde velayet hakkını kaybeder, mal alıp satamaz. Ancak kendiyle ilgili hakları korunmak zorundadır. Vücut bütünlüğü, sağlık, eğitim, kültür hakları gibi. İnsan sosyal bir varlıktır ve bu ihtiyaç karşılanmalı. İdeal bir cezaevi diye bir şey yok. Ağır ve hafif cezalara göre ayrı cezaevleri tasarlanabilir. Temel amaç öc almak değil, topluma yeniden kazandırmak olmalı.
Suç  işlemiş bir cezaevini topluma nasıl geri kazandıracağız?
Topluma hizmet edebilir. Herkes lafta askeri darbelere karşı olduğunu söylüyor. Ama pratikte bunun böyle olmadığını görüyoruz. Belli kesimler askerden medet ummuşlardır. Diyarbakır Cezaevi bu nedenle anıt müze hâline gelmesi gerekiyor. O dönemi hatırlatması için orada durmalıdır, darbenin ne olduğunu sürekli göstermelidir.
Ne gibi fikirleriniz var müzeyle ilgili?
O dönemi çağrıştıran bilgiler bulundurulmalı. Kaç kişi işkence görmüş, neden? Kısa yaşam öyküleri, o dönemi anlatan kitapların bulunacağı kitaplar, döneme ait resim ve fotoğraf sergileri. Dönem filmlerinin sergilenmesi düşünülebilir. Hamamda katledilen insanlar var mesela, orayı anlatacak, gerçek bir vahşetin olduğunu gösterecek yer var. Bu tartışmaya açılsın daha çok fikir oluşur.
Eğer devlet bunu kabul eder ve burayı müze yaparsa, 12 Eylül darbecilerinin yargılanması  gerekmez mi? Suçu işleyen devlet sonuç  olarak.
Evet. Bu bir kanıttır ama tonla kanıt var. Bu ülkede 17 yaşında Erdal Eren asıldı. Devlet yasal olarak öldürdü, darbe mevzuatına göre yaptı bunu. Bu da kanıt. İşkencede onlarca insan öldürülmedi mi? Bunların tümü kanıt değil mi? Devlet, devlet olmaktan kaynaklı yetkilerini görevlileri aracılarıyla kullanır. O dönemin görevlileri 12 Eylül cuntacılarıydı. Yapılan 12 Eylül anayasasının 27. yılındayız. Geçici 15. maddeye göre azami zaman aşımı süresi 30 yıl. En uzun süre bu. Vahşet 80-84 yılları arasında yaşanmış. Son suçun 84 başında işlendiğini kabul edersek 25 yıldan fazla zaman geçmiş. CHP’nin geçici 15. maddeyi kaldıralım demesi komedidir. 25 yıldır bu işin yapılması gerekirdi ve artık yapılma şansı yok. Mesele toplumun geçmişiyle yüzleşmesidir. 90’lı yıllarda yaşanmış ve zamana aşımına uğramamış bir sürü mesele var. İnsanlar gözaltında kayboldu, asit kuyularına atıldı. Hayata Dönüş Operasyonu, 2001 yılında oldu. Bunlarla da yüzleşelim. Toplum bunları affedecek ama gerçeği bilerek affedecek.

Y.Aktüel